Fotoğraf Galerisi
Alıntı Yazılar
Hüsnü Mahalli
Kimin katilleri?

Ahmet Hakan
Erdoğan meydanlarda paramparça eder!

Fehim TAŞTEKİN
Adım sarine çıkmış, eyvah!

Banu Avar
Survivor

Ceyda KARAN
Soğuk Savaş rüzgârı Doğu Avrupa’yı sarıyor

Soner Yalçın
Pazar bulmacası: Fethullah Gülen

Alptekin Dursunoğlu
Suudi terörist örgütler listesinin mesajları

Kenan Çamurcu
Cenevre 2 Değerlendirmesi

    İmamet ve İmam'a Duyulan İhtiyaç

Tarih : 29.09.2012 06:53:05 | Yorum Sayısı : 0

İmamet ve İmam'a Duyulan İhtiyaç

Hz. Resulullah (s.a.a) Medine'ye hicret edip bu şehrin samimi ahalisinin muhacir Müslümanlarla ona kucak açması ve bu nedenle de "ensar" lakâbıyla onurlandırılmasının ardından Medine'de İslâm devleti ve İslâm toplumunun ilk nüvesini oluşturarak yönetimi bizzat ele aldı. Mescid-i Nebi Yüce Allah'a ibadet edilen, İslâm tebliğinde bulunulan, halka çeşitli eğitimlerle öğrenim hizmetinin sunulduğu bir mekân olmanın yanı sıra bu şehre hicret eden muhacir ve fakir Müslümanların da sığınağıydı, bu Müslümanların malî ve ekonomik durumuyla burada ilgileniliyordu. Aynı şekilde bu cami Müslümanların yargı merkezi ve ihtilafların giderildiği yerdi de; savaş cephesine gönderilecek kuvvetler, lojistik hizmetler ve devlet yönetimiyle ilgili diğer bütün kararlar bu camide alınıyordu. Tek cümleyle, halkın din ve dünya işlerinin tamamı burada ve bizzat Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından idare ediliyordu. Müslümanlar Hz. Peygamber'in (s.a.a) bütün emirlerini can kulağıyla dinleyip itaat etmeleri gerektiğini biliyorlardı. Zira Yüce Allah ona mutlak itaatin bütün Müslümanlara farz olduğunu[1] emretmekle kalmamış, ayrıca siyasî, askerî ve yargı konularıyla ilgili bütün mevzularda da onun vereceği karar ve emirlere göre davranılmasını defalarca vurgulamıştı.[2]

Başka bir deyişle Hz. Peygamber (s.a.a) efendimiz nübüvvet ve risalet makamı gereği, İslâm hükümlerini öğretme ve uygulama görevinin yanı sıra; yargı, askerî komuta vb. sorumlulukların gereği olan İslâm devletinin başkanlığı gibi ilâhî bir görevi daha yerine getirmedeydi. İslâm dini nasıl ibadî ve ahlâkî görevlerin yanı sıra siyasi, ekonomik, hukuki vb. hükümleri de içeriyorsa; Hz. Peygamber de tebliğ, eğitim ve öğretim görevlerinin yanı sıra Yüce Allah tarafından ilâhî kanunları uygulamak ve devlet yönetimiyle ilgili bütün sorumluluk ve vazifeleri üstlenmekle de yükümlüydü.

Bütün insanlığa kıyamete değin liderlik ve kılavuzlukta bulunma iddiasındaki bir dinin bu tür konulara kayıtsız kalamayacağı ortadadır, bu dinin esaslarınca kurulan bir toplumun bu tür siyasi ve idarî sorumluluklardan soyutlanamayacağı da bellidir ve bu tür sorumluluklar "imamet" konusunun teferruatıdırlar. Ancak, önemli olan, Hz. Resul-i Ekrem'den (s.a.a) sonra bu makama kimin gelmesi, bunu kimin tayin etmesi ve İslâm toplumunu kimin yönetmesi gerektiğidir.

Allah Teala bu makam ve görevi Hz. Resulullah'a (s.a.a) verdiği gibi, ondan sonra da başkalarına vermiş midir ve İslâm'da devlet başkanlığı görevi ancak Allah'ın atamasıyla mı meşrudur; yoksa Yüce Allah bu makamı sadece Hz. Resulullah'a (s.a.a) vermiş ve onunla sınırlamış olup, ondan sonra devlet başkanını (imamı) bizzat halkın mı belirlemesi gerekmektedir? Esasen, halk böyle bir hakka sahip midir, değil midir?

