Fotoğraf Galerisi
Alıntı Yazılar
Ceyda KARAN
Ağlaya ağlaya rezilliğe devam...

Hüsnü Mahalli
Kader seçimi

Fehim TAŞTEKİN
Asıl ‘direniş’ yerin altında

Ahmet Hakan
Ahmet Hakan'dan Erdoğan'a zor sorular!

Alptekin Dursunoğlu
Irak’ın bölünmesi: ABD projesine Türk müteahhitliği

Soner Yalçın
Erdoğan’ın hastalığı

Banu Avar
Survivor

Kenan Çamurcu
Cenevre 2 Değerlendirmesi

    İnsan Olarak Yaşamanın Şartı

Tarih : 26.08.2012 14:08:58 | Yorum Sayısı : 0

İnsan Olarak Yaşamanın Şartı

Giriş

Bir önceki derste, sade bir dille din hakkında araştırma yapmanın ve hak dini tanımak için çaba harcamanın gerekliliğini ispatlayıp bunun fıtrî olarak insanda var olan çıkarını düşünme ve zarardan kaçma saiki temeline dayandığını açıkladık;[1] her insanın kendi içinde bulabileceği ve onun hakkında yanılma ihtimali söz konusu olmayan huzurî (şuhudî ve sezgisel) bir bilgi olan saiktir bu...

Bu dersimizde aynı konuyu daha dakik önergelere dayanan daha farklı bir delille ispatlamaya çalışacağız. Bunun sonucu ise şudur; eğer insan din hakkında düşünmez, doğru bir dünya görüşü ve ideolojiye sahip olmazsa insanî mükemmelliğe ulaşamaz. Böyle birini gerçek anlamda insan bilemeyiz; daha farklı bir beyanla: İnsan olarak yaşamak için doğru bir dünya görüşü ve ideolojiye sahip olmak şarttır.

Bu delil üç ilkeye bağlıdır:

1- İnsan kemal talep eden bir varlıktır.

2- İnsanî kemal aklın hükmünden kaynaklanan iradî davranışlar sayesinde gerçekleşmektedir.

3- Aklın pratik hükümleri, teorik bilgi ve tanımalar ışığında şekillenirler, bunların en önemlisi dünya görüşünün üç temel prensibidir: Varlığın kaynağını tanıma (=tevhid), yaşamın akibeti ve sonu (= mead) ve mutlu yaşam programını bulmanın garantili yolu (=nübüvvet)! Başka bir deyişle bunları varlıkbilim, insanbilim ve yolbilim olarak da tanımlamak mümkündür.

Şimdi bu üç mukaddimeyle ilgili açıklamamıza geçelim:

İnsan Daima Kemali Arar

İçinden gelen eğilimler ve ruhsal isteklerine dikkat eden herkes, bunların çoğunun "kemale erişme" isteğinden kaynaklandığını görecektir. Aslında hiç kimse, kendisinde herhangi bir noksanlık olmasını istemez ve her nevi eksiklik, kusur ve ayıbını mümkün mertebe gidermeye çalışır, böylece istediği kemale ulaşmayı hedefler ve kusurlarını giderinceye kadar onları başkalarından gizler.

Bu eğilim, fıtrî çizgisinde hareket edecek olursa her nevi maddî ve manevî ilerlemeye yol açmakta, ama bir takım nedenler ve şartların etkisiyle bu çizgiden sapması hâlinde büyüklük taslama, ikiyüzlülük ve övülmekten hoşlanma gibi olumsuz sıfatlara neden olmaktadır.

Sonuç olarak kemal eğilimi insan ruhunun derinliklerinde yer alan güçlü bir fıtrî etkendir ve genellikle bu eğilimin gösterge ve sonuçları bilinçli bir ilgi odağına dönüşmektedir. Ama meseleye biraz dikkatle bakıldığında hepsinin "insanın daima kemali arayan bir varlık olması"ndan kaynaklandığı görülecektir.

İnsanın Kemali, Akla Uymasına Bağlıdır

Bitkisel varlıkların tekâmül bulması, dış etken ve şartların oluşmasına bağlı olan mecburî bir sonuçtur. Hiçbir ağaç kendi istek ve iradesiyle gelişip büyümez, kendisi istediği için meyve vermez, zira ağacın bilinci ve iradesi yoktur.

