Fotoğraf Galerisi
Alıntı Yazılar
Hüsnü Mahalli
Utanan var mı?

Ahmet Hakan
Erdoğan meydanlarda paramparça eder!

Fehim TAŞTEKİN
Adım sarine çıkmış, eyvah!

Banu Avar
Survivor

Ceyda KARAN
Soğuk Savaş rüzgârı Doğu Avrupa’yı sarıyor

Soner Yalçın
Pazar bulmacası: Fethullah Gülen

Alptekin Dursunoğlu
Suudi terörist örgütler listesinin mesajları

Kenan Çamurcu
Cenevre 2 Değerlendirmesi

    Hz. Ali'nin Muaviye'ye Karşı Yaptığı Sıffin Savaşı

Tarih : 02.09.2012 12:27:59 | Yorum Sayısı : 0

Hz. Ali'nin Muaviye'ye Karşı Yaptığı Sıffin Savaşı

Sıffin Savaşı'nın Nedenleri

Hz. Ali'nin Muaviye'ye Kesin Mesajı

Emir'ül-Mümininin (a.s), ilâhî hak hükümetinin temellerini, takva sahibi valiler atayıp liyakati olmayanları azletme yoluyla sağlamlaştırmasından sonra, Şam'daki habis şecerenin dalını kesmesinin ve şerrini İslâm toplumundan defetmesinin zamanı gelmişti. Bu karar, Hemedan Valisi Cerir'in Kûfe'ye gelip İmam'ın niyetini öğrenip, Muaviye'ye mesaj götürmek istediğini belirtmesiyle kesinleşti. Cerir, İmam'a (a.s) şöyle dedi: "Muaviye ile eski dostuz. Onu, senin hükümetini resmen tanımaya davet edeceğim ve Allah'ın itaatinde olduğu sürece, senin Şam valin olarak kalsın."

Ali (a.s) Cerir'in son şartı karşısında sesiz kaldı; zira onun bu işe salahiyeti olmadığını biliyordu. Malik-i Eşter, Cerir'in İmam tarafından temsilci olmasına karşı çıktı ve onu Muaviye ile işbirliği yapmakla itham etti. Fakat Ali (a.s) Malik-i Eşter'in görüşünün aksine Cerir'i seçti[1] ve zaman o Hazret'in bu konudaki haklılığını ispat etti. İmam (a.s) Cerir'i Şam'a gönderirken şöyle buyurdu: "Peygamber'in (s.a.a) din ve teşhis ehli olan ashabının tümünün benim yanımda yer aldığını görüyorsun değil mi?.. Peygamber (s.a.a) seni Yemenli iyi bir adam diye tarif etmişti. Mektubumla birlikte Muaviye'ye git. Eğer Müslümanların ittifak ettiği şeylerin dışına çıkmazsa ne âlâ, aksi takdirde ona de ki, şu ana dek süren sükût ve rahat artık olmayacak[2] ve benim onun valiliğine razı olmadığımı ve halkın da razı olmayacağını bildir.[3]

Cerir, İmam'ın mektubuyla birlikte Şam'a gitti. Muaviye'nin yanına çıkınca şöyle dedi: "Amcaoğlun Ali'ye Mekke, Medine, Kûfe, Basra, Hicaz, Yemen, Mısır, Umman, Bahreyn ve Yemame halkı biat etti ve senin arasında olduğun birkaç kaleden başka biat etmeyen kalmadı. Eğer onlar sel olup aksa herkesi boğar. Ben seni doğru olana davet etmeye ve İmam'a (a.s) biate kılavuzluk etmeye geldim."[4]

Cerir mektubu Muaviye'ye verdi. Mektupta şöyle diyordu:

Muhacir ve ensarın Medine'de bana biati, sana Şam'da hücceti tamamladı ve bana itaat etmeni gerekli kıldı. Ebubekir'e, Ömer'e ve Osman'a biat edenler, onlara biat ettikleri şartlarla bana da biat ettiler. Bu biatten sonra, orda bulunanlardan birinin, bir başkasını seçmesi, bulunmayanın da biati reddetmesi mümkün değil.

Meşveret ancak muhacirlerle ensara ait. Onlar toplandılar da birisine uydular, ona imam dediler mi bu, Allah'ın da razı olduğu bir şey. Onların yaptığı işe razı olmayıp imamı kınamak, yahut bir bidate uymak suretiyle verdikleri hükümden çıkanı, çıktığı şeye bırakırlar. Fakat ısrar ederse, inananların yoluna uymadığı için onunla savaşa girişirler ve döndüğü şeyin vebalini de Allah, onun boynuna yükler.[5]

Talha ve Zübeyir bana biat ettiler; daha sonra biatlerini bozdular. Biati bozmak reddetmek gibidir. Benim senin için yapabileceğim en iyi şey, selâmet ve afiyetini dilemektir. Fakat kendini belaya atarsan seninle savaşır ve bu yolda Allah'tan yardım dilerim. Osman'ın katilleri hakkında çok söz söyledin. Sen de diğer Müslümanların girdiği yola gir ve hadiseyi benim yanımda konu et. Ben herkesi Allah'ın kitabına amel etmeye çağırıyorum. Osman'ın katillerini sana teslim ettikten sonra bana biat edeceğini söylüyorsun; senin bu isteğin çocuğu sütle kandırmaya benziyor. Kendi canıma and içerim ki, eğer nefsine değil de aklına dönsen, beni Osman'ın öldürülmesinde en masum kişi bulursun. Bil ki sen İslâm'da esaretten sonra azat edilmişlerdensin; onlara hilâfet helâl değil ve şûra üyeliğine hakları yoktur. Ben sana ve işbaşına getirdiklerine, biat edip vefakârlığınızı ilân edesiniz diye, iman ve hicret ehli olan Cerir b. Abdullah'ı gönderdim.[6]

İmam'ın (a.s) Şam'daki Elçisi

İnsanın sefiri ve temsilcisi, onun şahsiyetinin portresidir. İyi ve münasip bir seçim ise aklı ve tecrübesinin göstergesidir. Nitekim bilge insanlar her zaman şunu demişlerdir: "İyi seçim yapmak kişinin aklının delili ve rüştünün ölçüsüdür."

Ali (a.s) Muaviye'nin azil fermanını iblâğ etmesi için, siyasî meselelerde uzun bir geçmişi olan, Muaviye'yi iyi tanıyan ve iyi bir hatip ve söz ustası Cerir b. Abdullah Becelî'yi seçti.[7] Cerir, İmam'ın (a.s) mektubunu resmi bir toplantıda Muaviye'ye verdi. Muaviye mektubu okuduktan sonra Cerir, İmam'ın resmi sözcüsü unvanıyla kalktı ve güzel bir hutbe irat etti. Hutbesinde Allah'a övgü ve Resulüne selâmdan sonra şöyle dedi:

Osman olayı [Peygamber'in (s.a.a) ashabı tarafından öldürülmesi] Medine'dekileri aciz ve güçsüz kıldı; nerde kaldı olaya şahit olmamış kimseler. Halk Ali'ye biat etti. Talha ve Zübeyir de biat eden kimselerdendi. Ancak sonra hiçbir geçerli delil olmaksızın biatlerini bozdular. İslâm Dini fitneye, Arap halkı da kılıca tahammül etmez. Dün Basra'da acılı bir hadise vuku buldu ve eğer tekrar ederse kimse sağ kalmaz. Bilin ki halk yığınları Ali'ye biat etti ve eğer Allah bu işi bize bıraksaydı, ondan başkasını seçmezdik. Genelin seçimine muhalefet eden kimselerin gönülleri hoş tutulur. (ki o da halkın seçtiği önderi kabul etsin.) Sen de ey Muaviye, halkın girdiği yola gir ve Ali'yi Müslümanların yöneticisi olarak kabul et. Eğer desen ki, Osman seni bu makama getirmiş ve henüz azletmemiştir; bu bir sözdür ki, eğer kabul edilse Allah için bir din kalmaz ve herkes elinde olanı sıkı sıkıya kavrar.[8]

İmam'ın (a.s) elçisinin sözleri bitince Muaviye şöyle dedi: "Bekle Şam halkının görüşünü alıp neticeyi sana bildireyim."[9]

Hz. Ali'nin Muaviye'den Biat İstemekteki Hedefi Onu Azletmekti

Ali (a.s), hükümetinin ilk gününden itibaren kimseden biat almaya ısrar etmedi. Öyleyse neden Muaviye'nin biatine bu kadar ısrar etti? Sebep, İmam'ın biat alma yoluyla Muaviye'yi azlederek, onun elini Müslümanların mal ve haklarından çektirmek istemesiydi. Zira Ali'ye (a.s) Müslümanların imamı olarak biat edenler, durumlarını Peygamber (s.a.a) zamanındaki duruma geri döndürmesini ve maslahatlarının korunması ve İslâmî hedeflerin ilerlemesinde eksiklik göstermemesini şart koşmuşlardı. Muaviye gibilerin varlığı bu yoldaki en büyük engeldi. Zaten Osman aleyhine yapılan inkılâp, eski yönetici ve valilerin tümünün azledilip, dünya ehli sömürücülerin, garibanların haklarını gasp etmesini engellemek üzerine şekillenmişti.

Muaviye'nin Konuyu Şam Halkına Sunması

Bir gün Muaviye'nin tellalı Şam halkından bir grubu mescitte topladı. Muaviye minbere çıktı ve Allah'ın, Şam'ı peygamberler ve salih kullar diyarı yaptığını, halkının Allah'ın emirlerini ayakta tutan ve savunanlar olduğunu beyan ettikten sonra şöyle dedi:

Benim Ömer b. Hattab ve Osman b. Affan'ın temsilcisi olduğumu biliyorsunuz. Ben kimseye utanacağım bir iş yapmadım. Ben zulümle öldürülen Osman'ın velisiyim ve Allah şöyle buyuruyor: "Kim haksızlıkla öldürülürse, onun velisine yetki vermişizdir. Ama o da öldürmede israfa gitmesin. Çünkü kendisine yardım edilmiştir."[10] Ben Osman'ın öldürülmesi hakkında sizin görüşünüzü öğrenmek istiyorum.

Bu sırada mescitte bulunanlar şöyle dediler: "Biz Osman'ın kanını istiyoruz." Daha sonra bu iş için Muaviye'ye biat ettiler ve her yolda mallarını canlarını feda edeceklerini vurguladılar.[11]

Muaviye'nin Sözlerinin Analizi

1- Muaviye Şam'ı peygamberler diyarı, halkını peygamberlerin yardımcıları ve dinin koruyucuları olarak vasıflandırarak, bu yolla hem kendisini ilâhî dinin müdafii gibi göstermiş, hem de halkın duygularını kendi lehine tahrik ederek hepsini savaşa yönlendirmiştir.

2- Osman'ı, kanı bir grup zalim tarafından dökülen mazlum biri olarak tanıtıyor. Oysaki Osman'ı öldürenler Peygamber'in (s.a.a) sahabesi ve tabiîn idi ve Muaviye ve taraftarlarının mantığında sahabe ve tabiîn hakkın takipçileri ve adil kişilerdir.

3- Farz edelim ki Osman zulümle öldürüldü ve velisi katiller hakkında karar vermesi gerekirdi; acaba veliden yani kan sahibinden maksat maktulün varisi değil mi? Muaviye Osman'ın varisi miydi? Yoksa daha yakın varis varken başkasına sıra gelmez miydi? Doğrudur ki Osman, Affan'ın oğlu ve Affan da Ebu'l-As b. Ümeyye'nin; Muaviye, Ebu Süfyan'ın oğlu ve Ebu Süfyan da Harb b. Ümeyye'nin ve sonuçta hepsi Ümeyye soyunda birleşiyorlar; fakat bu uzak akrabalık daha yakın varisler mevcutken, Muaviye'nin kendisini Osman'ın velisi yani kan sahibi tanıtmasına yetiyor muydu?

Emir'ül-Müminin, Muaviye'ye bir mektubunda şöyle yazıyor:

"Sen Ümeyye oğullarından bir kişisin; Osman'ın evlâtları, babalarının intikamını almaya senden daha yetkilidirler."[12]

Bunlar, cevap verilmesi Ebu Süfyan'ın oğlunun maskesini düşürecek ve Osman'ın intikamının bir bahane olduğunu, asıl amacın hükümeti ele geçirmek, muhacir ve ensarın ittifakla biat ettiği bir imam ve halifeyi saf dışı bırakmak olduğunu gösterecek sorulardır. Hepsinden ilginci Muaviye'nin halka danışması idi. Çünkü Muaviye halkın görüşünü sorarken, Osman'ın intikamının alınmasına dair kesin kararını da açıklayıp ayak diretiyordu. Bu tür düzenbazlıklar eskiden beri revaç görmüş ve inanç dayatması, "Danışma" adını almıştır.

Tarih şöyle yazar: "Muaviye halktan müspet cevap almasına rağmen kalbini bir hüzün kaplamıştı ve son beyti aşağıda yer alan bir şiir mırıldanıyordu:

Ve innî leercû hayre mâ nâle nailun / Ve mâ ene min mulk'il-Iraki bi-âyisin

Ben ümitlinin ümitleneceği en iyi şeyi ümit ediyorum ve asla Irak mülkünden meyus değilim.[13]

Muaviye bu maksada ulaşmak için taraftarlarını davet etti ve Utbe b. Ebî Süfyan şöyle dedi: "Ali ile savaş meselesini Amr b. As ile görüşmeli ve dinini satın almalısın; çünkü o, Osman'ın hükümetinden uzak durmuşsa, senin hükümetinden hayli-hayli uzak duracaktır; ama dirhem ve dinarla razı edersen başka."[14]

 

Muaviye'nin Hz. Ali'ye Karşı Kisilleme Girişimleri

Muaviye'nin Amr b. As'a Mektubu

Siyaset sahnesinin kurtlarından olan Muaviye, o günlerde istenmeyen biri olarak Filistin'de yaşayan Amr b. As'a, işbirliğine ikna etmek için bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle diyordu:

Ali ile Talha ve Zübeyir'in aralarında geçenler sana ulaşmıştır. Mervan b. Hakem Basra halkından bir grup ile Şam'a geldiler. Cerir b. Abdullah ise Ali'nin temsilcisi olarak benden biat almaya gelmiş. Senin görüşünü alana dek her tür karardan kaçındım. Bir an önce buraya gel de bu konuda görüşelim.[15]

Amr b. As, Muaviye'nin mektubunu alınca konuyu oğulları Abdullah ve Muhammed'e açtı ve onların görüşünü sordu. Tarihte bir nebze temiz biri olarak bilinen (Allah bilir) büyük oğlu Abdullah şöyle dedi: "Allah Resulü (s.a.a) ve sonraki iki halife vefat ettiklerinde senden razıydılar ve Osman öldürüldüğünde ise Medine'de yoktun. İyisi mi evinde oturup az bir menfaat için Muaviye'nin yanında yer almayasın. Zira sen hilâfete geçemezsin ve ömrünün son demindesin. Yazık olur hayatının sonunda bedbaht olasın."

Fakat ikinci oğlu Muhammed, büyük oğlu Abdullah'ın görüşünün aksine, babasını Muaviye ile işbirliği yağmaya davet edip şöyle dedi: "Sen Kureyş'in büyüklerinden birisin; eğer bu işte sessiz kalırsan gözden düşersin. Haklı olan taraf Şam halkıdır. Onlara yardım et ve Osman'ın kanını iste. Bu durumda Ümeyye oğulları kıyam eder."