Şia'yla Sünnî arasındaki en önemli ihtilaf konusu da işte budur… Yani Şiîler, İslâm devletinin başkanlığı olan imametin ilâhî bir makam olduğuna ve bu nedenle de bu makamın ancak gerekli salahiyeti haiz kimselere Yüce Allah tarafından verildiğine, Yüce Allah'ın da Hz. Resulullah (s.a.a) vasıtasıyla bunu yapıp ondan sonra Müminler Emiri Hz. Ali'yi (a.s) onun halifesi olarak atadığına, bunu, Hz. Ali'nin (a.s) evlatlarından 11 imamın izlediğine ve onların da imametle görevlendirilmiş olduğuna inanırlar. Ehlisünnet ise imamet makamının da tıpkı nübüvvet ve risalet makamı gibi, Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sonra artık son bulduğuna ve onun ölümünden sonra imamın tayininin halkın uhdesine bırakıldığına inanır. Hatta bazı Ehlisünnet uleması, halka silah zoruyla musallat olan birine de itaatin farz sayıldığı görüşünü savunmaktadır.[3] Bu tür görüşlerin zorbalarla zalimler ve sahtekârların işini ne kadar kolaylaştıracağı, suiistimale meydan vereceği, Müslümanların dağılıp parçalanmasına ve nihayet mahvına yol açacağı ortadadır.

Gerçekte Ehlisünnet, ilâhî tayinle gerçekleşmeyen bir imameti meşru saymakla, aslında dinle siyasetin ayrılması yolunda ilk adımı atmış oldu. Şia inancına göre bu, İslâm'ın gerçek çizgisinden ayrılma-sına ve Müslümanların, yaşamın bütün boyutlarında Yüce Allah'ın emirleri doğrultusunda yaşamlarını düzenleyebilmesine engel olan en büyük sapma ve en büyük hataydı. Aynı şekilde, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) irtihalinden sonra Müslümanlar arasında baş gösteren ve göste-recek olan binlerce sapma ve hatanın menşei de budur…

Bu nedenledir ki her Müslüman, bütün taklit ve taassuplardan uzak bir şekilde bu konuyu ciddiyetle incelemeli ve hak mezhebi doğru teşhis ederek hakkı var gücüyle savunmalıdır.[4]

Ne var ki, bunu yaparken İslâm düşmanlarının çeşitli mezhepler arasındaki ihtilafları kendi lehlerine kullanabilecekleri bir ortam yaratmamaya, farklı mezheplerin Müslümanlarını karşı karşıya getirmemeye, Müslümanların saflarında çatlaklar yaratmamaya, Müslümanların kâfirlere karşı birlik ve beraberliğini zedelememeye, kısacası bütün bir İslâm dünyasının çıkarını ve maslahatını gözetmeye özen gösterilmesi gerektiği de unutulmamalıdır. Aksi takdirde bunun faturasını bütün Müslümanlar ödeyecek, İslâm toplumunun zaafa uğratılmasından başka hiçbir yararı olmayacaktır. Ama, Müslümanların birlik ve vahdetinin korunması da, hak mezhebin bilinip tanınması yolunda gerekli inceleme ve araştırmalarda bulunulmasına mâni olmamalı, imamet konularının incelenmesi için sağlam ve sağlıklı bir atmosfer oluşturulabilmelidir. Zira bu meselenin doğru şekilde halledilmesi Müslümanların kaderini değiştirecek, dünya ve ahiret saadetine kavuşulmasını sağlayacaktır.

İmametin Anlamı

"İmamet"in sözlük anlamı liderlik, kılavuzluk ve önderliktir; bir grubun yönetim ve idaresini üstlenene o grubun "imam"ı denilir ve bunun doğru veya batıl yolda olup olmadığı da terim anlamını asla değiştirmez. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de kâfirlerin başlarındakiler için "eimmetu'l-küfr" (=küfür imamları) tabiri kullanılmaktadır[5] ve cemaatin ardında namaza durup kendisine uyduğu kimseye de "cemaat imamı" denilmektedir.