Hayvanların tekâmülünde ise belli oranda bir tercih ve irade vardır; ama bu körü körüne hayvanî içgüdülerden kaynaklanıp sadece doğal ihtiyaçların giderilmesiyle kısıtlı olan ve her hayvanın kendi duyu organlarının gücüne bağlı bulunan sınırlı bilince sahip bir iradedir.

İnsan ise bitkisel ve hayvanî özelliklerin yanı sıra ruhsal iki avantaja da sahiptir: Bir taraftan, onun fıtrî istekleri sırf doğal ihtiyaçlarıyla sınırlı değilken, diğer taraftan akıl gücüyle donatılmış durumdadır ve aklı sayesinde bilgi dairesini sonsuza kadar genişletme şansına sahiptir. İşte bu özellikleri nedeniyledir ki iradesinin etki menzili tabiatın kısıtlı sınırlarını aşabilmekte ve sonsuzluğa eğilim duymaktadır.

Bitkilere mahsus kemaller, nasıl özel bitkisel güçlerle gerçekleşiyorsa ve hayvanî kemaller içgüdülerle duyu ve hisse dayalı idraklerden kaynaklanan bir irade sayesinde tahakkuk buluyorsa; insanın gerçekte ruhsal kemalleri olan kendine has kemalleri de, onun bilinçli iradesiyle aklının kılavuzluğu sayesinde kazanılabilmektedir. Kemal ve beğeninin çeşitli kademelerini teşhis edebilen ve bir aykırılık veya tezahüm hâlinde, "daha iyi"leri tercih edebilen bir akıldır bu…

Binaenaleyh bir davranışın "insanca" olması; insana mahsus eğilimlerden kaynaklanıp aklın kılavuzluğunda hareket eden bir iradeyle gerçekleşmesine bağlıdır. Sırf hayvanî içgüdülerden kaynaklanan bir davranış ancak "hayvanî" bir davranış olacaktır. Nitekim insanın elinde olmadan kendi vücudunda gerçekleşen gayri ihtiyarî bir hareket [ör: göz kapaklarının hareketi gibi] mekanik bir güçle gerçekleştiğinden -iradî değil- sırf "fizîkî" bir hareket olarak tanımlanmaktadır.

Aklın Pratik Hükümleri Teorik Temellere Muhtaçtır

İradî davranışlar, istenen sonuca ulaşmak için birer vesiledirler ve değerleri de, bu davranışların yönelik olduğu amacın değerine ve ruhun tekâmülünde yaratacağı etkiye bağlıdır. Nitekim ruhsal bir kemalin kaybedilmesine sebebiyet veren bir davranış "olumsuz değere sahip" bir davranış olarak tanımlanacaktır.

O hâlde akıl, ancak insanın kemalleri ve bunların kademelerini bilmesi durumunda iradî davranışlar hakkında hüküm verip değerlendirmede bulunabilir; ancak insanın nasıl bir varlık olduğunu, onun hayat dairesinin çapının nereye kadar uzandığını, kemalde hangi dereceye kadar yükselebileceğini; kısacası, insanın varlığının boyutlarını ve onun neden yaratıldığını bilmesi hâlinde insanın davranışlarını gereğince ölçüp tartabilir.

Bu nedenledir ki doğru ideolojiyi (yani iradî davranışlara egemen olan değerler sistemini) bulabilmek, ancak doğru bir dünya görüşüne sahip olup meselelere doğru çözümler getirebilmeye bağlıdır; insanoğlu bu meseleleri halledemediği sürece davranışların değeri hakkında hiçbir zaman kesin ve doğru yargıda bulunamayacaktır. Nitekim hedef belli olmadığı sürece bu hedefe ulaştırabilecek yolu belirleyebilmek de mümkün değildir. Binaenaleyh dünya görüşünün temel meselelerini teşkil eden bu teorik bilgiler, aslında aklın pratik kuralları ve değerler sisteminin temel yapısı konumundadırlar.