Uyanık biri olan Amr b. As, büyük oğlu Abdullah'a şöyle dedi: "Senin görüşün dinimin yararına; kardeşin Muhammed'in görüşü ise dünyamın yararınadır. Bu konuda düşünmeliyim. Sonra her iki oğlunun görüşünü yansıtan bir şiir okudu ve ardından Verdan adındaki küçük oğlunun görüşünü sordu. Verdan şöyle dedi: "Kalbinden geçenleri söylememi ister misin?" Amr b. As, "Bildiğini söyle." Deyince, Verdan şöyle devam etti: "Dünya ve ahiret sana yönelmiş. Ali'ye uymak, ahiret saadetinin mayasıdır. Gerçi ona uymak dünya metaından yoksun olsa da, uhrevî hayat dünya acılarını telâfi eder. Muaviye'nin yanında yer almakta dünya nimeti var; fakat ahiret yoktur ve dünyevî hayat uhrevî saadeti telâfi edemez. Sen şimdi bu ikilemi yaşıyor ve hangisini seçeceğini bilmiyorsun." Amr, "Doğru söyledin; peki senin görüşün ne?" diye sorunca, Verdan şöyle dedi: "Evinde otur; eğer din galip gelirse, gölgesinde yaşarsın; dünya ehli kazanırsa, onların zaten sana ihtiyaçları olur." Amr b. As şöyle dedi: "Benim Muaviye'ye katılmak üzere hareket ettiğim Arap'ın kulağına çatmışken, ben evde mi oturayım?"[16]

Amr b. As, içgüdüsel olarak dünya ehli bir insandı; nitekim Muaviye'yi seçti; fakat küçük oğlunun sözlerini güzel bir şiir kalıbına döktü:

Emmâ Aliyyun fe-dînun leyse yuşrikuhu / Dunya ve zâke lehu dunya ve sultânun / Fehtartu min tameî dunya alâ basarin / Ve mâ maiye billezî ehtâru burhânun:

Din var Ali'ye uymakta dünya değil / Saltanat var Muaviye'ye uymakta, ahiret değil / Seçtim dünyayı tamahımdan ötürü bilerek / bu seçimimde mazeret ve hüccetimin olmadığını bilerek[17]

Sonra Şam'ın yolunu tuttu ve eski dostu Muaviye ile görüş alışverişinde bulunup, daha sonra beyan edilecek olan Hz. Ali aleyhine kurduğu plânları açıkladı.

İki Eski Siyasetçinin İşbirliği

Sonunda "Sehm oğulları" kabilesinin kurt siyasetçisi ve asrının ünlü Makyavelisti Amr b. As, dünyayı ahirete tercih edip yaşlılık döneminde bir kez daha Mısır hükümranı olmak için Filistin'den ayrılıp Şam'a gitti. Muaviye'nin siyaset alanında kendisine ihtiyacı olduğunu biliyordu; bu nedenle işbirliği sözü karşılığında Muaviye'yi ağır bir bedel ödemek zorunda bırakmaya çaba harcıyor[18] ve onu kendine öncekinden daha fazla hayran bırakmak için, görüşmesinde sözlerini daha bir cafcaflı hâle sokuyordu.

İlk müzakere oturumunda Muaviye, Hz. Ali'nin Şam'a saldırmaya hazırlanması hepsinden fazla zihnini meşgul eden üç sorun ortaya koydu. Şimdi ikisinin müzakeresini, Nasr İbn-i Mezahim'in Tarih-u Sıffin kitabından olduğu gibi naklediyoruz:

Muaviye: Kaç gündür üç konu fikrimi meşgul etmekte. Senden bir çözüm yolu göstermeni istiyorum.

Amr b. As: Nedir? Söyle.

Muaviye: Muhammed b. Ebî Huzeyfe[19] Mısır zindanından kaçtı. O, dinin [Aslında Muaviye hükümetinin] afetidir.

Amr b. As: Bu olayın o kadar önemi yok. Bir grup adamını gönderip öldürtebilir ya da canlı yakalatabilirsin. Yakalayamazsan da, hükümetini ele geçirecek kadar tehlikeli biri değil.

Muaviye: Roma kayseri, askerleriyle Şam'a doğru hareket etmeye ve bu vilâyeti geri almaya hazırlanıyor.

Amr b. As: Kayser sorununu, Romalı cariye ve köleler, altın ve gümüş kaplar gibi pahalı hediyeler göndererek bertaraf etmelisin. Onu barışçı bir hayata davet et.

Muaviye: Ali Kûfe'de karargâh kurmuş ve Şam'a doğru harekete hazır. Bu sorun hakkında ne düşünüyorsun?

Amr b. As: Arap halkı seni Ali ile asla denk görmez. Ali savaş taktiklerini çok iyi bilir ve Kureyş arasında benzeri yoktur. Ayrıca hükümetin sahibi o. Ancak zulmederek elinden hükümeti alabilirsin.

Muaviye: Ben senden, Allah'a itaatsizlik ederek halifeyi öldürten, fitne çıkarıp toplumu parçalayan ve akrabalık bağını koparan bu adamla savaşmanı istiyorum.

Amr b. As: Allah'a andolsun ki sen ve Ali fazilet ve şerefte bir değilsiniz. Onun ne muhaceret faziletine sahipsin ne geçmişine; ne onun kadar Peygamber'e yakınlığın var, ne müşriklerle cihadın ve ne de onun ilmine sahipsin. Ali'nin keskin bir fikri, berrak bir zihni ve pes etmez bir çabası var. O, faziletli, saadetli ve Allah katında sınanmış biridir. Böyle faziletli bir insanla savaşmam için ne kadar bedel ödeyeceksin? Biliyorsun bu işbirliğinde ne kadar tehlikeler var.

Muaviye: Bu sana kalmış, ne istiyorsun?

Amr b. As: Mısır hükümetini.

Şaşkına dönen Muaviye kurnazca dünya ve ahiret meselesini ortaya atıp şöyle dedi: "Ben Arap'ın senin hakkında, dünyevî menfaat uğruna yanımızda yer aldığını düşünmesini istemem. İsterim ki senin Allah rızası ve uhrevî ödül için bize yardım ettiğini tasavvur etsinler. Az ve değersiz dünya malı, uhrevî mükâfatlarla kıyaslanamaz."

Amr b. As: Bırak bu yersiz sözleri.[20]

Muaviye: Ben seni kandırmak istesem, kandırabilirim.

Amr b. As: Benim gibisi kanmaz ve ben sandığından daha zekiyim.

Muaviye: Öyleyse yaklaş da sana içimdeki sırrı söyleyeyim.

Amr, kulağını, içindeki sırrı öğrenmek istediği Muaviye'nin ağzına yaklaştırdı. Muaviye bir anda Amr'ın kulağını ısırdı ve şöyle dedi: "Şimdi gördüğün mü? Ben seni bile kandırabilirim. Biliyorsun ki Mısır tıpkı Irak gibidir ve her ikisi de büyük şehirlerden sayılıyor."

Amr b. As: Evet, biliyorum; ancak Mısır benim olduğu takdirde Irak senin olacak. Hâlbuki Irak halkı Ali'nin yoluna baş koymuş ve arkasında savaşmaya hazırdırlar.

Bu iki tacir söz düellosuna dalmışken, Muaviye'nin kardeşi Utbe b. Ebî Süfyan içeri girdi ve Muaviye'ye şöyle dedi: "Neden Amr'ı, Mısır'ı vermek karşılığında satın almıyorsun? Keşke sadece Şam hükümeti sana kalsa da kimse seni rahatsız etmese." Sonra bir şiir okudu ve Amr'ın Muaviye'yle işbirliğinin mahiyetini açıkladı. Şiirin bir beyti şöyle:

İ'ti Amren inne Amren târikun / Dîneh'ul-yevme li-dünya lem tecuz: Ver istediğini Amr'ın / Sattı bugün o, dinini dünyasına.[21]

Sonunda Muaviye her ne şekilde olursa olsun Amr'la işbirliği yapmaya ve isteğine teslim olmaya karar verdi. Fakat Amr, Muaviye'nin sözünde duracağına emin değildi ve kendisini kullandıktan sonra bir kenara atacağına ihtimal veriyordu. Bu yüzden Muaviye'ye şöyle dedi: "Anlaşmamız kâğıda dökülmeli ve her iki taraf da imzalamalı." Anlaşma yazılıp imzaya hazır hâle getirildi; fakat imzalayanların her biri, mühür ve imzalarının yanına, hile ve nifaklarını ortaya koyan bir cümle yazdılar. Muaviye, adının yanına "Bu anlaşma, bir şartın itaati bozduğu ana kadar geçerlidir." Yazdı.

Amr ise adı ve mührünün yanına şöyle yazdı: "Bir itaatin şartı bozduğu ana kadar."[22]

Böylece her ikisi bu iki kaydı düşerek birbirini kandırmış ve hile yolunu açık bırakmış oldu. Zira Muaviye'nin bu kaydı düşmesinden maksadı, Amr'ın mutlak ve kayıtsız şartsız bir şekilde kendisine biat etmiş olduğunu ve eğer bir gün Mısır'ı ona bırakmazsa, 'Muaviye şartına vefa etmemiştir.' bahanesiyle biatini bozmaya hakkı olmadığını göstermekti. Ancak Muaviye'nin eski kurt rakibi, onun bu hilesini fark edince, bunu engellemek için, Muaviye'ye biatinin, ona itaatinin anlaşma şartını (Mısır hükümeti) bozmadığı ana kadar muteber olduğunu ve Mısır'ı kendisine bırakması gerektiğini yazdı.

Hakikaten her ikisi de, dinî takva bir yana, siyasî dürüstlükleri de olmayan tilki sıfatlı siyasetçilerdi.

Amr b. As sevinçten içi içine sığmaz bir hâlde Muaviye'nin evinden çıktı; dışarıda kendisini bekleyenlerle karşılaştı ve aralarında aşağıda yer alan diyalog yaşandı:

Amr'ın oğulları: Baba, işin sonu ne oldu?

Amr: Mısır hükümetini bize verdiler.

Amr'ın oğulları: Mısır, Arap'ın güç sahası içinde önemli sayılmaz.

Amr: Eğer Mısır ülkesi sizi doyurmazsa, Allah sizi asla doyurmasın.[23]

Amr'ın kardeşinin oğlu: Hangi unvanla Kureyş arasında yaşamak istiyorsun? Dinini sattın ve başka bir dünyaya kandın. Osman'ın katilleri olan Mısır halkı, Ali varken orayı Muaviye'ye bırakır mı? Tutalım ki Muaviye Mısır'ı ele geçirdi, imzasının altına düştüğü cümleyi bahane ederek orayı sana bırakacak mı?

Amr bir süre düşünceye daldı ve Arap adetine göre (kendi sözüne inancından değil) şöyle dedi: İşler Allah'ın elindedir; Ali'nin ve Muaviye'nin değil. Eğer Ali ile olsaydım evim bana yeterdi; fakat şimdi Muaviye ileyim!

Amr'ın kardeşinin oğlu: Eğer sen Muaviye'yi istemeseydin, Muaviye de seni istemezdi. Sen onun dünyasına tamah ettin; o da senin dinine müşteri oldu.

Amr'ın kardeşinin oğlunun amcasıyla sarayın dışındaki müzakeresi Muaviye'nin kulağına çattı. Muaviye onu yakalatmak istedi; fakat o Irak'a kaçtı ve İmam'ın (a.s) ordusuna katılarak o Hazreti iki kurt siyasetçinin müzakeresinden haberdar etti ve sonunda İmam'ın yanında özel bir konuma sahip oldu.[24]

Mervan b. Hakem de Muaviye ve Amr'ın siyasî muamelesinden haberdar olunca itiraz edip şöyle dedi: Neden bizi de Amr gibi satın almıyorlar? (Emevi dinimiz karşılığında İslâm memleketlerinden bir bölümünü bize bırakmıyorlar.) Muaviye Mervan'ın sözünü duyunca teselli edip şöyle dedi: Amr gibi kimseler, senin gibiler için satın alınırlar ki, mensubu olduğun emevi hükümeti güçlensin.[25]

Amr b. As'ın Şeytanî Plânlarının İcrası

Düzenbaz iki siyasetçinin görüş alışverişi sona erdi ve Muaviye'nin, Amr'ın plânlarını icra etme zamanı geldi. Amr'ın, Muhammed b. Ebî Huzeyfe ile mücadele ve Roma kayserinin Şam'a saldırı düşüncesi hakkındaki plânı dikkatle icra edildi ve her ikisinde de başarılı olundu. Fakat Şam'a doğru ilerlemeye hazırlanan Ali (a.s) ile mücadele sorunu henüz halledilmemişti. Amr bu sorunun halli için, Şam halkının genelinin büyük bir istekle Muaviye'nin bayrağı altına girip Ali (a.s) ile savaşmaya hazır olmasına sebep olan bir plân hazırladı. Bu plânın nasıl olup da rahatına düşkün ve müreffeh Şam halkının Şam'dan huruç etmesine ve ölümü rahat yaşamaya tercih etmesine sebep olduğuna bakmak gerek.

Deniyor ki sahabenin yaşlılarından biri Muaviye'nin yanına gitti. Muaviye onu karşılayıp saygı gösterdi. Yaşlı sahabe Muaviye ile Amr b. As'ın arasında oturdu ve şöyle dedi: Biliyor musunuz neden aranızda oturdum? Onlar 'Hayır.' deyince şöyle dedi: Bir gün siz Peygamber'in (s.a.a) huzurunda gizlice konuşuyordunuz; Peygamber (s.a.a), "Allah o ikisini ayırana rahmet etsin; çünkü onların ittifakı hayra alamet değil."[26] buyurdu. Hiçbir etken iman gibi hareket ve çaba doğurmaz. Ayrıca mezhebî duygular iki başlı bir kılıca benzer. Eğer fırsatçı bir yöneticinin eline geçerse, tahrip gücü tarif edilemez.

Evet, Amr b. As'ın İmam'la (a.s) mücadele plânı, Şam halkının dinî duygularını o Hazret'in aleyhine kışkırtmak, onu Osman'ı öldürtmekle itham etmek ve bu düşünceyi yaymakta, halkın saygı gösterdiği zahit ve sofulardan yararlanmaktı. Amr bunların yanı sıra Muaviye'ye şöyle dedi: "Şurahbil Kindî,[27] Şam halkının saygı duyduğu bir insan ve düşman da kendi hemşerisi olan Ali'nin temsilcisi Cerir'dir. Ona olayı öyle anlatmalısın ki, Ali'nin Osman'ın katili olduğuna inansın. Senin güvendiğin ve Şurahbil'in itimat ettiği kişileri, bu düşünceyi Şam'ın her tarafında yaymakla görevlendir. Şurahbil'in kalbine yatan bir şey kısa zamanda çıkmaz."[28]

Muaviye'nin Şurahbil'e Mektubu

Muaviye, Şurahbil'e bir mektup yazarak Cerir'in Hz. Ali tarafından gönderilişini haber verdi. Şurahbil o sırada Suriye'nin Hims şehrinde yaşıyordu. Muaviye onu en kısa zamanda Şam'a gelmeye davet etti. Sonra hepsi Yemenli Kahtan kabilesinden ve Şurahbil ile araları iyi olan sarayındaki uşaklarını, hepsi bir ağızdan Ali'yi Osman'ın katili tanıtmak üzere Hims'e gönderdi. Muaviye'nin mektubunu alan Şurahbil, dostlarını toplayıp Muaviye'nin davetinden haberdar etti. Şam halkının en bilge adamı olan Abdurrahman b. Ğenem Ezdî, bu işin kötü sonuçlar doğuracağına dair uyarıda bulunup şöyle dedi:

Sen küfürden İslâm'a yüz çevirdiğin günden beri ilâhî lütuflara mazhar oldun. Halk Allah'a şükrünü eda etmekten vazgeçmedikçe, O'nun nimet ve ihsanı kesilmez. Bir millet kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Osman'ın Ali tarafından öldürüldüğü haberi bize ulaştı. Eğer gerçekten Ali onu öldürdüyse, muhacir ve ensar ona biat ettiler; ve onlar halka hâkimdirler. Ve eğer onu Ali öldürmediyse neden Muaviye'yi tasdik edesin? Kendini ve adamlarını felakete sürükleme. Cerir'in bir makama ulaşacağından endişe ediyorsan, sen de kavmin ve Şam halkıyla birlikte Ali'ye katılıp biat edebilirsin.

Fakat Ezd kabilesinden o adamın hayırhahlığı etkili olmadı ve Şurahbil, Muaviye'nin davetine müspet cevap verip Şam'ın yolunu tuttu.[29]

Muaviye'nin, Kabile Şeyhleri Ve Basiretsiz Zahitlerden Yardım İstemesi

Kabilesel toplumlarda, kabile şeyhi karar almada tam yetkilidir ve bir tarafa temayülü, kabile fertlerinin tümünün temayülüne sebep olur. Yani aslında onun tek görüşü bütün görüşlerin yerini alır; özellikle zahit bir görünüme sahipse.

Muaviye'nin, yerli Şam halkını ve orada yaşayan Yemenli muhacirleri seferber etmede, bu tip insanların temayüllerini cezp etmeye ihtiyacı vardı ve Muaviye'nin ikinci aklı Amr b. As da onu bu işe zorladı. Bu arada Şam'ın Hims bölgesinde mukim Yemenli Şurahbil[30] her iki şarta da sahipti. Hem zahit görünümlü hem de muhacir Yemenlilerin büyüğü sayılıyordu ve onu yanlarına almak, kamuoyunun Hz. Ali'ye bakış açısında değişiklik yaratacaktı.