Kelam ilminde "imamet" ise: Dinî ve dünyevî bütün konularda İslâm toplumunun liderliği, yönetimi ve idaresi demektir.

Burada "dünyevî" terimini kullanmaktan maksadımız "imamet"in sahasının genişliğini vurgulamak içindir; zira İslâm toplumunun dünyevî konulardaki yönetim ve idaresi zaten İslâm dininin bir parçasıdır.

Şia inancına göre böyle bir başkanlık ve yönetim liderliği ancak Allah Teala tarafından tanınmış olması hâlinde meşrudur ve böyle bir makamı naip olarak değil, bizzat kendisinde haiz bulunan bir kimse İslâm hüküm ve maarifini beyanda masum ve bütün günahlardan da masun olacaktır. Gerçekte masum imam, nübüvvet ve risalet dışında Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bütün makamlarına sahiptir ve İslâmî hakikat, maarif ve hükümlerin beyanında onun sözleri hüccet (kesin delil) sayıldığı gibi devlet yönetimiyle ilgili bütün konularda verdiği emirlere itaatte bulunmak da farzdır.

Görüldüğü gibi Şia'yla Sünnî'nin imamet konusundaki ihtilafları üç eksende toplanıyor:

1- İmamın Yüce Allah tarafından tayin edilmiş olması gerekir.

2- Allah vergisi bir ilme sahip bulunmalı, hatadan masun olmalıdır.

3- Günahtan masum (günah işlemez) olmalıdır.

"Masum" olmanın imametle özdeş olmadığını da hatırlatalım; zira Şia inancına göre Hz. Fâtımatü'z-Zehra (selamullahi aleyha) imamet makamına sahip değildi, ama masumdu. Aynı şekilde, mesela Hz. Meryem (selamullahi aleyha) da masumdu ve ismet makamına sahipti. Allah'ın has kulları olan evliyalar arasında da bizim bilip tanımadığımız nicelerinin böyle bir makama sahip bulunmuş olması pekala mümkündür ve Allah Teala tarafından tanıtılmadığı sürece masum insanın bu kimliğinden haberdar olabilmek zaten imkânsızdır.

İmam'a Duyulan İhtiyaç

İtikadî konularda etraflıca düşünüp meseleyi derinlemesine tefekkür etmeyenlerin çoğu, imamet konusunda Şia'yla Sünnî arasındaki ihtilafın şundan ibaret olduğunu zannederler: Şia'ya göre Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra İslâm ümmetinin yönetimi için Hz. Ali'yi (a.s) halife olarak tayin etmiştir; ama Ehlisünnet'e göre böyle bir tayin olayı vuku bulmuş değildir, halk kendisini yönetecek birini bizzat seçmiş, o da kendisinden sonra bir başkasını bizzat tayin edip atamış, ondan sonra üçüncü halife olayında halifeyi belirleme işi altı kişilik bir komisyona havale edilmiş, dördüncü halife de halkın çoğunluğu tarafından seçilip işbaşına getirilmiştir. Binaenaleyh Müslümanlar arasında halife tayini için belli bir usul ve yöntem yoktu; bu nedenledir ki dördüncü halifeden sonra kimin askerî gücü baskın çıkmışsa o halife olmuştur. Nitekim Müslüman olmayan ülkelerde de o sırada durum aşağı yukarı aynı minval üzereydi.

Başka bir deyişle şöyle zannedilmektedir: Şiaların birinci imamın tayini hakkındaki inancı tıpkı, Sünnîlerin ikinci halifenin 1. Halife tarafından tayini hakkındaki inancı gibidir ve arada sadece şu fark vardır: Resulullah'ın (s.a.a) görüşü halk tarafından benimsenmemiş, ama 1. Halife'nin görüşünü halk benimsemiş ve kabul etmiştir!

Oysa burada birçok tutarsızlıklar ve cevap arayan sorular vardır; mesela: 1. Halife, kendisinden sonraki halifeyi bizzat tayin etme hakkını nereden almıştı? Ehlisünnet inancına göre o, İslâm ümmetinin hayrını düşünmüş ve kendisinden sonra ümmetin başsız kalmaması için bunu yapmıştır; o zaman şu soru akla gelmektedir hemen: 1. Halife'nin gösterdiği bu dikkat ve İslâm ümmetinin hayrını düşünme basiretini, Hz. Resulullah (s.a.a) göstermemiş, ümmetini onun kadar bile düşünmemiş ve henüz yeni kurulmuş olan İslâm toplum ve devletini onca sorunlar ve tehlikeler karşısında başsız ve yöneticisiz mi bırakmıştır?