Sonuç

Bu açıklamalar ışığında, dinî arayışın zaruretiyle doğru ideoloji ve hak dünya görüşünü bulabilmek için çaba göstermenin gerekliliği şu şekilde ispatlanmaktadır:

İnsanoğlu yaratılış ve fıtratı gereği kendi "insanî kemal"ine eğilimlidir ve birtakım şeyler yaparak aslında bu gerçek kemalini bulmak arzusundadır. Ne var ki istediği bu amaca, kendisini hangi iş ve davranışların yaklaştırabileceğini teşhis edebilmesi için öncelikle kendisinin "nihaî kemal"ini bilmesi gerekmektedir. Bu da kendi varlığının hakikatinden haberdar olmasına, nereden gelip nereye gittiğini bilmesine bağlıdır; sonra da çeşitli hal ve davranışlarla kendi kemal kademeleri arasındaki olumlu veya olumsuz ilişkileri teşhis edebilmeli ve böylece insanî tekâmülüne ulaşmanın doğru ve sağlıklı yolunu bulabilmelidir. Bu teorik bilgileri (dünya görüşünün temel kural ve prensiplerini) elde etmediği sürece doğru bir "davranış sistemini (ideoloji)" kabul etmesi mümkün olmayacaktır.

İşte bu nedenledir ki doğru ideoloji ve dünya görüşünü içinde barındıran "hak din"i tanıyıp öğrenme yolunda çaba sarf etmek kaçınılmaz bir zarurettir ve o olmaksızın "insanî kemal"e erişebilmek mümkün olmayacaktır. Nitekim bu tür bir bakış açısı ve değerler sisteminden kaynaklanmayan davranışlar "insanî bir davranış" değildir. Keza, hak dini bulabilmek için hiçbir çaba sarf etmeyen ya da onu bulduktan sonra sırf kör bir inatla küfür yolunda ayak direyip hayvanî istekler ve geçici maddî zevklerle yetinenler aslında hayvandan öte bir nesne değildirler. Kur'ân-ı Kerim'in de buyurmuş olduğu üzere "…(dünyadan) faydalanır, hayvanların yemesi gibi yerler…"[2]. Böyleleri, kendilerine bahşedilmiş olan insânî yeteneklerini boşa harcayıp berbat ettiklerinden pek acı bir cezaya çarptırılacaklardır:

…Bırak yesinler, bırak faydalansınlar, varsın dünyevî arzularla oyalanıp dursunlar, bunun sonucunu çok yakında görecekler nasıl olsa!..[3]

 

TEMEL MESELELERİN ÇÖZÜMÜ

Giriş

Dünya görüşünün temel meselelerini çözmek ve hak dinin temel prensiplerini [=usul-i din] kavramak isteyen bir insan ilk adımda şu soruyla karşılaşmaktadır: Bu meseleleri halletmenin yolu nedir? Doğ-ru temel bilgiler nasıl elde edilebilir? Esasen, bilgi ve tanıma için han-gi yollar mevcuttur? Bu bilgi ve tanıyışlara ulaşabilmek için söz ko-nusu yolların hangisini seçmek gerekir?

Bu konunun teknik ve teferruatlı incelenmesi, insanla ilgili çeşitli bilgi ve tanıyışları ele alıp bunların değerlendirmesiyle ilgilenen bilgi-bilim, yani epistemolojinin sahasına girer. Bunların tamamının açıkla-masına girmemiz hâlinde konumuzdan uzaklaşmış olacağımızdan bu-rada sadece önemli ve konumuz için gerekli bazı noktalara değinmek-le yetiniyor, daha teferruatlı incelemeyi okuyucunun kendi tercihine bırakıyoruz.[4]

"Bilme"nin Çeşitleri

İnsanın bilme ve tanıma türleri bir açıdan 3 kategoride incelenebilir:

1- Özel anlamı itibarıyla pozitif ve bilimsel bilme: Bu tür bilgi, duyu organlarının yardımıyla edinilmektedir, bu arada akıl da duyu yoluyla edinilen idrakleri ayrıştırıp değerlendirme rolünü oynar.

Pozitif bilme ve algılar fizik, kimya ve biyoloji gibi pozitif bilimlerde söz konusudur.

2- Aklî bilgi: Bu tür bilgi analiz ve değerlendirme mefhumlarıyla elde edilir ve bu bilginin edinilmesinde temel rolü akıl oynar. Kimi zaman kıyasın öncüllerinden de yararlanılsa da, bu bilgilerin sahası mantık, felsefî bilimler ve matematiktir.

3- Taabbudî (kulluk yoluyla edinilen) bilgi: Bu tür bilgi sânevî, yani dolaylı bilgileri içerir ve kendisine güvenilip itimat edilen bir kaynağın (=otorite) önceden verdiği doğru habere dayanılarak edinilen bilgidir. Bir dinin mensuplarının, dinî liderlerinin sözlerine güvenerek inandıkları ve bazen pozitif ve duyumsal bilgiden bile daha güçlü olduğu görülen dinî bilgi ve inançlar bu türe girer.