Bu nedenle Muaviye bir mektupla onu Şam'a davet etti[31] ve Şurahbil'in inandığı adamları, sürekli onunla temas hâlinde olup Ali'yi Osman'ın katili tanıtmak ve Ali'nin katil olmasından başka bir düşünce beyninde yer etmemesi için beyin yıkamakla görevlendirdi. Şurahbil, Hims'den Şam'a geldiğinde herkes tarafından saygıyla karşılandı. Muaviye onunla toplantı yaptı ve şöyle dedi: "Cerir b. Abdullah Becelî Irak'tan gelmiş bizi Ali'ye biat etmeye çağırıyor. Ali en liyakatli insan olduğu hâlde Osman'ın katilidir. Ben her tür karar almaktan sakındım. Zira ben de Şam halkından bir ferdim ve onların görüşü benim görüşüm; onların mekruh saydığını ben de sayarım."

Şam zahidi Şurahbil görüş belirtmekten kaçınıp, "Araştırdıktan sonra görüşümü bildirmeliyim." diyerek toplantıdan ayrıldı ve tahkikata başladı.[32] Daha önce Muaviye tarafından Şurahbil'in beynini yıkamakla görevlendirilen kimseler, çeşitli vesilelerle onunla temasa geçip Ali'nin katil olduğunu doğrulayarak, o Hazret hakkında şek ve tereddüt icat ediyorlardı.

Baştan aşağı yalan ve zehirli propagandalar, bu basiretsiz zahidin fikirlerini değiştirdi ve onu ateşten kızgın bir kâse, anneden şefkatli bir dadıya çevirdi. Nitekim Muaviye ile ikinci görüşmesinde şöyle dedi: "Ben halktan, Ali'nin katil olduğundan başka bir şey duymadım. Bu yüzden ona biat etmeye hakkın yok. Eğer böyle bir şey yaparsan seni Şam'dan sürer ya da öldüdürüz."[33]

Muaviye bu cümleyi duymakla, satılmışlarının bu basiretsiz zahidi iyi kandırdıklarına emin olup şöyle dedi: "Ben Şam halkından bir ferdim ve sana asla muhalefet etmem." Şam zahidi, Muaviye'nin meclisinden ayrılarak Husayn b. Numeyr'e gitti ve ondan, İmam'ın temsilcisi Cerir'e, müzakere etmek istediğini bildirmek üzere bir adam göndermesini istedi.

Şam Zahidin'in İmam'ın Elçisiyle Müzakeresi

Cerir, Husayn ile birlikte Şurahbil'in yanına geldi ve her üçü müzakereye başladılar. Şurahbil, Cerir'e şöyle dedi: "Sen müphem bir haber getirmişsin. Bizi bir aslanın ağzına atıp Irakla Şam'ı birleştirmek istiyormuşsun. Ali'yi övüyorsun; hâlbuki o, Osman'ın katili ve sen kıyamet günü mesulsün." Şurahbil'ın sözü bitince Cerir şöyle cevap verdi:

Ben size müphem bir haberle gelmedim. Ali'nin hilâfeti nasıl müphem olabilir? Muhacir ve ensar ona biat etmedi mi? Biatini bozduğu için Talha ve Zübeyir öldürülmedi mi? Asıl sen kendini aslanın ağzına attın; ben değil. Irakla Şam'ın hakkı korumak adına birleşmesi, batıl bir iş yüzünden ayrılmasından daha iyidir. Hz. Ali'nin Osman'ın katili olduğunu söylemene gelince, Allah'a andolsun ki bu söz, uzak bir noktadan atılan iftiradan başka bir şey değil. Sen dünyaya meyletmişsin ve geçmişte Sa'd b. Vakkas zamanında kalbinde bir şeyler saklıyordun.[34]

Toplantı sona erdi ve Cerir daha sonra Şam'a, Yemenli akranı Şurahbil'e bir kasidenin zımnında şöyle bir mesaj gönderdi:

Ey Simt oğlu Şurahbil, nefsine uyma. Bu dünyada dinin bir halefi yoktur. Harb'in oğluna, maksadına ulaşması için bugün artık bir saygınlığın kalmadığını söyleyerek ümidini bitir.[35]

Cerir'in nasihat içerikli mesajını alan Şurahbil şöyle bir silkindi ve düşünceye dalıp şöyle dedi: "Bu söz benim için dünya ve ahiret nasihatidir. Allah'a andolsun karar vermede acele etmeyeceğim".

Cerir'in Şam'ın etkin zahidi Şurahbil'e mesaj gönderip müzakerede bulunduğunu öğrenen Muaviye, Cerir'i azarladı ve sözlerini etkisiz kılmak için bir grup insanı, düzenli olarak Şurahbil'le temasa geçip, Osman'ı Ali'nin öldürdüğü fikrini nazarında kesinleştirmek, bu konuda yalan şahitlik etmek ve uydurma mektuplar göstermekle görevlendirdi.

Bu satılmış grup uyanmak üzere olan Şurahbil'i sonunda bir kez daha kandırdı ve oyuna gelen Şurahbil azmini güçlendirdi.[36]

Şurahbil'in kararını ve kandığını öğrenen Yemenli diğer kabile liderleri, onunla konuşup aydınlatması için yeğenini (kız kardeşinin oğlunu) huzuruna göndermekten başka çare görmediler. Şurahbil'in yeğeni, Şam halkından İmam'a (a.s) biat eden sayılı kimselerden biri ve Şam'ın zahitlerindendi.

O, bir kasidenin zımnında Muaviye'nin hilelerinden bahsetti ve gördüğü şahit ve mektupların bir oyun olduğunu, hiçbirinin gerçek olmadığını hatırlattı.

Şurahbil şiirin içeriğini öğrenince, 'Bu şeytanın elçisidir. Allah'a andolsun ki onu elime geçirsem Şam'dan süreceğim.' dedi.[37]

Adamları vasıtasıyla Şurahbil'in düşünce seyrini takip eden Muaviye, onu kararında ciddî bulunca aşağıdaki mesajı yolladı:

Hakka cevap verdiğin için mükâfatın Allah katında olsun. Biliyorsun ki toplumun salih fertleri senin görüşünü kabullenmişler; fakat bu grubun bilgi ve rızası Ali ile mücadele için yeterli değil. Bunun için genel kabulün sağlanması gerekir. Şam şehirlerine yolculuk edip Osman'ı Ali'nin öldürdüğünü ve Müslümanlara onun katilinden intikam almanın vacip olduğunu ilân etmenden başka çare yok.

Şurahbil Şam şehirlerine seferini başlattı. İlk önce Hims bölgesine gitti ve orada bir hitabe irat etti: "Ey millet, Osman'ı Ali öldürdü ve kendisine öfkelenen grubu da öldürdü. Sonunda Ali tüm İslâm memleketlerine musallat oldu ve sadece Şam kaldı. Kılıç omzunda ölüm girdaplarına dalmış sizlere ulaşmak amacında. Ancak Allah tarafından başka bir hadise olursa o başka. Onunla mücadele etmek için Muaviye'den güçlüsü yok. Kalkın ve hareket edin."

Aldatılmış Şurahbil'in sözleri, kendisine özel ilgi duyan Hims halkını etkiledi ve onu hatalı bulan zahitler dışında herkes isteğine müspet cevap verdi. Sonra diğer Şam şehirlerine giderek halkı Ali'yle cihat etmeye katılmaya davet etti ve olumlu cevaplar aldı da.

Şurahbil yaptığı seferleri bitirip Şam'a döndü. Zafer sarhoşluğuyla Muaviye'nin yanına gitti ve önceki sözünü ısrarla vurgulayıp şöyle dedi: "Eğer Ali ve Osman'ın katilleri ile savaşırsan, biz ya kendi intikamımızı alacağız ya da hedef uğruna feda olacağız ve sen böyle olursa makamında kalabilirsin. Aksi takdirde seni azleder başkasını yerine geçiririz ve onun arkasında savaşıp Osman'ın intikamını Ali'den alır ya da ölürüz."[38]

Muaviye, kandırılmış zahidin ateşli sözleri karşısında sevincinden neredeyse uçacaktı.

Cerir'in İtmam-ı Hücceti

Cerir hiç beklemediği bu gelişme karşısında çok mustarip oldu. Eki dostu ve kabilesinin zahidi Şurahbil ile bir kez daha temasa geçerek, kararının vahim neticelerini anlatıp şöyle dedi:

Allah İslâm ümmetini kan dökmekten alıkoymuş, ikiliği bertaraf etmiştir. İslâm memleketlerinin huzur ve düzene kavuşması yakındır. Olmaya ki halk arasında fesat çıkarasın. Sözünü sakla; iş öyle bir yere varır ki artık onu geri döndüremezsin.

Şurahbil şöyle dedi: "Hayır, görüşümü asla saklamam." Sonra kalkıp umumi bir toplantıda konuştu. Halk da ibadet geçmişini dikkate alarak onun görüşünü tasdik etti. İşte o anda Cerir'i ümitsizlik kapladı ve artık ne yapacağını bilemedi.[39]

İmam'ın Elçisi Cerir'in Şam'daki Başarısızlığının Sebepleri

Biat almak için Şam'a gönderilen Emir'ül-Müminin Hz. Ali'nin elçisi Cerir'in görevinde yenilgiyle karşılaştığında şüphe yoktur. Bir iş becermek bir yana, Muaviye'nin nihai kararını İmam'a ilettiğinde iş işten geçmiş ve Muaviye halkı savaşa hazırlamıştı. Lakaytlığının nedeni, Şam'a vardığından itibaren Muaviye'nin bugün yarın vaatlerine kanması idi. Muaviye, emevî şeytanetleriyle her tür görüş belirtmekten kaçınmış ve Cerir'i korkuyla ümit arasında bırakmıştı. Cerir ise Muaviye'yi biate ikna edip bölünmeyi ortadan kaldırma ümidiyle beklemeyi uygun gördü ve sürekli Muaviye'nin kesin kararını sordu.

O günlerde Muaviye'nin kesin görüş belirtmesi maslahatına uygun değildi. Aslında Muaviye'nin görüşü, Cerir'in geldiği ilk günden itibaren merkezî hükümete muhalefet ve serkeşlik üzerine idi; fakat o günlerde böyle bir görüş belirtmek, Cerir'in Kûfe'ye geri dönüp İmam'ı (a.s) durumdan haberdar etmesine sebep olurdu. Doğal olarak da Ali (a.s) hakkın muhalifini alaşağı etmede zaman kaybetmez, Cerir'i ağır bir orduyla Muaviye'nin üzerine salar ve fesadın kökünü kuruturdu.

Evet, Muaviye, merkezî hükümetle savaşta Amr b. As'ın işbirliğini elde etmek, Şam çevresine propaganda grupları sevk ederek, bölge halklarının kalbinde kötü bir Ali portresi çizmek ve onların Allah Resulü'nden sonraki hilâfet makamına olan sevgilerini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmak için çeşitli bahanelerle Cerir'i Şam'da bekletti. Muaviye bununla da yetinmeyip, İmam'a muhalefet etmek için, kamuoyunda özel bir nüfuza sahip Şam'ın ünlü zahidi Şurahbil'in de muvafakatini elde etti. Bu kandırılmış zahit, kendisini Ali (a.s) ile savaşa öylesine adamıştı ki, bil-farz eğer Muaviye gerekli önemi göstermese, kendisi basiretsiz Şam halkını İmam'ın aleyhine seferber ederdi.

Muaviye'nin bu şeytanî başarıları, İmam'ın temsilcisi Cerir'in, kendisine verilmiş vazifeyi ifa ederken Muaviye'nin aldatmacalarına kanıp, İmam'ı fesat unsurunu ortadan kaldırmaya karar vermede geciktirmesiyle gerçekleşti. İmam'ın huzuruna vardığında, Muaviye İslâm memleketlerinin büyük bir bölümünü o Hazret'in aleyhine seferber etmiş ve onlara göre başlarında Ali'nin bulunduğu Osman'ın katillerinden intikam alma düşüncesi beyinlerine kazınmıştı.

Muaviye'nin Son Plânı

Muaviye'nin elindeki son koz, kendisini makamından azletmeye kararlı mı, değil mi? diye İmam'ı denemekti. Bunun için Cerir'in evine gidip şöyle dedi: "Yeni bir fikrim var. Dostuna yaz; Şam hükümetini ve Mısır'ın vergisini bana bıraksın ve kendisinden sonra kimsenin biatini üzerime yıkmasın. Bu durumda ona teslim olur ve hükümetini yazılı olarak teyit ederim."[40]

İmam'ın elçisi şöyle cevap verdi: "Sen mektubunu yaz ben de teyit edeyim." Sonunda mektuplar yazıldı ve her iki mektup Kûfe'ye gönderildi.

Muaviye'nin mektubunun metni Arap kabileleri arasında ünlendi. Velid b. Ukbe gibi hemfikirlerinden bir grup, böyle bir mektup yazdığı için Muaviye'yi eleştirdi. Velid, şiir şeklinde Muaviye'ye şöyle yazdı:

Seelte Aliyyen fihi ma len tenaleh / Ve lev niltehu lem yubqi illa leyaliya: Asla ulaşamayacağın şeyi istedin Ali'den / Ve eğer ulaşsan bile birkaç geceden başka elinde kalmayacak.

Velid, şiirinin ilk mısrasında doğru söz söylemişti; zira Ali (a.s) batıl ile asla muamele edip uyuşmazdı. Fakat ikinci mısrası tamamen yanlıştı; zira farzımuhal maslahat gereği eğer Ali (a.s) Muaviye ile barışıp anlaşma yapsaydı, asla anlaşmayı bozmazdı. Nitekim Ali (a.s) anlaşmaya bağlılık ve taahhüdünü Hakemeyn meselesinde ispat etmişti.

Muaviye, Ali'yi (a.s) Velid'den daha iyi tanıyor ve her iki durumda da kendisinin kârlı çıkacağını biliyordu. Çünkü eğer Ali (a.s) hükümeti ona bıraksaydı, payidar ve sorunsuz bir hükümet kendisine nasip olmuş olacaktı. Tersi durumda ise ayağa kalkmış Hicaz ve Irak halkının kanını dökmek için çizmelerini daha sağlam giyecekti. Hepsi bir yana, bu tür oyalama ve Cerir'i Şam'da bekletme, Muaviye'nin yararınaydı; zira askerî gücünü çoğaltıyor ve İmam'la savaşmak için Şam halkını daha bir hazır hâle getiriyordu.

Hz. Ali'nin, Temsilcisine Cevabı

... Muaviye, boynunda biatimin olmamasını istemekle, istediğini seçme hakkına sahip olmayı hedefliyor. Ve seni bekleterek Şam halkını savaşa hazırlıyor. Daha Medine'de olduğum ilk günlerde Muğire b. Şu'be Muaviye'yi makamında bırakmamı teklif etti; ama ben kabul etmedim. Allah bana, sapkın insanlara yardım ettiğim günü göstermesin. Eğer biat etse ne âlâ, aksi takdirde hemen geri dön.[41]

Ali (a.s) bu mektubunda Muaviye'nin hedeflerinden birine işaret etmiştir. O da şu ki, Muaviye bu öneriyle oyalama siyasetine teşebbüs etmiş ve mektubun yazılıp gönderilmesi ve cevabın gelmesi için geçen sürede askerî gücünü arttırmayı ve eğer İmam'ın cevabı olumsuz olsa (ki olacaktı) daha fazla bir güçle karşısında durmayı hedeflemiştir.