Halbuki Hz. Resulullah (s.a.a) cihat için Medine'den geçici olarak ayrıldığı zamanlarda bile mutlaka, kendi yerine birini vekil tayin ediyordu!..

Ve yine Peygamber efendimizin bizzat kendisi, ümmeti arasında vuku bulacak ihtilaflarla fitneleri haber veriyor, bunlara karşı halkı sürekli uyarıyordu!..

Bunlara benzer daha birçok tutarsızlıklarla nice soruları şimdilik bir tarafa bırakıp konumuzla ilgili asıl noktayı incelemek istiyoruz: Her şeyden önce şunu bilmek gerekir ki Şia'yla Sünnî arasındaki esas ihtilaf mevzuu şudur: İmamet makamı Allah tarafından tayin edilip belirlenen şer'î ve dinî bir makam mıdır, yoksa sosyal faktörlere bağlı tamamen dünyevî bir iktidar ve saltanat mıdır? Şia'ya göre bizzat Hz. Resulullah (s.a.a) bile kendi yerine halife olacak kimsenin tayini konusunda bağımsız bir yetkiye sahip değildi, bilakis, bunu bizzat Yüce Allah'ın emri gereğince yapmıştır ve gerçekte peygamberliğin son bulmasının hikmeti masum imamın tayiniyle ilişkilidir; zira ancak böyle bir imamın var olması hâlinde Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra da İslâm ümmetinin maslahatlarının gözetilmesi mümkündür.

Şia inancında imametin furuatla ilgili fıkhî bir hüküm değil, "itikadî bir esas" olarak kabul edilmesinin, imamda üç esas şartın (Allah vergisi ilim, ismet ve Allah tarafından tayin edilmiş olma) aranmasının ve Şia kelam örfünde bu mefhumların, ilâhî hükümleri tanıyabilme, İslâm ümmetini yönetip idare etme gibi konularda merci [dinî içtihat merciliği] mefhumuyla iç içe olup imamet teriminin bütün bunlara delalet edercesine dinî mercilikle bütünleşmiş olmasının nedeni de işte bu noktada açıklık kazanmaktadır.

İmametin Şia inançları arasındaki konumu ve anlamına binaen, bu inancın doğruluk ve sahihliğini irdeleyelim şimdi:

İmamın Varlığı Zarurîdir

22. derste insanın yaradılış gayesinin tahakkukunun ancak, onun vahiy vesilesiyle aydınlatılması ve hidayet edilmesiyle mümkün olduğunu belirtmiştik. Bu nedenledir ki, ilâhî hikmet gereğince Yüce Allah insanoğluna dünya ve ahiret saadetinin yolunu gösterip onun bu ihtiyacını gidermek için peygamberler göndermiş, onlar da terbiye edilmeye elverişli insanları eğitip azami kemal ve olgunluk derecesine ulaşmalarını sağlamış; sosyal şartların elverişli olması hâlinde dinin sosyal kurallarını icra etmişlerdir.

Ayrıca 34. ve 35. derste de yüce İslâm dininin cihanşümul ve ebedî olduğunu, İslâm'ın hükmünün asla kaldırılmayacağını, Hz. Peygamber'den (s.a.a) sonra hiçbir peygamber gelmeyeceğini; pey-gamberliğin son bulmasının, peygamberlerin gönderilme hikmetiyle bağdaşabilmesi için son semavî şeriatın kıyamete kadar insanlığın bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek özellikler taşıması gerektiğini hatırlatmıştık.