4- Şuhudî bilgi: Bu tür bilgi, yukarıda sayılan türlerin hepsinden farklı olarak hiçbir zihnî vasıtanın aracılığı olmadan bireye doğrudan doğruya "malum" olan vasıtasız bilgi (=sezgi)dir ve bu bilgide kesinlikle hata ve yanılgı yoktur. Ancak, yeri geldiğinde açıklamış olduğumuz üzere şuhudî ve irfânî olduğu zannedilen bilgi ve bulgular genellikle bireylerin kendi zihnî bulgularının bir yorumu olduğundan bunlarda elbette ki hata ve yanılgı olabilmektedir.[5]

Çeşitli Dünya Görüşleri

Bilgi ve tanıma hakkındaki bu açıklamalardan sonra dünya görüşü de aşağıdaki şekilde 4 kategoride incelenebilir:

1- Bilimsel dünya görüşü: İnsanın bilim ve deney yoluyla, varlık âlemi hakkında edindiği genel bakış açısı ve kanaattir.

2- Felsefî dünya görüşü: Akıl ve mantık çalışmalarıyla elde edinilen bilgiye dayalı kanaat ve bakış açısıdır.

3- Dinî dünya görüşü: Din liderlerine iman edip onların sözlerine inanmakla edinilen dünya görüşüdür.

4- İrfânî dünya görüşü: Bireyin doğrudan kendisine malum olan ve sezgisel yolla (şuhûdla) edinilen bilgidir.

Şimdi, dünya görüşüyle ilgili temel meseleleri bu dört yolun hepsinin çözüp çözemeyeceğine bakacak, bunu belirledikten sonra bu yollardan hangisinin daha ayrıcılıklı ve üstün olduğu sorusuna ce-vap arayacağız.

İnceleme ve Eleştiri

Pozitif ve deneysel bilginin sınır ve kapasitesi gereğince doğal ve maddî fenomenlerle sınırlı olduğu dikkate alınacak olursa, sadece pozitif bilim yoluyla edinilen bulgularla "dünya görüşü"nün kural ve prensiplerinin öğrenilemeyeceği ve bununla ilgili meselelerin çözülemeyeceği anlaşılacaktır. Çünkü bu tür konular deneysel ilmin sahası dışındadır ve hiçbir pozitif bilim dalı, bu tür konuların ispatı veya reddi hakkında tek cümle sarf etmemiştir. Mesela Allah'ın varlığı veya (haşa) yokluğu konusu, laboratuar deneyleriyle ispatlanabilecek bir mevzu değildir. Zira pozitif ve deneysel bilimin gücü, tabiat ötesinin (mavera) sınırlarına girmekten acizdir, pozitif bilimler maddî olmayan şeyleri ret veya ispat edemezler.

Binaenaleyh daha önce literatür anlamıyla açıkladığımız manada bilimsel ve deneysel dünya görüşü seraptan öte bir şey değildir ve bu nedenle de gerçek anlamda bir "dünya görüşü" olarak tanımlanamaz. Bu görüş, olsa olsa "madde dünyasını bilme" olarak tanımlanabilir ve böyle bir bilgi ise dünya görüşüyle ilgili temel kural ve meseleleri açıklayıp halledebilmekten acizdir.

Ancak, daha önce belirttiğimiz kulluk yoluyla edinilen bilgiler dolaylı bilgiler olup bunların edinildiği kaynak veya kaynaklar önceden güvenilirliğini ispatlamıştır. Yani mesela bir peygamberin getirdiği mesajların doğruluğuna inanmak için önce onun peygamberliğinin hak ve doğru olduğunun ispatlanmış olması gerekmektedir. Bundan daha önce de, söz konusu mesajı gönderenin, yani Yüce Allah'ın varlığı ispatlanmış ve O'na tamamen iman edilmiş olmalıdır. Mesajı gönderenin (Allah) varlığı ve mesajı getirenin (peygamber) meşru aracılığını da sırf mesaja isnatla ispatlamak mümkün değildir. Yani mesela "Kur'ân, Allah vardır." diyor, o hâlde Allah'ın varlığı ispatlanmış demektir." denilemez. Önce Allah'ın varlığı ispatlanır da, ardından Hz. Peygamber'in ve Kur'ân'ın hakkaniyeti anlaşılıp kabul edilecek olursa bu "muteber kaynak" ve "doğru haberci"ye isnatta bulunularak İslâm inancı ve pratik hükümlerle ilgili teferruatlar kabul edilebilir. Ama temel meselelerin daha önce başka bir yolla halledilmesi gerekmektedir.