Cerir, Muaviye'yle Anlaşmakla İtham Ediliyor

Cerir'in Şam'da gecikmesi, Irak halkını, onu düşmanla anlaşmakla itham etmeye götürdü. Bunu duyan Ali (a.s) Cerir hakkında şöyle dedi: "Yeniden bir mektup yazıp Şam'daki ikametine son vereceğim. Eğer bundan sonra da Şam'da kalırsa, ya kandırılmış veya emrimize muhalefet etmiş demektir." Bu sebeple İmam (a.s) Cerir'e şöyle bir mektup yazdı:

... Bundan sonra mektubum sana varınca Muaviye'yi kesin bir hükme çağır, tam reyini bildirmeye zorla. Ondan sonra da yerleri yurtları sahipsiz kılan savaşla yahut onu hor bir hâle getirecek olan barış arasında muhayyer bırak. Savaşı kabul ederse ona karar ver; barışı kabul ederse biatini al vesselâm.[42]

Cerir bu mektubu alınca Muaviye'ye okudu ve şöyle dedi: "İnsanın kalbi günah sayesinde mühürlenir; tövbe sayesinde açılır. Ben senin kalbinin mühürlü olduğunu düşünüyorum. Hakla batıl arasında durmuşsun ve başkasının elinde olan bir şeye bakıyorsun." Muaviye şöyle cevap verdi: "Başka bir toplantıda kesin kararımı bildireceğim." Muaviye kararını bildirdiğinde, Şam halkı ona biat etmiş, o da Şam halkını denemişti. Nihayet Muaviye, İmam'a bir mektup yazıp Cerir'e vererek Kûfe'ye gönderdi. Bazı tarihçiler bu mektuba yer vermişlerdir:

… Osman'ın kanından sorumlu olmadığın hâlde muhacir ve ensarın biatini almış olsaydın, hilâfetin önceki üç halifenin hilâfeti gibi olurdu. Ancak sen muhacirleri Osman'ı öldürmeye tahrik ettin; ensarı da himaye etmekten alıkoydun. Neticede cahil sana itaat etti ve güçsüz güçlendi. Şam halkı, Osman'ın katillerini onlara teslim edinceye kadar seninle savaşmaya kararlı. Eğer böyle yaparsan hilâfet meselesi Müslümanların şûrasında görüşülür. Canıma andolsun ki senin bana karşı durumun, Talha ve Zübeyir'e karşı durumun gibi değil; zira o ikisi sana biat etmişlerdi; ancak ben biat etmedim. Ayrıca Şam halkı Basra halkı gibi değil. Çünkü Basra halkı sana biat etmiş ve itaatine girmişti; Şam halkı ise senin hilâfetini kabul etmemiş ve sana itaat etmemiştir. Fakat İslâm'daki iftiharlarını, Peygamber'e (s.a.a) yakınlığını ve Kureyş ararsındaki dereceni asla inkâr etmiyorum.[43]

Yalanla dolu bu mektup, hedef yolunda rakibine her tür iftiradan kaçınmayan Muaviye'nin makyavelist hilelerinden biridir. Fakat Ali (a.s) mektuplarında gerçeklerden yardım alıyor ve hakkı savunma dayanağı olarak sadece hakikatleri dile getiriyordu. Ali (a.s) Muaviye'nin iftirasına cevaben mektubunda şöyle yazdı:

… Bundan sonra, öğütlerle yazdığın, sapıklığınla bezediğin, kötü ve batıl reyinle gönderdiğin mektubun geldi. Bir kişinin mektubu ki, ne doğru yolu görüp onu sevk edecek gözü var; ne onu gerçeğe götürecek kılavuzu var. Sapıklık onu çağırmış, o da ona uymuş gitmiş. Dalâlet onu haydamış; o da tâbi olmuş; hezeyan ederek beyhude sesler çıkarır; hatalara düşerek adım atar, yol yitirir. Sandın ki benim Osman'a karşı durumum biatimi sana batıl etmiştir. Canıma andolsun, ben muhacirlerden bir ferttim ki, nereye girdilerse ben de girdim ve Allah onları asla sapıklık etrafında toplamadı. Osman'ın katli hakkında ne bir emir verdim ki emrimde hata edeyim, ne de onu öldürdüm ki bana kısas vacip olsun. Şam halkının Hicaz ehline hâkim olduğunu söylüyorsun. Şam halkından birini göster ki, şûrada üyeliği kabul edilsin ve hilâfete liyakati olsun. Eğer böyle düşünüyorsan muhacir ve ensar seni tekzip ederler.

Osman'ın katillerini sana teslim etmemi istemene gelince, çok abes bir söz söylüyorsun. Osman'dan sana ne? Sen Ümeyye oğullarından bir fertsin ve Osman'ın evlâtları bu iş için senden daha önceliklidirler. Onların babasının intikamını almak için kendinin daha güçlü olduğunu düşünüyorsan, itaatimiz altına gir, sonra onu öldürenleri şikâyet et. Ben herkesi doğru yola sokarım. Şam, Basra, kendin, Talha ve Zübeyir hakkındaki hükmün ise temelsizdir. Herkes için hüküm birdir; zira o bir genel biatti; değiştirilemez ve feshedilemezdi. Beni Osman'ın katliyle ithamda ısrar etmene gelince, bu konuda hakkı söylemiyorsun ve sana bir haber gelmedi. Faziletimi, Peygamber'e (s.a.a) olan yakınlığımı ve Kureyş arasındaki derecemi kabul etmişsin. Canıma andolsun ki eğer elinden gelse onları da inkâr ederdin.[44]

Sonra hükümet sözcüsü Necaşi'den, Muaviye'nin mektubunu epik bir şiirle cevaplamasını ve kendi mektubuyla birlikte göndermesini istedi.

İmam'ın (a.s) Elçisinin Şam'dan Dönüşü

İmam'ın temsilcisi Cerir'in, bir temsilci ve siyasî diplomatta olması gereken temel şartlardan olan hitabet, zekâ ve sabrında ve kan dökmeden İmam'ın görüşünü temin edip Muaviye'yi merkezî hükümete itaate zorlama konusunda çok çaba harcadığında söz yok. Fakat bir yanlış yapıp iki emevî kurt siyasetçinin bugün yarınlarına kandı. Muaviye o fırsatta Şam halkını sınadı ve onları savaşa hazırladı. Kesin kararını bildirdiğinde Şam halkından Osman'ın intikamını almak için biatini almıştı bile.

Cerir'in yanlışının neticesi, hicrî 36 yılı receb ayının ilk günü Kûfe'ye gelen İmam'ın (a.s), Muaviye'nin kesin kararını öğrenmek için aylarca Cerir'i beklemesi ve sonuçta Muaviye'nin bu süre içinde Şamlıları tepeden tırnağa silâhlandırması, herkesi İmam'la (a.s) savaşa hazırlaması ve düşmanın gafil avlanmasının ortadan kalkması oldu.

Cerir'in ihanet ettiğine dair elde asla kesin bir delil yok. Fakat onun taksir ya da kusuru İslâm tarihin akışında kesinlikle müessir oldu ve Kasıtînin (zalimler) menhus hayatlarının devamı, bir yere kadar İmam'ın elçisinin yanlışının eseri oldu.

Şu da var ki Ali (a.s) Kûfe'de ikameti boyunca çeşitli faaliyetlerde bulundu; yönetici ve valiler azledip atadı. Bu nedenle İmam'ın (a.s) Kûfe'de uzun süre ikametinin sebebini sadece Cerir'in gecikmesine yükleyemeyiz. Zira Ali (a.s) Kûfe'de bir süre ikamet ettikten sonra Cerir'i Hemedan valiliğinden Kûfe'ye çağırdı ve böylesine tehlikeli bir görevi ona verdi.

İmam'ın bu süre içindeki sorunlardan biri, düşmanla savaşa hazır olan ve Şam sınırlarına hareket etmek isteyen gençlerin kendisine müracaat etmeleriydi. Fakat Ali (a.s) kan dökülmesinden kaçındığı ve olayın savaşsız çözülmesini istediği için, onların isteklerine muvafakat etmeyip şöyle buyurdu:

Temsilcim Cerir Şam'da olduğu hâlde hazır ol emri vermek, barış kapılarını Şam halkı üzerine kapatır ve eğer bir hayır niyetleri varsa da ortadan kaldırır. Ben Cerir'e mektup yazdım ve ikamet süresini sınırladım. Eğer gecikirse ya kanmıştır ya da İmam'ına muhalefet etmiştir. Ben bu işte biraz teenni etmeyi tercih ediyorum. Fakat bu, kişilerin kendini yavaş-yavaş hazırlamasına ve böylece hareket emrinde bir engelle karşılaşmamasına mani değil.[45]

Cerir'in İmam'ın Huzurunda Muhakemesi

Cerir, onca bekleyişten sonra ümitsiz bir şekilde İmam'ın yanına döndü. Malik-i Eşter onu İmam'ın huzurunda sorguya çekti ve ikisi arasında sert konuşmalar geçti. Şimdi bu konuşmaların bir kısmını naklediyoruz.

Malik: Ya İmam, eğer onun yerine beni gönderseydin işi doğru şekilde yerine getirirdim. Bu adam her tür ümit kapısını yüzümüze kapadı. Ümeyye soyu geçmişte onu Hemedan valiliğine atayarak dinini satın aldı. O, yeryüzünde yürümeye bile lâyık değil. Şimdi Şam'dan dönmüş bizi onların gücüyle korkutuyor. Eğer İmam icazet buyurursa onu ve hemfikirlerini zindana atayım da olay aydınlansın ve zalimler yok olsun.

Cerir: Keşke benim yerime sen gitseydin de dönüşün olmasaydı; zira Amr b. As veya Zi'l-Kela' ve Hevşeb zi Zulm seni öldürürlerdi. Çünkü seni Osman'ın katillerinden sanıyorlar.

Malik: Eğer gitseydim onların cevabı beni güçsüz kılmazdı. Ben Muaviye'yi bir yola davet eder ve ona düşünme mecali vermezdim.

Cerir: Şu an yol açık, gidebilirsin.

Malik: İş işten geçip olay Muaviye'nin yararına tamamlandıktan sonra mı?[46]

Şüphe yok ki Malik-i Eşter'in mantığı daha güçlüydü ve Cerir'in onun mantıklı eleştirisi karşısında tatmin edici bir cevabı yoktu. Böyle yenilgiye uğramış bir diplomata yakışan, hatasını itiraf edip özür dilemekti. Fakat Cerir, Malik'in eleştirileri karşısında mukavemet etti ve yavaş-yavaş İmam'dan ayrılıp Fırat sahilinde yer alan "Ferkisya" bölgesine sığındı.

Eğer Cerir o zamana dek bir cürüme mürtekip olmasaydı kusuru bağışlanabilirdi; fakat ondan sonraki yaptığı usule aykırıydı. Zira İmam'ı (a.s) terk ederek uzak bir bölgede yaşamak, pratikte Ali (a.s) hükümetine itiraz demekti. Hepsi bir yana Cerir'in inzivası sebebiyle, kabilesel taassuplar ortaya çıktı ve Cerir'in kabilesi olan Becile kabilesinden, her ne kadar kollarından bazısından (Ahmes adında) 700 kişi katılmış olsa da, sadece "Kasr" adında az bir grup (sadece 19 kişi) İmam'ın yanında Sıffin'e hareket etti.

Cerir'in davranışı, hak hükümete karşı bir nevi isyan ve başkaldırı idi ve Ali (a.s) bu işlerin kökünü kazımak ve başkalarına ibret dersi olması için, Cerir ve hemfikri Suveyr b. Amir'in evlerini viran etti.[47]

Muaviye'nin İslâmî Şahsiyetlere Mektupları

Muaviye Sıffin'e hareket etmeden önce Amr b. As'a şöyle dedi: "Üç kişiyle mektuplaşıp onları Ali aleyhinde ayaklandırmak istiyorum. Bu üç kişi, Abdullah b. Ömer, Sa'd b. Vakkas ve Muhammed b. Mesleme'den ibarettir."

Müşaviri, Muaviye'nin görüşünü kabul etmeyerek şöyle dedi: "O üçü üç haletin dışında değiller; ya Ali taraftarıdırlar; ki bu durumda senin mektubun onların Ali yolunda daha sağlam durmasına sebep olur; ya da Osman'ın taraftarıdırlar; ki bu durumda hiçbir şey değişmez; yahut da tarafsızdırlar ve bu durumda sen onların nazarında asla Ali'den doğru değilsin ve neticede mektubun onlara tesir etmeyecektir.[48]

Muaviye, müşaviri Amr b. As'ın görüşünü kabul etmeyerek, kendi ve müşavirinin imzasıyla Abdullah b. Ömer'e bir mektup yazdı. Mektubun içeriği şöyle:

Hakikatler bizden saklı olsa da, sana asla saklı değil. Osman'ı Ali öldürdü. Çünkü katillerine aman vermiştir. Biz, Kur'an'ın hükmüne göre öldürmek üzere Osman'ın katillerini istiyoruz. Eğer Ali Osman'ın katillerini bize verirse, ondan el çeker ve hilâfet meselesini tıpkı Ömer gibi şûra şeklinde Müslümanlar arasında ortaya koyarız. Biz asla hilâfeti arzulayan olmadık ve değiliz. Biz senden ayağa kalkmanı ve bize bu yolda yardım etmeni istiyoruz. Eğer birleşirsek Ali korkar ve geri çekilir.[49]

Abdullah b. Ömer'in Cevabı

… Canıma andolsun ki siz her ikiniz basiretinizi kaybetmişsiniz ve doğrulara uzaktan bakmaktasınız. Mektubunuz şüphe ehlinin şüphesini daha da artırdı. Hilâfet sizin neyinize? Muaviye, sen azat edilmişlerdensin ve Amr, sen ise güvenilmez bir insansın. Bu işten el çekin ve benden yardım beklemeyin.[50]

Abdullah b. Ömer'in Muaviye'ye cevabı, Amr b. As'ın ileri görüşlülüğünü ve antropolojik yönünü ispat etti ve Muaviye'nin henüz onun ayarına ulaşmadığını, bazı siyasî konularda üstün olsa da (örneğin muhalifinin sözlerini açık yüreklilikle dinlemek, kendisine kucak açılması durumunda geçmişi görmezden gelmek ve müzakerede sıkıntıya düştüğü zaman hemen konuyu değiştirip başka yere çekmek) henüz tam bir antropolog değildi.

Muaviye'nin Bu mektupları Yazma Hedefi

Muaviye'nin bu mektupları yazmaktaki hedefi, muvafıkların safında yer almayan ama muhalif de görünmeyen tarafsız şahsiyetlerin görüşünü cezp etmekti. Söz konusu şahsiyetler, Mekke ve Medine'nin etkin ve saygın fertleri idi ve onları cezp etmek, şûra ve halife seçiminin ağırlık merkezi sayılan iki büyük şehir Mekke ve Medine'de muhalefet merkezi oluşturmayı gerektiriyordu.

Fakat bu şahsiyetler, Muaviye'nin oyununa gelmeyecek kadar akıllıydılar. Nitekim ötekiler de, yani Sa'd b. Vakkas ve Muhammed b. Mesleme de Abdullah b. Ömer'inkine benzer cevaplar verdiler.[51]

Nasr İbn-i Mezahim "Vak'a-i Sıffin" adlı kitabında Muaviye'nin Abdullah b. Ömer'e yazdığı ve onu Ali'ye (a.s) muhalefetle itham edip bu yolla kalbine muhalefet tohumu ekmeye çalıştığı bir başka mektubunu nakletmiştir. Mektupta şöyle yazmıştır: "Ben hilâfeti kendim için değil senin için istiyorum. Eğer sen de kabul etmezsen, hilâfet meselesi Müslümanların şûrasında ortaya konmalı."

Abdullah b. Ömer saflığıyla ünlü olduğu hâlde Muaviye'nin niyetini anladı ve cevaben şöyle yazdı: "Benim Ali'yi tenkit ettiğimi yazmışsın. Canıma andolsun ki, ben nere, Ali'nin imanı, hicreti, Peygamber (s.a.a) nezdinde makamı ve müşrikler karşısındaki salâbeti nere? Eğer onunla muvafık olmadıysam, bu hadisede Peygamber'den bir söz ulaşmadığı içindir. Bu nedenle iki taraftan birine temayülden kaçındım."[52]

Muaviye'nin Sa'd b. Vakkas'a Mektubu

Muaviye, İran'ı fetheden Sa'd b. Ebî Vakkas'a şöyle bir mektup yazdı:

Osman'a yardım edecek en liyakatli halk Kureyş şûrası idi. Onlar Osman'ı diğerlerinden öne geçirip seçti. Talha ve Zübeyir onun yardımına koştular. Ve onlar şûrada meslektaşların ve İslâm'da senin gibi olanlardı. Ayşe de onun yardımına koştu. Onların beğendiklerini mekruh saymak ve kabul ettiklerini reddetmek sana lâyık değil. Hilâfeti şûraya götürmeliyiz.[53]

Sa'd b. Ebî Vakkas'ın Cevabı

Ömer b. Hattab, hilâfetin caiz olduğu kimseleri şûraya dahil etti. Onun hilâfetini onaylamak dışında, bizden hiç kimse hilâfete lâyık değildi. Eğer biz bir fazilete sahip idiysek, Ali de o fazilete sahipti. Üstelik Ali bizde olmayan birçok fazilete sahiptir. Talha ve Zübeyir evlerinde otursalardı da daha iyi olurdu. Allah, yaptığı işten dolayı Ümm'ül-Müminin Ayşe'yi affetsin.[54]

Muaviye mektubunda Osman'a şûradaki diğer üyelerden daha üstün bir fazilet ispat etmeye çalıştı; fakat Sa'd bunu kabul etmeyerek onun şûra üyelerinin oylarıyla öne düşüp seçilmesini tevcih ediyor ve aynı zamanda Talha ve Zübeyir'i eleştiriyor.