Bu garanti Kur'ân-ı Kerim'de verilmiş ve Yüce Allah bu aziz kitabı her nevi bozulma ve tahriften koruyacağını buyurmuş ve bu buyruğu yerine gelmiştir. Ancak, İslâm'ın bütün hüküm ve kurallarını Kur'ân ayetlerinin zahiri anlamlarından çıkarabilmek mümkün değildir. Mesela namaz rekâtları, namazın nasıl kılınacağı, namazla ilgili yüzlerce farz ve müstehabı vb. detayları Kur'ân ayetlerinde bulabilmek kabil değildir. Esasen şeriat hükümlerinin tafsilatına Kur'ân'da yer verilmemiş, bunların insanlara açıklayıp öğretme işi Hz. Peygamberin (s.a.a) uhdesine bırakılmıştır. Böylece Hz. Resulullah (s.a.a) Allah'tan aldığı ilimle (bu ilim Kur'ân vahyi değil, vahiy beyânı ilmidir) bunları insanlara öğretir.[6] Bu nedenledir ki Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünneti, İslâm'ı öğrenmenin en mükemmel ve orijinal kaynaklarından biri olma itibarına haizdir.

Ancak, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) çok zor şartlar altında yaşaması, Ebu Talib mahallesinde sürgün ve ambargoya katlanması, İslâm düş-manlarıyla 10 yıl boyunca savaşması vb. gibi faktörler İslâm hüküm ve kurallarının hepsini halka anlatacak fırsat bulmasına izin vermiyor-du. Ashabın Resulullah'tan (s.a.a) görüp öğrendiklerini doğru şekilde koruyacağının da hiçbir garantisi yoktu. Hatta yıllarca bizzat Hz. Re-sulullah'ın (s.a.a) yanında onunla birlikte abdest alan bu sahabe, daha sonra abdest alma şekli hakkında bile ihtilafa düşmüştür. Bütün Müslümanların her gün defalarca uyguladığı ve kasten tahrifi için de hiçbir makul sebep bulunmadığı böylesine basit bir konunun hükümlerinde bile bunca ihtilaf varken, bireylerin keyif ve arzularına hoş gelmeyen ve çıkar gruplarının çıkarlarını tehdit eden çok daha önemli ve karmaşık konularla ilgili hükümlerde kasıtlı tahrifler ve nakillerin çok daha fazla olacağı apaçık ortadadır.[7]

Bütün bu noktalar dikkate alındığında İslâm dininin mükemmel bir din olarak insanların kıyamete değin bütün ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için toplumun zarurî maslahatlarını gözetme yollarının öngörüldüğü bir din olması gerektiği anlaşılmaktadır. Söz konusu zarurî maslahatlar, Hz. Resul-i Ekrem'in (s.a.a) rıhletiyle birlikte tehlikeye düşen maslahatlardır… Bunun tek yolu ise Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sonra ümmetin sorumluluğunu üstlenecek gerekli liyakat ve beceri sahibi halefin belirlenmesidir. Bu halefin, dinin bütün hakikatlerini olanca incelik ve teferruatıyla beyan edebilmesi için Allah vergisi özel bir ilme sahip bulunması gerekir; şeytanî ve nefsanî vesveselere kapılmaması ve neticede dinde kasıtlı tahrifler yaratmaması için günah işlememesi ve ismet melekesine sahip bulunması gerekir. Aynı şekilde, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) eğitim konusundaki işlerini üstlenebilecek biri olmalı ve gerekli özellik ve yeteneğe sahip insanları eğitip yetiştirerek kemalin en ulvî derecelerine ulaştırabilmeli ve şartların elverişli olması hâlinde devletin yönetimini bizzat üstlenip toplumu idare edebilmeli, İslâm'ın sosyal hüküm ve kanunlarını uygulayabilmeli, hak ve adaleti bütün dünyaya yayabilmelidir.

Kısacası: Peygamberliğin son bulması ancak, masum imamın atanması hâlinde ilâhî hikmetle bağdaşabilecektir ve bu masum imam, nübüvvetle risalet dışında Hz. Resul-ü Ekrem'in (s.a.a) bütün özelliklerine sahip kimsedir.

Böylece hem imamın varlığının zarureti, hem Allah vergisi ilim ve ismet makamına sahip biri olması gerektiği, hem de Yüce Allah tarafından bu makama atanmasının icap ettiği ispatlanmış olmaktadır. Zira böyle bir ilim ve melekeyi kime verdiğini ancak O bilmektedir ve kulları üzerinde bizâtihi velayet hakkına sahip olup bunu daha aşağı mertebede gerekli şartları haiz kullarına verebilecek olan da yine O'dur.