O hâlde dünya görüşüyle ilgili temel meselelerin çözümü için kulluk yöntemi de geçerli olamamaktadır.

İrfan ve ışrak yöntemine gelince: Bu konuda tartışılacak birçok nokta vardır:

Her şeyden önce, dünya görüşü, tamamen zihnî mefhumlarla şekillenip yoğrulan bir bilgi türüyken, irfan ve şuhud sahasında bu zihnî mefhumlara zerrece yer yoktur. Dolayısıyla da bu tür mefhumları irfana isnat etmek, ister istemez bir takım müsamaha ve mülahazalara dayanmaktan kurtulamayacaktır.

İkinci bir nokta da şuhud ve irfanla edinilen bilgi ve öğrenilen hakikatlerin yorumunun doğru kavramlarla ifade edilebilmesi özel bir zihnî hazırlık ve çalışmayı gerektirir, bu da uzun ve yorucu mantık çalışmaları ve felsefe tahlillerini geride bırakmadan mümkün değildir. Bu bilgi birikimine sahip olmayanlar benzer kelime ve deyimler kullanmakta, bu da gerçeklerin ve konunun sapmasında önemli rol oynamaktadır.

Üçüncüsü: Çoğu durumlarda irfan yoluyla ulaşılan bir hakikat, bu-nun hayalî yansımaları ve zihindeki analizleriyle karıştırılmakta, bizzat söz konusu arif kimse bile bu hataya düşebilmektedir.

Dördüncüsü: Zihni yorumu "dünya görüşü" olarak adlandırılabilecek hakikatlere ulaşmak yıllar sürecek irfan ve tarikat seyr-u suluklarını gerektirmektedir; pratik bilgi türlerinden olan seyr-u suluk yöntemini kabul etmek ise, dünya görüşüyle ilgili temel meseleler ve teorik alt yapılara bağlıdır. Binaenaleyh seyr-u suluka başlamadan önce bu konuların halledilmiş olması gerekir. Oysa şuhudî bilgi, ancak işin sonunda elde edilebilmektedir ve esasen bu şuhudî irfan, ancak Allah'a kulluk yolunda yılmadan samimi çaba sarf eden kimseye nasip ve âyan olabilmektedir. Böyle bir çaba ise elbette ki Yüce Allah'a önceden kalbiyle iman edip O'na kulluk ve itaatte bulunmakla mümkündür ancak…

Sonuç

Bu incelemelerden çıkarılan sonuç şudur: Dünya görüşü konusundaki meselelerin çözümünü arayan birinin önündeki yegâne açık yol akıl ve mantık yoludur, bu nedenledir ki gerçek "dünya görüşü"nü felsefî dünya görüşü olarak tanımlamak gerekir.

Bu arada şunun altını çizmekte yarar var: Söz konusu meselelerin çözümünü sırf akla özgü bilmek ve dünya görüşünü de felsefî görüşten ibaret saymak, doğru dünya görüşüne ulaşabilmek için bütün felsefî konuları çözmek gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Bilakis, dünya görüşünün en temel meselesi olan tanrının varlığını ispatlamak için gayet basit ve netliğe yakın birkaç felsefî meseleyi çözebilmek kâfidir. Ancak, bu tür konularda uzmanlık kazanıp her nevi şüphe ve soruyu cevaplayabilecek kapasiteye ulaşmak da elbette ki daha etraflı ve geniş felsefî etütlerde bulunmayı gerektirmektedir.

Yine, temel meselelerin çözümü için gerekli, faydalı bilgileri akıl ve mantık yoluyla elde edilen bilgilerden ibaret varsaymak, bu konuların çözümü için diğer bilgi türlerine kesinlikle başvurulmaması gerektiği anlamına da gelmez. Bilakis, birçok aklî istidlallerde (uslamlamalarda) fıtrî bilgi veya duyu ve deney yoluyla edinilen ön bilgilerden de pekâlâ yararlanılabilir.