Muhammed b. Mesleme'ye Mektubu

Muaviye bu mektupta Muhammed'e "Ensar'ın süvarisi" diye hitap etmiş ve mektubun sonunda şöyle yazmıştı:

Mensubu olduğun ensar, Allah'a itaatsizlik edip Osman'ı zelil etti; Kıyamet günü Allah senden ve onlardan hesap soracak.

Muhammed b. Mesleme cevaben, bir mukaddimeden sonra Muaviye'nin bu mektupları yazmasının sebebini izah edip şöyle diyor:

Sen dünyadan başka bir şey dilemiyor ve nefsinden başak bir şeye uymuyorsun. Osman'ı, ölümünden sonra müdafaa ediyorsun; fakat hayatta iken yardım etmedin.[55]

Muaviye'nin Mektuplarının İçerik ve Sebepleri

Muaviye'nin mektuplarının içeriği tamamen kışkırtıcı idi ve yazarı, muhataplarının güçlü yanlarına atıfta bulunarak onları Ali'ye muhalefet etmeye çaba göstermişti. Örneğin Ömer'in oğlunu hilâfeti ele geçirmeye çağırıyordu; çünkü o şûra gözlemcisiydi. Sa'd b. Ebî Vakkas'ı, 6 kişilik şûra üyesi ve Talha ile Zübeyir'in akranı olduğu için şûraya üyeliğini yüzüne vuruyor ve Talha ile Zübeyir'in yolundan gitmeye davet ediyordu. Muhammed b. Mesleme'yi ise ensarın süvarisi ve muhacirleri seferber eden kişi olarak çağırıyor ve Osman'a yardım etmedikleri geçmişlerinin telâfisi için ayağa kalkıp yardım etmelerini istiyordu.

Bütün bu mektuplar, Muaviye'nin düzeni bozmak ve İslâm toplumunu Hz. Ali aleyhine tahrik etmekten başka bir hedefi olmadığını gösteriyor. Faraza, onun Osman'ın kan sahibi olduğunu kabul etsek bile, bir Müslüman'ın intikamını almak, Müslümanları birbirine düşürmekle tevcih edilemez. Muaviye, halifenin şûra yoluyla seçilmesinde ısrar ediyordu. Ömer'in şûrasının üye sayısı 6 idi. Şûranın seçimi yükümlülük doğuruyorsa, muhacir ve ensarın ittifakı hayli-hayli doğurur. Hepimiz biliyoruz ki Ali (a.s) muhacir ve ensar tarafından hilâfete seçildi. O Hazret evinde oturmuşken halk ona hücum edercesine yönelmiş, adeta zorla mescide götürüp biat etmişlerdi ve sayılı birkaç kişi dışında hiç kimse ona biat etmekten kaçınmamıştı.

Hepsi bir yana eğer muhacirler ve ensar Osman'a yardım etmediyse, Muaviye'nin kendisi de yardım etmedi. Osman'ın evinin muhasarası uzun sürmüş, Muaviye'nin haberi olmuştu ve yetkisindeki kuvvetlerle yardım edebilirdi. Fakat bununla birlikte Osman'ın kanının dökülmesine seyirci kaldı.

Üstelik Osman, Muaviye ve Şam halkına mektup yazmış, onlardan yardım talep etmiş ve hatta mektubunun sonunda şöyle demişti: "Feya ğevsahu ya ğevsahu ve la emire aleykum dûnî, felacel el-acel ya Muaviyetu ve erdik summe erdik ve ma erake tudrik: Yardım edin; yardım edin; benden başka emir yoktur size; acele et, acele et ey Muaviye; yetiş, yetiş; seni çağıranın imdadına yetiş."[56] Ancak Muaviye bu istimdat mektuplarına aldırış etmeyerek halifesine en ufak destekte bulunmadı; fakat ölümünden sonra intikam fikrine düştü!

Tarihçiler Osman'ın, birincisi ikincisinden uzun bir müddet sonra gerçekleşen iki muhasaraya maruz kaldığını yazmışlardır. Muhasaraların müddetini 49 gün, 2 ay 10 gün, 40 gün ve 1 aydan fazla nakledenler var. Buna göre Osman'ın muhasara edildiği haberini Muaviye'nin duymaması ve olaydan tamamen habersiz olması, çok uzak bir ihtimaldir.

Şam'da Bir Hatip

Her zaman ve mekânda günlük yaşayan, güç sahiplerinin hoşlandığı şekilde konuşup dalkavukluk eden, hakkı batıl, batılı hak gösteren insanlar olduğu gibi, tarihte hakikati pazarlık konusu etmeyen ve dilleri hakikatten başka bir şeye dönmeyen yiğitlerle de karşılaşıyoruz.

Medine ile Şam arasında iki dağın ortasında bulunan bir bölgede yaşayan ve başlarında Adiyy b. Hatem'in bulunduğu "Tayy" kabilesinin fertleri, Ali aşığıydılar. Adiyy, İmam'ın (a.s) huzuruna varıp şöyle dedi: "Kabilemizden Hufaf adlı biri, Hâbis adındaki amcasının oğlunu ziyaret için Şam'a gidecek. Hufaf, hatip ve şairdir. Eğer müsaade buyursanız, ona Şam'a vardığında Muaviye ile görüşmesini ve sizin Medine ve Irak'taki konumunuzu anlatarak Muaviye ve Şam halkının moralini bozmasını söyleyelim." Ali (a.s) Adiyy'in önerisini kabul etti. Hufaf Şam'a gitti ve amcasının oğluna, Osman'ın öldürüldüğü sırada Medine'de bulunduğunu, sonra da Hz. Ali'nin beraberinde Kûfe'ye geldiğini ve her şeyden haberdar olduğunu söyledi. İki amcaoğlunun müzakeresi, ertesi gün Muaviye'ye gidip olanları anlatmaya karar vermeleriyle son buldu. Ertesi gün her ikisi Muaviye' ile görüşmeye gittiler. Hâbis, amcası oğlunu tanıtmaya başladı ve onun "Yevm'ud-Dar" ve Osman'ın öldürülmesi olayına şahit olduğunu, Ali (a.s) ile birlikte Kûfe'ye geldiğini ve sözünde güvenilir biri olduğunu söyledi. Muaviye, Hufaf'dan Osman'ın katli olayını anlatmasını istedi.

Hufaf kısa cümlelerle olayı şöyle beyan etti:

Mekşuh onu muhasara etti ve Hekim adında biri saldırı emrini verdi. Muhammed b. Ebîbekir ve Ammar katle nezaretçiydiler. Adiyy b. Hatem, Malik-i Eşter Nehaî ve Amr b. Hamık da bu işte tıpkı Talha ve Zübeyir gibi faal idiler. Bu grubun en temiz olanı, Osman'ın katlinde bir rolü olmayan Ali'dir.

Muaviye: Peki, sonra ne oldu?

Hufaf: Halk, Osman'ın katlinden sonra, henüz cenazesi yerdeyken pervaneler gibi Ali'ye (a.s) koştu; öyle ki, ayakkabılar kayboldu; cübbeler omuzlardan düştü; yaşlılar el ayakaltında kaldı ve hepsi Ali'ye biat etti. Talha ve Zübeyir ahitlerini bozup biatten dönünce, Ali (a.s) muhacir ve ensar ile harekete geçti. Bu hareket Sa'd b. Malik, Abdullah b. Ömer ve Muhammed b. Mesleme'ye ağır geldi ve her üçü de inzivayı seçti. Fakat Ali (a.s) muhacir ve ensarın sayesinde o üçüne ihtiyacı kalmadı. Ali (a.s) güzergâhında ilerlerken "Tayy" bölgesine ulaştı ve kabilemizden bir grup kendisine katıldı. Yarı yolda Talha ve Zübeyir'in Basra'ya ilerlediklerini duyunca, yardım istemek üzere Kûfe'ye bir grup yolladı. Kûfeliler de bu davete icabet edip Basra'ya doğru harekete geçtiler. Basra düştü ve şehir ele geçti. Sonra Kûfe'ye döndü. Bir veleveledir koptu Kûfe'de. Çocuk, genç, yaşlı ona koştu sevinçle. O şu an Kûfe'de ve Şam'ı ele geçirmekten başka bir düşüncesi yok.

Hufaf'ın sözleri sona erince Muaviye'nin bütün vücudunu korku sardı.

Bu sırada Hâbis, Muaviye'ye dönerek şöyle dedi: "Amcaoğlum Hufaf usta bir şairdir. Benim için bu olaylar hakkında bir şiir okudu ve Osman hakkındaki fikrimi değiştirip Ali'yi yüceltti." Muaviye Hufaf'tan sözü edilen şiiri kendisi için de okumasını istedi. Hufaf şiirini okudu.

Hufaf'ın şiirini duyduktan sonra morali bir hayli bozulan Muaviye, Hâbis'e şöyle dedi: "Sanıyorum bu adam Ali'nin casusu. Bir an önce onu Şam'dan çıkar." Ancak Muaviye onu tekrar çağırdı ve halkın neler yaptığını anlatmasını istedi. Hufaf daha önce söylediklerini tekrarladı. Muaviye onun aklına ve hitabetine hayran kaldı.[57]

Sahabe Çocuklarından İstimdat

Ebu Süfyan oğlu Muaviye, iman ve şirkle cihat geçmişi açısından büyük bir makama sahip olan Hz. Ali ile mücadele sahasında, sahabeden bazısını ve onların çocuklarını etrafına toplamaya uğraşarak haysiyet kazanmaya çaba harcıyordu. Ubeydullah b. Ömer'in Ali'nin adaletinden kaçarak -ki Ali (a.s), Hürmüzan'ı öldürdüğü için onu kısas etmek istiyordu.- Şam'a geldiğini öğrenince[58] sevinçten uçuyordu. Müşaviri ve ikinci aklı olan Amr b. As'la irtibata geçip Ubeydullah'ın gelişini tebrik ederek, bunu Şam mülkünün kendisine kalış sebebi sandı.[59] Daha sonra her ikisi Ubeydullah b. Ömer'den, bir toplantıda minbere çıkıp Ali'yi kötülemesini istemeye karar verdiler. Muaviye, huzuruna gelen Ubeydullah'a şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu, babanın (Ömer b. Hattab) adını taşıyorsun. Rahat konuş. Çünkü halkın sana itimadı var. Çık minbere; Ali'ye küfret ve onun Osman'ı öldürdüğüne şahitlik et."

Yöneticilik, halifelerin çocuklarını kötü işlere zorlayan ve bu yolla Hz. Ali'nin azametini azaltmak isteyen böylesi fitnecilerin eline geçmişti. Fakat o Hazret'in şahsiyeti, düşmanın bile inkâr edemeyeceği kadar yüceydi. İmam'ın (a.s) adaletinden kaçan Ubeydullah, Muaviye'ye şöyle dedi: "Ben Ali'ye kötü söz söyleyemem. O, Fatıma Bint-i Esed'in oğlu. Onun soyu hakkında ne söyleyebilirim? Ben sadece Osman'ı öldürdüğünü söyleyebilirim."

Amr b. As yerinden fırlayıp şöyle dedi:

"O zaman yaralar açılır. (ukdeler dışarı vurur.)" Ömer'in oğlu meclisi terk edince Muaviye, Amr'a dönerek şöyle dedi: "Eğer Hürmüzan'ı öldürmeseydi ve Ali'nin kısasından korkmasaydı bize sığınmazdı. Görmedin mi Ali'yi nasıl övdü?"

Evet, Ubeydullah konuşmaya başladı ve konu Hz. Ali'ye gelince konuşmasını kesip hakkında bir şey söylemeden minberden indi.

Muaviye ona şu mesajı gönderdi: "Kardeşimin oğlu, Ali hakkındaki sükûtunun iki sebebi vardı: Acizlik veya hıyanet."

O ise Muaviye'ye cevaben şunları dedi: "Osman'ın katlinde asla rolü olmayan bir adamın hakkında şahitlik etmek istemedim. Ve eğer deseydim halk kabul edecekti. Muaviye bu cevaba çok sinirlenip onun için bir makam ve mevkie kail olmadı.

Ubeydullah bir şiirinde, bir nevi sözünün telafisi için şunları söyledi: "Her ne kadar Osman'ın katlinde Ali'nin rolü olmasa da, katilleri Ali'nin etrafına toplandı ve Ali onların yaptığını ne övdü ne de kınadı. Ve Osman hakkında şahitlik ederim ki, yaptıklarından tövbe etmiş hâlde öldürüldü." [60]

Böyle bir yumuşama Muaviye için yeterli idi; nitekim bu yumuşama sebebiyle onun kalbini kazandı ve yakın adamları arasına soktu.

Osman'ın Katillerinin Teslim Edilmesi Sorunu

Muaviye'nin Hz. Ali'ye karşı muhalefet bayrağı açmak ve savaşmak için ordu hazırlamaktaki en büyük bahanesi, İmam'ın (a.s), Osman'ın katillerini himaye etmesi meselesiydi.

Daha önce Osman'ın öldürülme sebepleri hakkında genişçe konuşuldu. Burada söz konusu olan, saldıranların toplumdaki durum ve konumlarının, İmam'ın bile onları teslim etmeye gücünün yetmeyecek şekilde olmasıdır. Doğrudur ki bir grup halifenin evini muhasara etmişken diğer bir grup onu öldürmüştü; fakat bu grubun konumu, halifenin Emevî valilerinin halka reva gördükleri zulümler sebebiyle öylesine yükselmişti ki, onları teslim etmek her makam için sorun yaratırdı. Bu konuyla ilgili aşağıdaki olayı naklediyoruz.

Ali (a.s) ile savaşmak kolay bir iş değildi. Bu yüzden Şam sakini Yemenli zahit Ebu Müslim Hevlânî, Muaviye'nin Ali ile savaşmaya hazırlandığını duyunca, bir grup Kur'an karisiyle birlikte Muaviye'nin yanına gidip şöyle dedi: "Hiçbir açıdan denk olmadığın Ali ile neden savaşmak istiyorsun? Ne onun Peygamber'e yakınlığına ve ne de İslâm'daki geçmişine sahipsin." Muaviye onlara şöyle cevap verdi: "Ben kesinlikle Ali'nin faziletlerine sahip olduğumu iddia etmiyorum; ama size soruyorum; acaba Osman'ın mazlum olarak öldürüldüğünü biliyor musunuz?" Onlar "evet" diye karşılık verince Muaviye şöyle dedi: "Ali, Kısas etmemiz için Osman'ın katillerini bize teslim etsin. Bu durumda onunla savaşmayız."

Ebu Müslim ve hemfikirleri Muaviye'den Ali'ye bir mektup yazmasını istediler. Muaviye bu konuda bir mektup yazdı ve İmam'a ulaştırması için Ebu Müslim'e verdi. (Daha sonra Muaviye'nin mektubunun metnini ve İmam'ın (a.s) cevabını zikredeceğiz.)

Ebu Müslim Kûfe'ye gitti ve Muaviye'nin mektubunu İmam'a (a.s) teslim edip şöyle dedi:

Sen, senden başkasının lâyık olmadığı bir işi uhdene aldın. Ancak Osman muhterem bir Müslüman olduğu hâlde mazlumca öldürüldü. Onun katillerini bize teslim et. Sen bizim önderimizsin. Eğer biri sana muhalefet etse ellerimiz yardımcın, dillerimiz şahidin olur. Böyle yaparsan mazur olursun.

Ali (a.s) ona cevaben bir şey söylemedi. Sadece "Yarın gel mektubun cevabını al." buyurdu. Ertesi gün Ebu Müslim mektubun cevabını almak için İmam'ın (a.s) huzuruna gittiğinde, tepeden tırnağa silâhlanmış kalabalık bir grubun Kûfe mescidinde toplanıp "Biz Osman'ın katilleriyiz." Diye slogan attıklarını gördü.