Bahsimizin bu noktasında şunu hatırlatmakta yarar var: Ehlisünnet Müslümanları bu özelliklerden hiçbirini hiçbir halifede aramamakta ve şart koşmamaktadır; ne onların Allah ve resulü tarafından bu makama atandığını iddia etmektedirler, ne de bu halifelerin Allah vergisi bir ilme veya ismet melekesine sahip bulunduklarını söylemektedirler. Bilakis, bu halifelerin birçok hata ve yanlışlarda bulunduklarını, halkın dinî sorularına doğru cevaplar vermekten bile bazen aciz kaldıklarını kendi muteber kaynak kitaplarında bizzat kaydetmişlerdir! Mesela 1. Halife'nin "şeytan bazen bana musallat oluyor" dediği ve 2. Halife'nin, ilk halifeye biati "düşünülüp hesaplanmadan yapılan bir iş ve bir oldubitti" şeklinde tanımladığı[8] ve defalarca "Ali olmasaydı Ömer helak olurdu." dediği bizzat Ehlisünnet kaynaklarında yazılıdır.[9] Üçüncü Halife'nin işlediği hatalarla[10] Emevî ve Abbasî halifelerinin yaptıklarıysa burada anlatılmasına bile gerek kalmayacak şekilde birçok kaynakta açıkça anlatılmış ve kaydedilmiş durumdadır; İslâm tarihini biraz olsa incelemiş bulunan herkes bu konuları çok iyi bilir.

Söz konusu üç şartın Ehlibeyt'in 12 imamında bulunduğuna inanan yegane Müslüman grup, Şia grubudur ve yukarıdaki açıklamalar Şia'nın imamet hakkındaki inancının doğruluğunu ispatladığından daha tafsilatlı delillere gerek kalmamaktadır. Yine de biz, merak edenler için, gelecek derste bununla ilgili olarak Kitap ve sünnette geçen bazı delil ve belgelere kısaca değinmeye çalışacağız.

 


[1]- Âl-i İmrân, 32, 132; Nisâ, 12,14,69, 80; Mâide, 92; Enfal, 1, 20, 46; Tevbe, 81; Nur 51,54, 56; Ahzab, 66, 71; Hucurat, 14; Fetih 16, 17; Muhammed, 32; Mücadele, 12; Mümtehine, 12; Teğabun, 12; Cin, 23.

[2]- Âl-i İmrân, 152; Nisâ, 42, 59, 65, 105; Mâide, 48; Hacc, 67; Ahzab, 6,36; Mücadele, 8, 9; Haşr 7.

[3]- bk. el-Ahkamu's-Sultâniyye, Ebu Ye'lâ; es-Sevâdu'l-A'zam, Ebu'l-Kasım Se-merkandî, s.40-42 (tercümesi) .

[4]- Büyük İslam bilginleri bu konuda çeşitli dillerde ve türlü yöntemlerle sayısı binlerce cildi bulan kitaplar yazmış, hakkı ve hakikati arayanlara inceleme ve araştırma yollarını tamamen açmayı başarmışlardır; birkaç örneği şunlardır: Abakâtu'l-Envâr, el-Gadir, Delailu's-Sıdk, Gayetu'l-Meram, İsbâtu'l-Hüdat.

Mütalaa için fazla vakit ayıramayanlara bir Sünnî âlimiyle bir Şia âlimi arasındaki çok ciddi yazışmaları içeren el-Müracaat'la, Asluş-Şia ve Usulihâ adlı kitapları okumalarını tavsiye ederiz.

[5]- Tevbe, 12.

[6]- Bakara, 151; Âl-i İmrân, 164; Cuma, 2; Nahl, 64, 66; Ahzab, 21; Haşr 7.

[7]- Allame Emini (r.a) el-Gadir adlı eserinde hadis uyduran 700 kişinin adını vermektedir, bunlar arasında kendisinden yüz binden fazla hadis aktarılan isimler vardır! bk. el-Gadir 5/208'den sonrası.

[8]- Nehcü'l-Belâğa Şerhi, 1/142, 158 ve 3/57.

[9]- el- Gadir, 6/93'ten sonrası.

[10]- age. 8/97 ve sonrası.

 



YORUM YAZ
  Yorum
  Güvenlik Kodu

  Menü Panelinden Üye Girişi Yaptıktan Sonra Yorum Ekleyebilirsiniz!!!