Nitekim sânevî ve itikadî füruatla ilgili meselelerin çözümleri için taabbudî bilgilerden yararlanmak ve bunları dinin muteber kaynakları olan Kitap ve sünnet hükümleri esasınca ispatlamak mümkündür. Böylece, doğru dünya görüşü ve ideolojiye ulaştıktan sonra irfan ve tarikatın seyr-u süluk merhalelerini kat edip bir takım mükâşefe ve müşahedelere ulaşabilmek ve aklî ispatlama yollarıyla elde edilenlerin pek çoğunu, zihnî mefhumları kullanmaya gerek bile kalmadan anlayıp idrak edebilmek de pekâlâ mümkün olabilir.

 


[1]- Bu delilin bilimsel şekli şöyledir: Eğer menfaate ulaşmak ve zarardan kaçmak insanın fıtrî bir özelliği ise, bu durumda sonsuz menfaate ulaşmak ve ebedî olarak zarardan güvende olmanın doğru yolunu gösterdiğini iddia eden din hakkında araştırma yapmak zarurîdir (malulün gerçekleşmesi için eksik illetteki önergenin zarureti); menfaate ulaşmak ve zarardan güvende kalmak insanın fıtrî özelliğidir; o hâlde böyle bir din hakkında araştırma yapmak da zarurîdir.

İstisnaî bir önerge şeklinde açıklanan bu delil, yerinde açıklandığı gibi malule (sonuca) ulaşmak için aklın pratik hükümleri ve onların illetin önergesinin zorunluluğuna dönüşü hakkında özel bir mantıklı tahlile dayanmaktadır.

Bu derste bahsettiğimiz delili de şöyle açıklayabiliriz: Eğer insanî mükemmelliğe ulaşmak fıtrî bir konu ise, bu durumda ruhun mükemmelleşmesi için gerekli bir şart olan dünya görüşü ilkelerini tanımak zorunludur. Mükemmelleşmek insanın fıtratıdır; o hâlde bu ilkeleri tanımak da zarurîdir.

[2]- Muhammed, 12.

[3]- Hicr, 3.

[4]- Daha fazla bilgi için bk. "Amuziş-i Felsefe" (Felsefe Öğrenimi) kitabının ikinci bölümü, "Pasdari Ez Sengerhay-i İdeolojik" (İdeolojik Mevzileri Koruma) kitabının, "Şinaht" (Tanıma) bölümü ve "İdeolojiy-i Tatbiki" (Uygulamalı İdeoloji) kitabının beşinci dersinden on altıncı dersine kadar.

[5]- Amuziş-i Felsefe (Felsefe Öğrenimi), on üçüncü ders.

 



YORUM YAZ
  Yorum
  Güvenlik Kodu

  Menü Panelinden Üye Girişi Yaptıktan Sonra Yorum Ekleyebilirsiniz!!!

Günün Ayeti

 Ey iman edenler,sizden öncekilere

yazıldığı gibi oruç,size de yazıldı.

Umulur ki sakınırsınız.(Oruç) Sayılı günlerdir.

Ramazan ayı... Kur'an onda

indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu

aya şahid olursa artık onu tutsun.

Bakara:183-185

 

 

Anket
Sizce Hz. Ali Ne Zaman ve Nerede Şehit Olmuştur?
  • Hicretin 40. yılında Ramazan Ayının 19. günü Mescitte namaz kılarken şehit olmuştur.
  • Hicretin 40. yılında Ramazan Ayının 19. günü sokakta yürürken şehit olmuştur.
  • Bilmiyorum!
Köşe Yazıları
Özgür ARAPOĞLU
Aleviler Namaz Kılmalı mı? (2)

Zeynel Yıldırım
GEL MAZLUMLARIN SIĞINAĞI!…

Zeynep Aksel
İlahi Aşkın Adı Fatıma

Teoman ŞAHİN
Alevi Aydını Şeriatçı Hz. Ali İle Yüzleşmeldir

Muhammed Ali Arapoğlu
Şeytanın Saptırma Aracı; İçki

Sadık GÖKGÖZ
Adalet ve Bağış

İlhan Bora Serin
Ey Alevi Genci III

Zeynep Sağlam
Küfelilerin İhaneti

Sefer AKKUŞ
Hz. Muhammed ve Hz. Cafer Sadık'ın Kutlu Doğumu

Kamil ÖZDOKUYUCU
Müslüman Toplumlar Niçin Gelişemez (Gelişemiyor) -1