Ebu Müslim bu manzarayı gördü ve mektubun cevabını almak için İmam'ın huzuruna varıp şöyle dedi:

Bir kalabalık gördüm. Onların seninle bir irtibatı var mı? Ali (a.s) "Ne gördün?" diye sorunca, Ebu Müslim "Bazılarının kulağına, senin Osman'ın katillerini bize teslim edeceğin haberi ulaşmış; bu yüzden toplanıp silâhlanmış ve 'Osman'ın katilleri biziz.' diye slogan atıyorlar." dedi. Ali (a.s) şöyle buyurdu:

Allah andolsun ki ben bir an bile onları teslim etmeyi düşünmedim. Ben bu konuyu çok dikkatli inceledim ve onları sana veya başkasına vermemin doğru olmayacağın gördüm."[61]

Bu olay, Osman'ın katillerinin o gün önemli bir mevkide olduklarını ve teslim edilmelerinin ayaklanma ve büyük kıyımlara sebep olabileceğini gösteriyor.

Bu toplanma ve bağlılık tabii bir durumdu ve kesinlikle İmam'ın emriyle olmamıştı. Yoksa İmam (a.s) Ebu Müslim'in sorusunun cevabında durumdan haberi olmadığını izhar etmezdi. Bu, Ebu Müslim'in saflığından dolayı bir toplantıda memuriyetini açıklaması ve bunun ağızdan ağza yayılarak, 3. Halifenin Emevî halifelerinin zulmünden canlarına tak eden ve bu sebeple Osman'ı öldüren inkılâpçıların birleşmesinden ibaret bir olaydı. Ve eğer Ali (a.s) demişse ki bu meseleyi inceledim ve onları Şamlılara veya diğerlerine teslim etmenin uygun olmayacağını gördüm; bunun sebebi, onların hakkında her tür kararın, hepsinin tahrikine sebebiyet verecek olmasıydı.

Hepsi bir yana, kısas isteme hakkı kan sahibine merbuttur ve kan sahipleri Osman'ın çocuklarıydı; uzak bir akrabalık bağı olan ve Osman'ın katlini emellerine siper ve bahane eden Muaviye değil.


 

 

Hz. Ali'nin Ordusunun Sıffin Savaşı'na Hazırlanması

Öncü Birlikler Nuhayle Ordugâhı'nda

  Muaviye'nin zaman geçirme siyaseti sona erdi ve mektuplar ve şahsiyetler vasıtasıyla elde etmek istediği neticeyi aldı. Bu süre içinde askerî gücünü artırdı ve İmam'ın (a.s) valilerinden bazısını kandırıp ordu komutanları arasında ayrılık çıkarmak için casuslarını etrafa saldı.

Ali (a.s) hicrî 35 yılı zilhicce ayının 25'inde Peygamber'in nassına ilaveten, zahirî hilâfete geçti[62] ve bütün muhacir ve ensar ona biat etti. Hükümetinin ilk günlerinden başlayarak Sebre Cehmî adında bir haberci vasıtasıyla Muaviye'yi merkezî hükümete itaate çağırdı; fakat ondan, bencillik, kibir, tehdit, şantaj, töhmet, mektuplar ve şahsiyetler gönderme ve neticede kendisini oyalamadan başka bir şey görmedi. Artık İmam'ın (a.s) Ebu Müslim Hevlânî vesilesiyle Muaviye'nin mektubunu cevaplandırdıktan sonra kararlı bir şekilde harekete geçme ve bu habis şecerenin kökünü kazımasının zamanı gelmişti. Hicrî 36 yılı şevval ayının ilk günlerinde kuvvet gönderme kararı aldı. Daha önce muhacir ve ensarı davet etti ve "onlarla meşveret et" ayetinin hükmü gereği kendisiyle Medine'den birlikte göç eden büyüklerine şöyle buyurdu:

Sizler toplumumuzun hayırlı görüş sahipleri, sabır ehli, hakkı söyleyenleri ve güvenilir insanlarısınız. Biz, bizim ve sizin düşmanınıza doğru harekete geçmek istemekteyiz; bu konudaki görüşünüzü beyan buyurunuz.[63]

Muhacirlerden Haşim b. Utbe b. Ebî Vakkas şöyle dedi:

Ey Emir'ül-Müminin, biz Ebu Süfyan ailesini iyi tanırız. Onlar senin ve Şialarının düşmanı, dünya dostlarının dostlarıdır. Dünya ve ellerindeki kudret için seninle savaşıyor ve bu yolda hiçbir şeyden çekinmiyorlar ve bundan başka hedefleri de yok. Saf insanları kandırmak için Osman'ın kanını bahane ediyorlar; fakat yalan söylüyorlar; onlar dünya peşindeler. Bizi onlara doğru harekete geçir; hakkı kabul etseler ne âlâ ve eğer tefrika ve savaş isteseler -ki bana göre isteyecekler- onlarla savaşırız.

Ondan sonra muhacirlerden, Peygamber'in (s.a.a), hakkında "Ammarun ma-el hakki ve'l-hakku ma'a Ammar; yeduru maahu heysu ma dar: Ammar hakla, hak Ammar'la birliktedir ve o var oldukça hak onun etrafında döner."[64] dediği şahsiyet ayağa kalktı ve şöyle dedi:

Ey Emir'ül-Müminin, imkânı varsa bir gün bile bekleme. Bizi, fesat ehli savaş ateşini tutuşturup haktan ayrılmaya karar vermeden önce harekete geçir ve onları saadete erecekleri şeye davet et. Kabul etseler tamam; yoksa da savaşırız. Allah'a andolsun, onlarla savaşmak ve kanlarını dökmek, Allah'a yakınlık vesilesi ve O'nun bize bir lütfüdür.

Muhacirlerin bu iki şahsiyetinin konuşmaları, ortamı bir yere kadar aydınlattı. Şimdi ensardan şahsiyetlerin görüş belirtme zamanı gelmişti. O sırada Kays b. Sa'd b. Ubade ayağa kalktı ve şöyle dedi:

Bizi süratle düşmana doğru sevk et. Allah'a andolsun, bizim için onlarla savaşmak, Roma'yla savaşmaktan daha iyi. Zira onlar dinlerinde hile ediyorlar ve Allah'ın evliyalarını (muhacir ve ensar) ve onların gerçek takipçilerini aşağılıyorlar. Malımızı helâl, bizi kendilerine köle olarak görüyorlar.

Kays'ın sözü bitince, Huzeyme b. Sabit ve Ebu Eyyub Ensarî, Kays'ın görüş belirtmede öncü davranmasını eleştirip şöyle dediler: "Sabredip sözü önce büyüklere vermen daha doğru olurdu." Sonra ensarın büyüklerine dönüp şöyle dediler: "Kalkın ve İmam'ın meşveretine cevap verin."

Ensarın parlak geçmişe sahip şahsiyetlerinden Sehl b. Huneyf kalktı ve şöyle dedi:

Ey Emir'ül-Müminin, biz senin dostun, dostlarının dostu ve düşmanlarının düşmanıyız. Senin görüşün bizim de görüşümüz. Bizler senin sağ kolunuz. Ancak bu daveti bölge ehli Kûfe halkına da yapmalı ve onları, nasip olan faziletten haberdar etmelisin. Eğer davetine olumlu cevap verirlerse, istediğini gerçekleştirebilirsin. Bizim seninle en ufak görüş ayrılığımız yok. Ne zaman davet etsen icabet ederiz ve ne zaman emretsen uyarız.[65]

Sehl'in sözleri tecrübesinin göstergesi. Zira her ne kadar İmam'ın arkasında duran muhacir ve Ensar İslâm ümmetinin seçkinleri sayılsa ve onların bağlılıkları toplumu harekete geçirmede etkili olsa da, İmam'ın ordusu Iraklılardan müteşekkildi ve aralarında bağlılıklarını ilân etmeksizin 100.000 kişilik bir ordunun oluşturulması imkânsız olan kabile şeyhleri vardı. İmam'ın ilk önce muhacir ve ensarla meşveret etmesinin sebebi, onların, hükümetinin temel taşları ve bütün Müslümanların ilgisine mazhar olmaları ve onayları alınmaksızın Iraklıların da desteğini almanın imkânsız olmasıydı.

Hz. Ali'nin Konuşması

Ali (a.s) Sehl'in önerisinden sonra, özel meşveret toplantısını büyük bir toplantıya çevirdi ve halkın ekseriyetinin katıldığı kalabalık bir cemiyetin arasında minbere çıkıp yüksek sesle şöyle buyurdu:

Allah'ın düşmanlarına, Kur'an ve sünnetlerin düşmanlarına, hiziplerin kalıntılarına, muhacir ve ensarın katillerine karşı harekete geçin.

Bu sırada Fezar oğulları kabilesinden Erbed adlı biri kalkıp şöyle dedi:

Bizi Basra'ya gönderip kardeşlerimizle savaştırdığın gibi, şimdi de Şamlılarla mı savaşmaya gönderiyorsun? Hayır, andolsun ki böyle bir işe girişmeyeceğiz.

Bu sırada ayağa kalkan Malik-i Eşter'in ağzından "Kim bu adam?" lafı henüz çıkmadan, gözler Erbed'in üzerine çevrildi. Halkın kendisine saldırmasından korkan Erbed, kaçarak alışveriş pazarına sığındı. Fakat öfkeli halk onu takip edip tekme tokat ve kılıç kabzalarıyla döverek öldürdü. Olayı duyan Ali (a.s) çok rahatsız oldu. Zira onun küstahlığının cevabı, feci şekilde öldürülmesi olmamalıydı. İslâmî adalet katilin araştırılmasını gerektiriyordu. Tahkikat neticesinde Erbed'in "Hemdan" kabilesi ve bir kısım halk tarafından öldürüldüğü ve belli bir katilinin olmadığı belirlendi. Bunun üzerine Ali (a.s) "Faili meçhul bir cinayet. Diyeti beytülmalden verilmeli." buyurdu ve öyle de yaptı.[66]

Malik-i Eşter'in Konuşması

Bu beklenmedik gelişme İmam'ı çok üzdü ve diyetinin ödenmesini emrettiği hâlde çehresini üzüntü kaplamıştı. Bu nedenle Hazret'in samimî dostu Malik-i Eşter ayağa kalkarak Allah'a sitayişte bulunup şöyle dedi:

Bu olay seni sarsmasın ve o bedbaht hainin sözü seni zaferden meyus etmesin. Görmüş olduğun şu kalabalık senin yolunda ve senden başka bir şey istemiyor ve senden sonra yaşamayı temenni etmiyorlar. Eğer bize hareket emri vereceksen hemen ver. Allah'a andolsun ki korkunun ecele faydası yok ve yaşam her isteyene verilmez. Alçak kimseden başkası onlarla yaşamayı arzu etmez ve biz biliyoruz ki kimse eceli gelmeden ölmez. Senin, Allah'ın, Kur'an'ın ve sünnetin düşmanları, muhacir ve ensarın katilleri diye nitelediğin kimselerle nasıl olur da savaşmayız? Onlardan bir grubu daha dün (Basra'da) bir kısım Müslüman'a karşı ayaklanıp Allah'ı öfkelendirdiler ve yer onların kötü işleriyle karardı. Onlar ahiretin nasibini, bu dünyanın naçiz metaına sattılar.

Ali (a.s) Malik'in sözlerinden sonra halka şöyle buyurdu:

Bu yol müşterek bir yoldur ve insanlar hak karşısında eşittir. Kendi görüşüyle topluma hayırhahlık eden kimsenin mükâfatını, niyetine uygun olarak Allah verir. Fezar oğulları kabilesinden o adamın (Erbed) yaptığı geride kaldı.[67]

Sözünü bitirdi; minberden indi ve evine döndü.

Ali (a.s) Ordusunda Muaviye'nin Casusları

Askerî ve düzenli sistemlerde casusluk faaliyetleri, şahsiyetleri ve ordu komutanlarını satın alma, büyük güçlerin muhaliflerine karşı kullandıkları metotlardan biri olmuştur. Muaviye de bu konuda zamanının dâhi ve öncüsü idi.

Bazılarının nazarında siyaset, meşru, gayri meşru mümkün olan her yolla hedefe ulaşmaktır ve onların mantığına göre hedef vesileyi meşru kılar. Muaviye'nin zahirî başarılarını Hz. Ali'den daha fazla gören saf kişiler, o Hazret'i siyasetin kurallarını bilmemekle itham ediyor ve Muaviye'nin Ali'den daha siyasetçi olduğunu söylüyorlardı. Bu nedenle Ali (a.s), İslâmî siyasetin usullerinden habersiz olan bu grubu eleştirerek şöyle buyurdu:

Andolsun ki Muaviye benden daha iyi bir siyasetçi değil. Onun yaptığı hile ve günah işlemektir. Eğer hilekârlık yönü olmasaydı ben halkın en iyi siyasetçisi olurdum. Ancak her hile bir nevi günah ve her günah bir nevi küfürdür. Ve hesap günü her hilekârın onunla tanınacağı özel bir bayrağı vardır.

Şimdi sözümüze şahit olarak, Muaviye'nin Hz. Ali'nin ordusuna casus sokmasına bir örnek verelim.

İmam'ın minbere çıkıp Muaviye ile savaş konusunda yaptığı konuşmanın yarattığı şevk ve heyecan tarif edilemezdi; o kadar ki, Muaviye'nin casuslarından Erbed adlı şahıs, İmam'a küstahça itirazı sebebiyle tekme tokat darbeleri altında linç edildi ve katili belli olmadı.[68]

Bu olay diğer unsurların hesaplarını altüst etti ve İmam'ın kararında tezelzül icat etmek için onları başka bir metot seçmeye mecbur bıraktı. Bu yüzden biri Ebes kabilesinden (muhtemelen Ğatfan boyundan) Abdullah, diğeri Temim kabilesinden Hanzele adlı iki kişi, İmam'ın askerleri arasında görüş ayrılığı çıkarmak için nasihat ve hayırhahlık kisvesine bürünmeye karar verdiler. Bunun için her biri kendi kabilesinden bir grubu kendilerine hemfikir yaparak Hazret'in huzuruna çıktılar. Önce Hanzele söz alıp şöyle dedi:

Biz iyi niyetle sana geldik ve iyi niyetimizi kabul etmeni ümit ediyoruz. Senin ve seninle birlikte olanların hakkında, kalkıp bu adamla (Muaviye) yazışmanızı ve Şamlılarla savaşta acele etmemenizi yeğliyoruz. Andolsun ki hiç kimse bilemez iki grubun karşı karşıya gelmesinde hangi taraf galip gelip hangisi mağlup olacak.

Daha sonra Abdullah, Hanzele'nin sözlerini tekrarladı ve beraberindekiler de o ikisinin sözlerini teyit etti.

Ali (a.s) Allah'a hamdüsenadan sonra onlara cevaben şöyle buyurdu:

Allah, kullarının ve yerlerin varisi, yedi kat gök ve yerin yaratıcısıdır. Hepimiz O'na döneceğiz. İstediğine hükümet verir ve istediğinden de geri alır. İstediğini aziz, istediğini zelil eder. Görünürde galip veya mağlup olsalar da, düşmana arkasını dönmek, sapkınların ve günahkârların işidir. Andolsun ki ben öyle kimselerin sözlerini duymaktayım ki, bir marufu tanıyıp münkiri inkâr etmeye asla hazır değiller.[69]

Ali (a.s) bu konuşmasıyla halkın arasına gizlenen ve onlar adına konuşan bu iki casusu rüsva etti ve Muaviye ile savaşın, hiçbir Müslüman'ın lüzumunu inkâr edemeyeceği iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın bir parçası olduğunu ve kendisini Muaviye ile savaşmaktan alıkoymak isteyenlerin, İslâm'ın bu iki hayatî esasını amelen ayakaltına aldıklarını açıkça beyan etmiş oldu.

Maskeler Düşüyor

Emir'ül-Mümininin (a.s) sözleri, hakikatin aydınlanmasına ve o iki kişinin mahiyetinin o toplantıda ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu yüzden Ma'kil Riyahî adındaki şahıs İmam'a şöyle dedi: "Bunlar hayırhahlık için değil, kandırmak için huzuruna geldiler. Onlardan kaçın; onlar senin yakın düşmanlarındır."[70] Yine Malik adlı biri kalkıp şöyle dedi: "Hanzele Muaviye ile yazışıyor. İzin ver savaş bitene dek onu tutuklu saklayalım." Ebes kabilesinden Ayyaş ve Kaid isimli iki kişi daha şöyle dediler: "Bize gelen haberlere göre Abdullah'ın Muaviye ile gizli ilişkileri var ve mektuplaşıyorlar. Onu tutuklayın ya da savaş geçene kadar izin verin biz tutuklayalım."[71]

Bu dört kişinin ifşaatı, casusların el ayağa düşüp yalvarmalarına ve "Bu mu yardımınıza koşup, sizler ve düşmanlarınız hakkında kendi görüşlerini söyleyen kimselerin mükâfatı?" demelerine sebep oldu. Ali (a.s) onlara şöyle cevap verdi: "Benimle sizin aranızda Allah Hüküm versin. Sizleri Allah'a havale ediyor ve O'ndan yardım diliyorum. Şimdi İsteyen gidebilir." Bunu söyledi ve cemiyet dağıldı. Bir kaç gün geçmeden Hanzele ile Temim kabilesinin büyükleri arasında bir çekişmeden sonra her iki casus, bir grupla birlikte Irak'tan ayrılıp Şam'a giderek Muaviye'ye katıldılar. Ali (a.s), Hanzele'nin mürtekip olduğu hıyanet sebebiyle evinin yıkılmasını ve böylece başkalarına edep ve ibret dersi olmasını emretti.[72]

Beklemek Ya da Şam'a Doğru Hareket

Kendine has görüşleri olan (Daha sonra bu konuya değineceğiz.) Abdullah b. Mes'ud'un ashabı gibi az bir grup dışında İmam'ın (a.s) tüm ordu komutanları ve yolunun tutkunları, Muaviye'nin işini bir an önce bitirmek görüşünde ittifak etmişlerdi.

Fakat bu meyanda, sorunun mektuplaşma ve müzakere yoluyla bertaraf edilmesi için daha fazla beklenmesini isteyen Adiyy b. Hatem ve Zeyd b. Hüseyin Tâi gibi muhlis ve İmam'ın güvendiği kimseler de vardı. Nitekim Adiyy b. Hatem İmam'a (a.s) şöyle dedi:

Ya İmam, eğer maslahat görseniz bir süre bekleyin ve onlara mühlet verin mektupları ulaşsın ve gönderdiğiniz elçiler onlarla müzakere etsin. Kabul etseler hidayet bulurlar. Zira sulh her iki taraf için daha iyidir. Ancak inatlarını sürdürürlerse hareket emri ver.

Fakat İmam'ın (a.s) ordusunun başlarının ekseriyeti, Şam'a doğru seri hareket taraftarıydı. Özellikle Yezid b. Kays Erci, Ziyad b. Nazr, iki büyük sahabe Abdullah b. Budeyl, Amr b. Hâmık ve ünlü tâbiînden Hucr b. Adiyy gibi kimseler bu konuda daha çok ısrar ediyor ve görüşlerini belirtirken, haklı olduklarını gösteren noktaları hatırlatıyorlardı. Mesela Abdullah b. Budeyl'in görüşü şöyleydi:

Onlar iki sebepten dolayı bizimle niza etmekte:

1- Onlar Müslümanlar arasında eşitlik olmasından kaçıyor, mal ve makam paylaşımında ayrıcalık istiyor, sahip oldukları makamda cimrilik edip elde ettikleri dünya nimetlerini kaybetmek istemiyorlar.

2- Muaviye, Bedir'de bir gün içinde kardeşini, dayısını ve dedesini öldürmüş olan Ali'ye nasıl biat eder? Onların, kafalarında mızraklar kırılmadıkça, kılıçlar başlarını yarmadıkça ve demirden çubuklar beyinlerini dağıtmadıkça teslim olacaklarını sanmıyorum.

Abdullah'ın delillerine bakıldığında, hareketi geciktirmenin düşmanının yararına, İmam'ın (a.s) ve dostlarının zararına olduğu anlaşılır. Nitekim o Hazret'in muhiplerinden Yezid Erci, İmam'a (a.s) şöyle dedi:

Mübareze ehli, rehavet ve uykuya yol vermez; kazandığı zaferi asla bırakmaz ve günü güne satmaz.[73]

Öfke Hâlinde Sabır

Bu esnada iki büyük sahabe Amr b. Hâmık ile Hucr b. Adiyy'in Şam halkına lânet ettikleri haberi İmam'a (a.s) ulaştı. Ali (a.s) onları bu işten vazgeçirmek için birini görevlendirdi. Onlar İmam'ın (a.s) mesajını aldıktan sonra huzuruna çıkıp neden kendilerine engel olduğunu, 'Onlar batıl ehli değil mi?' diye sorunca, Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdu:

Evet, ancak sizlerin lânet okuyan ve küfürbaz olmanızı istemem. Lânet ve küfür yerine kötülüklerini söylerseniz daha müessir olur. Beddua yerine onlara şöyle deyin: "Allah'ım, bizim ve onların kanlarını heder etme ve aramızda sulh nasip et. Onları gafletten hidayete ulaştır ki, hakkımıza cahil olanlar onu tanısın. Bu benim ve sizin için daha iyi olacaktı."[74]

Her ikisi İmam'ın (a.s) nasihatini kabul etti. Amr b. Hâmık, İmam'a (a.s) olan sevgisini şöyle beyan etti:

Ben akrabalık bağı sebebiyle yahut mal ve makam hırsı yüzünden sana biat etmedim. Benim sana biatimin sebebi, sevgini üzerime yükleyen sahip olduğun beş seçkin sıfattır:

Sen Peygamber'in (s.a.a) amcasının oğlusun; O'na ilk iman edensin; bu ümmetin kadınlarının en faziletlisinin eşisin; Allah Resulü'nün (s.a.a) neslinin babasısın ve Muhacirler arasında cihatta en büyük paya sahipsin. Allah'a andolsun ki, eğer bana yüce dağları yerinden sökmemi ve dalgalı denizlerin suyunu boşaltmamı teklif etseler, ta ki senin dostlarına yardım, düşmanlarına yardım edebileyim, yine de kendimi, boynumdaki hakkı eda etmiş olarak görmem.

Emir'ül-Müminin (a.s) Amr'ın ihlâsını görünce, hakkında şöyle dua etti:

Allah'ım onun kalbini nurlandır ve onu doğru yola hidayet et; keşke ordumda senin gibi yüz kişi olsa.

Hucr şöyle dedi: Eğer öyle olsaydı, ordun ıslah olurdu ve ikiyüzlüler azalırdı.[75]

İmam'ın (a.s) Son Kararı

Ali (a.s) muvafık ve muhalif görüşleri dinledikten sonra, "… iş ve yönetim konusunda da onlarla meşveret et. Bir kez azmettin mi de artık Allan'a tevekkül et." (Âl-i İmran Suresi/159.) ayeti gereği şahsen karar alma neticesine vardı. Bunun için her şeyden önce askerlerin teçhiz ve Şam'a hareket masraflarının temini için valilerin zimmetinde bulunan para ve mal fazlasının toplanmasını emretti.

İslâmî Cihatta Üç Mühim Esas

Savaş ve Kur'an'ın tabiriyle "cihat" ve "kıtal", önemlileri üç maddede özetlenen bir takım mukaddimelerin oluşmasıyla gerçekleşir:

1- Tecrübeli ve cesur askerlere dayanan insan gücü.

2- Liyakatli komutanlar.

3- Yeterli bütçe.

Halka yapılan peyderpey davetler ve Irak sakini kabilelerden bir çok grubun Lebbeyk demesi, cihadın üç esasından ilkini hazırladı ve bu konuda İmam'ın endişesi kalmadı. Fakat bu amadeliklerin korunması için, o Hazret'in evlâtları İmam Hasan ve Hüseyin (a.s) ve Ammar Yasir gibi şahsiyetler, muhtelif zamanlarda konuşmalar yaptılar. İkinci esasın temini için Ali (a.s) seçkin şahsiyetlere mektuplar göndererek onları savaşa katılmaya davet etti. Bu gibi insanların varlığı, İmam'ın (a.s) ordusuna özel bir maneviyat ve cazibe katmanın ve cihadın manevi değer ve itibarını yükseltmenin yanı sıra, ordunun askerî gücünü de artırıyordu. Bu bağlamda sadece İmam'ın İsfahan valisi Mihnef b. Selim'e yazdığı mektubun tercümesine yer veriyoruz. Mektupta şöyle diyor:

Selâmun aleykum. Ondan başka ilah olmayan Allah'a hamdolsun. Haktan ayrılmış ve gaflet uykusuna dalmış kimseyle cihat, ariflere farizadır.

Allah, kendisini razı edenden razı olur ve kendisine muhalefet edene gazap eder. Biz, bu grubun üzerine gitmeye karar verdik. Bir grup ki, Allah'ın kullarına, Allah'ın emrettiği gibi muamele etmiyorlar; beytülmali kendilerine tahsis etmişler; hakkı öldürüp fesadı aşikar etmişler ve Allah'ın itaatinden çıkanları kendilerine sırdaş edinmişler. Allah dostlarından biri onların bidatlerini büyük sayarsa, ona düşman olup evinden yurdundan edip beytülmalden mahrum bırakıyorlar. Bir zalim onların zulmünü desteklediğinde ise, onu dost edinip yardım ediyorlar. Onlar zulümde ısrarcı; dine muhalefette kararlılar. Ve çok eskiden beri bu vaziyetteler; ta ki halkı haktan koparıp günah ve zulmün tervicine yardım etmiş olsunlar.

Mektubum sana ulaştığı vakit, işlerini en güvendiğin birine bırak ve hemen buraya gel. Ola ki bu hilekâr düşmanla karşılaşıp, marufa emredip, münkerden nehyedesin. Cihadın mükâfatında sana ihtiyacımız var.[76]

Hz. Ali'nin, kâtibi Abdullah b. Ebî Rafi'in imlasıyla kaleme alınmış mektubunu alan İsfahan valisi, hemen yakınlarından iki kişiyi seçip İsfahan'a Haris b. Ebi'l-Haris'i, o gün siyasî açıdan İsfahan'a bağlı olan Hemedan'a ise Said b. Veheb'i vekil tayin ederek İmam'a (a.s) katılmak için hareket etti ve İmam'ın buyurduğu gibi (Cihadın mükâfatında sana ihtiyacımız var.) savaş esnasında şahadete ulaştı.[77]

İsfahan valisi, İmam'ın cihada davet ettiği tek komutan değildi. Bu bağlamda hicrî 37 yılı zilkade ayında bir mektup da İbn-i Abbas'a yazdı ve ondan, etrafındakilerin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra beytülmalin arta kalan miktarını Kûfe'ye göndermesini istedi. Çünkü savaş şartlarında sadece Kûfe'ye ait beytülmal İmam için yeterli değildi; dolayısıyla diğer bölgelerden de yardım almıştır.[78]

Askerlere Moral Takviyesi

Ali (a.s) insan gücü açısından sıkıntıda değildi; zira İslâm ülkelerinin büyük bir bölümü kontrolü altındaydı. Bununla birlikte casus ve korkak insanlar, ümitsizlik ve tezelzül oluşturarak, hak yolun askerlerinin şevk ve heyecanını azaltıyorlardı. Bu yüzden, Ali (a.s) ve ondan sonra aziz evlâtları İmam Hasan ve İmam Hüseyin, Nuhayle ordugâhından ayrılana kadar halk arasında konuşmalar yapıp moral takviyesinde bulundular. Tarih, bu konuşmaların metinlerini kaydetmiştir.[79]

Kimi zaman da Sa'd b. Ebî Vakkas'ın kardeşinin oğlu Haşim b. Utbe b. Vakkas gibi seçkin ve şahadet aşığı şahsiyetler halka hitap ediyor ve İmam'ın bir an önce kendilerini, Allah'ın kitabına sırt çeviren, helâlini haram ve haramını helâl edenlerle savaşmaya göndermesini ısrar ediyorlardı. Haşim o kadar hararetli ve yürekten konuşuyordu ki, İmam (a.s) onun hakkında şöyle dua etti: "Allah'ım, ona yolunda şahadeti ve Peygamber'inle refakati nasip et."[80]

Haşim, Sıffin'de İmam'ın bayraktarı idi ve savaşın son günlerinde şahadet şerbetini içti.

Yol Seçmede Özgürlük

Abdullah b. Mes'ud'un[81] yâranından bir grup, İmam'ın huzuruna gelerek şöyle dediler: "Biz sizinle hareket edeceğiz ve sizden uzak bir noktada konaklayıp, sizi ve muhaliflerinizi gözlemleyeceğiz. Hangi taraf haksızlık yapar haddini aşarsa, onun aleyhine savaşacağız."

İmam'ın, onları şüpheye düşürecek bir hayat ve hükümet tarzı yoktu; fakat casuslar onların kalplerine vesvese salmış ve salih insanları Muaviye'yle savaşmak konusunda tereddüde düşürmüşlerdi. Bu yüzden İmam (a.s) onlara şöyle buyurdu: "Aferin size; işte budur dini anlamak ve sünneti bilmek. Kim buna razı olmazsa, hain bir zalimdir."[82]

Abdullah b. Mes'ud'un yâranından başka bir grup daha gelerek şöyle dediler: "Biz senin faziletini itiraf etmekle birlikte, bu savaşın meşruluğu konusunda tereddüt ve şek içindeyiz. Eğer savaşmamız gerekiyorsa, bizi uzak bir noktaya gönder, orada din düşmanlarıyla savaşalım." Ali (a.s) bu itizardan rahatsız olmadı ve onlardan oluşan 400 kişilik grubu Rebi' b. Hasim'in önderliğinde, vazife ifa etmek ve Horasan çevresinde ilerlemekte olan savaşa yardım ulaştırmak üzere Rey'e gönderdi.[83]

Ali (a.s) ayrıca araları kendisiyle gergin olan Bahile kabilesi mensuplarını da bu savaşa katılmaktan nehyetti ve onlara aylıklarını vererek Deylem'e gitmelerini ve o sınır bölgesinde Müslüman kardeşleri ile birlikte hizmet vermelerini istedi.[84]

Ali Ordusunun Üst Rütbeli Komutanları

İmam'ın yâranının ekseriyetini Kûfe ve Basra halkı ve bu iki büyük şehrin etrafındaki Yemenli kabileler oluşturuyordu.

Ali (a.s), İbn-i Abbas'la birlikte Basra'dan Nuhayle'ye (Kûfe ordugâhı) gelen beş kabile için, beş büyük komutan tayin etti:

1- Bekr b. Vail kabilesine, Halid b. Muammer Sedus.

2- Abdulkays kabilesine, Amr b. Mercum Abdî.

3- Ezd kabilesine, Sabre b. Şeyman Ezdî.

4- Temim, Zabbe ve Rubab kabilesine, Ahnef b. Kays.

5- Âliye ehline, Şerik b. A'ver.

Bütün bu komutanlar İbn-i Abbas’la birlikte Basra'dan Kûfe'ye gelmişlerdi. İbn-i Abbas, Ebu-l-Esved Duelî'yi kendi yerine bırakmış, İmam'la yola çıkmıştı.[85]

Yine Ali (a.s), Nuhayle'yi dolduran Kûfe'nin yedi kabilesine, isimleri tarihte kayıtlı toplam yedi komutan tayin etti.[86]

Öncü Birliklerin Gönderilmesi

Üst düzey komutanların tayini meselesi sona erdi ve Ali (a.s), İslâm'a ilk iman edenlerden olan ve Akabe'de Peygamber'e (s.a.a) biatte bulunanlar arasında yer alan Ukbe b. Amr Ensarî'yi[87] vekili olarak atadı ve Hazırlık emri verdi.

Kûfe ordugâhı İslâm askerleriyle dolup taşarken, Osman hükümeti zamanında, hükümete itiraz suçundan Kûfe'ye sürgün edilen grup bir araya toplanıp şöyle bağırmaya başladılar: "Diyarlarından çıkarılanların intikam zamanıdır şimdi."[88]

Ali (a.s) önce 12.000 kişilik iki alayı, öncü birlikler olarak Şam'a doğru harekete geçirdi ve 8000 kişilik alayın komutasına Ziyad'ı, 4000 kişilik alayın komutasına ise Hani'yi atadı ve her ikisine birbirlerine yakın şekilde Şam'a doğru ilerlemelerini, düşmanla karşılaştıkları noktada karargâh kurmalarını emretti.[89]


 

Hz. Ali'nin Sıffin Meydanına Doğru Hareketi

Kûfe'deki Nuhayle ordugâhı, gönüllü mücahit yığınlarıyla çalkalanıyordu ve hepsi ölüme hazır, hareket emrini bekliyordu. Sonunda Ali (a.s) hicrî 36 yılı şevval ayının 5'i çarşamba günü ordugâha gelerek askerlere şöyle buyurdu:

Hamd Allah'a gece gelip çattıkça, karanlığı bastıkça. Hamd Allah'a bir yıldız göründükçe, battıkça. Hamd Allah'a ki nimeti, ihsanı eksilmez, bir şey karşılığında lütfetmez.

Bundan sonra şunu bildireyim ki öncülerimi gönderdim;[90] emrim kendilerine gelinceye dek Fırat kıyısını bırakmamalarını emrettim. Şu suyu zapt edip oraları korumak, sizden olup Dicle kıyılarında yurt edinmiş azlık bir topluluğu sizinle beraber düşmana saldırtmak, onları size yardımcı etmek istedim.[91]

Ukbe b. Halid'i[92] Kûfe valiliğine atadım. Kendimi ve sizi terk etmedim. (Kendimle sizin aranızda fark koymadım) Olmaya ki hareketten vazgeçen biri çıksın. Malik b. Habib Yerbui'ye, karşı çıkan ve geride kalanları bırakmamasını ve hepsini aranıza ilhak etmesini emrettim.[93]

Bu sırada cesur ve hararetli biri olan Ma'kil b. Kays Riyahi kalkarak şöyle dedi:

Allah'a andolsun ki şüpheciden başkası karşı çıkmaz ve münafıktan başkası da geri kalmaz. Ne iyi olur Malik b. Habib'e, karşı gelenlerin boyunlarını vurmasını emretseniz.

Ali (a.s) şöyle cevap verdi: Ben gerekli emri ona verdim ve o, Allah'ın izniyle emrime karşı gelmeyecek.

O sırada başka bir grup konuşmak istedi; fakat İmam (a.s) izin vermedi ve atını istedi. Ayağını üzengiye koyduğunda "Bismillah", eyerin üzerine oturduğunda "Ki onların sırtlarına kurulasınız, sonra Rabbinizin nimetini hatırlaya da şöyle diyesiniz: 'Adı ve kudreti yücedir bunu bizim emrimize verenin. Yoksa biz bunu kendimize yanaştıramazdık. Ve gerçekten biz hâlden hâle geçerek Rabbimize mutlaka döneceğiz.'"[94] Deyip ardından şöyle buyurdu:

Allah'ım, ben yolculuğun meşakkatinden, dönüşün üzüntüsünden, yakinden sonra avarelikten sana sığınırım. Rabbim, sen seferde musahip, evde velisin. Ve bu iki özellik senden başkasında toplanmaz. Zira veli olan kimse musahip, musahip olan kimse de veli olamaz.

Daha sonra Hür b. Sehm Rebei önde hareket hâlinde recez okurken Ali (a.s) bineğini hareket ettirdi.

Bu sırada İmam'ın (a.s) muhafızlarının başı Malik b. Habib, Hazret'in atının dizginini tutarak üzüntülü bir hâlde şöyle dedi: "Ya İmam, sen Müslümanlarla birlikte cihada gidip Allah yolunda cihadın ecrine nail olurken, beni savaştan kaçanları toplamaya bırakman reva mı?" Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Onların ecrine sen de ortaksın. Sen burada daha çok gereklisin." Bunun üzerine Malik şöyle dedi: "Duydum ve itaat ettim ya Emire'l-Müminin" [95]

Ali (a.s) askerleriyle birlikte Kûfe'den ayrıldı ve Kûfe köprüsünü geçince halka şöyle seslendi: "Uğurlamaya gelenler ve buranın sakinleri namazı tam kılsınlar. Fakat biz seferîyiz ve bizimle olanlar vacip oruç tutamaz; ayrıca seferî namaz kılmaları gerekir." Ardından iki rekât öğle namazı kılıp harekete devam etti. Kûfe'den iki fersah uzaklıkta bulunan Ebu Musa tapınağına vardığında ikindi namazını da iki rekât kıldı ve namazın takibatında şöyle dua etti:

Latiftir nimet ve bağış sahibi olan Allah. Münezzehtir kudret ve kerem sahibi yaratan. O'ndan, beni hükmüne razı, itaatine muvaffak ve emrine müteveccih etmesini diliyorum. O, duaları işitendir.[96]

Sonra harekete devam etti. Akşam namazı için, Fırat'ın büyük kollarından birinin geçtiği "Sers" adlı noktada mola verdi. Akşam namazını eda edip sonra şöyle dua okudu:

Övgü, geceyi gündüze, gündüzü de geceye bağlayan Allah'adır. Gecenin karanlığı dağıldığında ve bir yıldız doğup ya da battığında Allah'a şükürler olsun.[97]

Şafak sökene kadar geceyi orda istirahatla geçirdi. Sabah namazını kıldıktan sonra tekrar yola koyuldu. "Kubbet-u Kabin" denilen bölgeye ulaştığında, gözleri nehrin arkasında yükselen uzun hurma ağaçlarına ilişti ve şu ayeti okudu: "Gökten, kutlu ve bereketli bir su indirdik de onunla bahçeler yeşerttik, hasat edilecek daneler yetiştirdik. Yüksek-yüksek hurma ağaçları büyüttük. Birbirine girmiş kümeler hâlinde tomurcukları vardır onların."[98] Atıyla nehirden geçti ve Yahudilere ait bir mabette istirahata koyuldu.[99]

İmam'ın (a.s) Kerbela'dan Geçişi

Ali (a.s) Kûfe-Sıffin güzergâhında Kerbela bölgesinden geçti. Herseme b. Selim diyor ki:

İmam (a.s) Kerbela bölgesinde mola verdi ve bizimle birlikte namaz kıldı. Namazın selâmını bitirdikten sonra yerden bir miktar toprak alıp kokladı ve şöyle dedi: "Ne mutlu sana ey Kerbela toprağı, senden bir grup haşrolacak ve hesap vermeden cennete girecek." Sonra eliyle birkaç yeri işaret ederek "İşte burası, işte orası" dedi.

Said b. Veheb şöyle diyor: "Ben, 'Maksadını anlayamadık ya İmam.' diye sorunca, şöyle buyurdu: 'Değerli bir aile buraya gelecek. Eyvahlar olsun size onlardan ötürü ve eyvahlar olsun onlara sizden ötürü.' Bunun ne anlama geldiğini sorunca şöyle buyurdu: 'Eyvahlar olsun size onlardan ötürü ki, onları öldüreceksiniz ve eyvahlar olsun onlara sizden ötürü ki, sizleri, onları öldürdüğünüz için ateşe atacaklar.'" [100]

Hasan b. Kesir babasından şöyle naklediyor: İmam (a.s) Kerbela'da durdu ve "Gam ve bela bölgesi" dedi ve eliyle bir yeri işaret edip şöyle buyurdu: "Burası konaklayacakları ve bineklerinin yatacağı yer." Daha sonra başka bir noktaya işaret edip şöyle dedi: "Şurası da öldürülecekleri yer."

Herseme diyor ki: "Sıffin Savaşı sona erdi. Ben yaşadığım yere geri döndüm ve olanları Ali şiası olan eşime anlatıp, 'Ali nasıl gelecekten haber verebilir?' dedim. Eşim, 'İmam haktan başka bir şey demez.' dedi. Aradan zaman geçti. Ubeydullah İbn-i Ziyad, İmam Hüseyin (a.s) ile savaşmak üzere büyük bir ordu gönderdi. Ben de bu ordunun içindeydim. Kerbela bölgesine geldiğimde İmam'ın (a.s) sözlerini hatırladım ve bu gelişmeden dolayı çok rahatsız oldum. Atımı İmam Hüseyin'in çadırlarına doğru sürdüm ve huzuruna çıkıp olayı anlattım. Hz. Hüseyin şöyle buyurdu: 'Sonuçta bizimle misin, düşmanla mı?' Bense şöyle dedim: 'Hiçbirinizle; ben ailemi Kûfe'de bıraktım ve İbn-i Ziyad'dan korkuyorum.' İmam Hüseyin şöyle buyurdu: 'Bir an önce burayı terk et. Zira Muhammed'in canı elinde olan Allah'a andolsun ki, kim bizim feryadımızı duyup da yardım etmezse, Allah onu ateşe atar.' Bu yüzden hemen orayı terk ettim ki şahadet gününü görmeyeyim.'" [101]

Ali (a.s) Sabat ve Medain'de

Ali (a.s) Sabat'a gitmek üzere Kerbela'dan ayrıldı ve Kisra'dan bir eser kalmayan "Buhersir" kasabasına ulaştı. Bu sırada İmam'ın yâranından Hür b. Sehm, Ebu Ye'fur'un şiirini misal vurdu:

Harret-ir-Riyâhu alâ mekân-i diyârihim Fekeennemâ kânû alâ mîâdin: Hazan rüzgârı diyarlarına esti ve sanki miatları üzerinde durmuşlardı.

Ali (a.s) "Neden şu ayetleri tilâvet etmedin?" buyurdu:

"Geriye nice bahçeler nice pınarlar bıraktılar. Nice ekinler, nice seçkin makamlar. İçinde zevk sürdükleri nice nimetler. İşte böyle! Onlara başka bir toplumu mirasçı kıldık. Ne gök ağladı onlar için ne yer. Yüzlerine bakılmadı bile!"[102]

Ardından şöyle buyurdu: "İkinci kuşak da vâris idiler ancak gittiler ve başkaları onların vârisi oldu. Bu kuşak da nimetin şükrünü yerine getirmezse, Allah'ın nimetleri, itaatsizlik yüzünden onlardan alınır. Nimete küfrandan uzak durun ki bedbahtlık sizi sarmasın." Daha sonra ordunun, o bölgenin yüksek bir noktasında konaklamasını emretti.

İmam'ın konakladığı bölge Medain'e yakındı. Haris A'ver, İmam'ın emriyle savaşmaya gücü olan herkesin ikindi namazı vaktinde Emir'ül-Mümininin huzuruna gelmesi duyurusunu yaptı. İkindi namazı vakti geldi ve şartları haiz kişiler İmam'ın (a.s) huzuruna geldiler. Ali (a.s) Allah'a hamdüsenadan sonra onlara şöyle buyurdu:

Ben sizin cihada katılmaya karşı çıkışınıza, bölge halkından ayrılmanıza, zalim ve yok olmuş bir halkın topraklarında yaşamanıza hayret ediyorum. Ne iyiliğe emrediyor ne de kötülükten alıkoyuyorsunuz.[103]

Medain çiftçileri şöyle dediler: "Bizler emrini bekliyoruz. İstediğini emret." Ali (a.s) Adiyy b. Hatem'e orada kalmasını ve onlarla birlikte Sıffin'e hareket etmesini emretti. Adiyy üç gün sonra 300 kişiyle birlikte Medain'den ayrıldı; fakat oğlu Yezid'e orada kalmasını ve ikinci grupla İmam'a katılmasını söyledi. O da 400 kişinin başında İmam'a (a.s) katıldı.[104]

Enbar Çiftçilerinin İmam'ı (a.s) karşılayışı

Ali (a.s) Medain'den ayrılıp Enbar'a doğru hareket etti. Enbar halkı İmam'ın hareketinden ve oradan geçeceğinden haberdar oldu ve o Hazret'i karşılamaya koştu. Bu karşılamada İmam'la halk arasında konuşmalar geçti.

Halk İmam'la (a.s) karşılaşınca atlarından indiler ve yerlere kapanırcasına saygı ve tevazu gösterdiler.

Ali (a.s): Ne yapıyorsunuz? Bu hayvanları niye getirdiniz?

Onlar: Bu bizim büyüklerimize saygı tarzımız (İran şahları döneminden) ve bu hayvanlar da size hediyemiz. Ayrıca size ve askerlerinize yemek, bineklerinize ot getirdik.

Ali (a.s): Allah'a andolsun ki, büyüklerinize saygı sandığınız huyunuzun onlara bir yararı yok ve böyle yapmakla kendinizi zahmet ve meşakkate düşürüyorsunuz. Bir daha böyle bir şey yapmayın. Yanınızda getirdiğiniz hayvanları eğer razı iseniz kabul ederiz; ancak vergiden hesaplanması şartıyla. Bizim için hazırladığınız yemeleri ise, parasını ödemek şartıyla kabul ederiz.

Enbar halkı: Siz kabul edin; biz değerini hesaplar alırız.

Ali (a.s): Bu durumda gerçek kıymetinden aşağı hesaplarsınız.

Enbar halkı: Ya İmam, bizlerin Arap halkı arasında tanıdık dostları var. Bizi onlara hediye vermekten, onları da bizden hediye kabul etmekten mahrum mu bırakıyorsun?

Ali (a.s): Tüm Araplar sizlerin dostu; fakat sizin ağır hediyelerinizi almaya herkes lâyık değil. Kim size zulmetmeye kalksa bize bildirin.

Enbar halkı: Ya İmam, hediyemizi kabul et. Bu bizi çok sevindirir.

Ali (a.s): Eyvah size. Bizim durumumuz sizden iyi.

Böylece Ali (a.s), uzun yıllar Acem şahlarının zulmü altında ezilen ve emekleri sürekli şahlara peşkeş olan insanlara ilâhî adaleti hatırlatmış oldu ve yoluna devam etti.[105]

Ali (a.s) yolun devamında el-Cezire'ye ulaştığı vakit, "Tağlib" ve "Nemir" kabileleri tarafından karşıladı.

İmam, sadece Yezid Kays adındaki komutanlarından birine onların yemek ve suyundan istifade izni verdi. Zira Kays o kabileye mensuptu.

Daha sonra Rakka bölgesine ulaştı ve Fırat kenarında mola verdi. Orda bir rahip kendi manastırında yaşıyordu. İmam'ın (a.s) geldiğini duyunca huzuruna çıkıp şöyle dedi: "Atalarımızdan, Mesih'in havarilerinin yazdığı bir sahife elimize ulaşmış. Size okumak için getirdim." Sahifede şöyle yazıyordu:

Rahman ve Rahîm Olan Allah'ın adıyla; Bir Allah ki, geçmişte mukadder edip yazmıştır ki, okuma yazma bilmeyen bir millet arasından bir Peygamber seçecek ki, onlara kitap ve hikmet öğretecek, Allah'ın yoluna hidayet edecek, pazarlarda tevhit nidası yükseltecek ve kötülüğü kötülükle cezalandırmayıp bağışlayacak. Ona uyanlar, Allah'a sitayişte bulunanlardır ki, her yüksek noktada ve her yukarı çıkıp aşağı inişte Allah'a hamdüsena ederler. Dilleri tekbire ve Allah'ın zikrine alışkındır. Allah onu düşmanlara karşı galip getirecek. Allah onu (Peygamberi) yanına aldığı vakit, ümmeti ikiye bölünecek; fakat iki kere birleşecek ve bir müddet bu hâlde kalacak; ancak yine ikiye ayrılacak. Onun ümmetinden biri bu Fırat'ın kenarından geçecek. O, iyiliklere emreden, kötülüklerden sakındıran, adaletle hükmeden, hükmederken rüşvet kabul etmeyen biridir. Dünya onun nazarında, rüzgârın savurduğu tozdan daha değersiz; ölüm ona susuz insanın su içmesinden daha tatlıdır. Gizlide Allah'tan korkar; aşikârda ihlâsa bürünür. Allah'ın emrini icra etmede kınayanların kınamasından korkmaz. Bu bölge ehlinden kim o peygambere iman ederse onun mükâfatı benim rızam ve cennettir ve kim bu salih kula yardım eder ve yolunda ölürse şehittir…

Rahip, atalarından kalan bu sahifeyi okuduktan sonra şunu ekledi: "Ben şu andan itibaren hizmetinizdeyim ve sizin başınıza gelecek olan benim de başıma gelene kadar sizden ayrılmayacağım." Bu durum karşısında Ali (a.s) ağlayıp şöyle buyurdu: "Şükürler olsun Allah'a ki, beni unutulmuşlardan etmedi ve iyilerin kitaplarında yad etti."

Rahip o andan itibaren Sıffin Savaşı'nda şehit oluncaya dek İmam'ın (a.s) safında yer aldı. İmam (a.s) onun cenaze namazını kıldı ve toprağa verip şöyle buyurdu: "Bu, biz Ehlibeyttendir." Sonraları defalarca onun için Allah'tan mağfiret diledi.[106]

Ali (a.s) Rakka'da

Ali (a.s) Medain şehrinden hareket etmeden önce 3000 askeri Ma'kıl b. Kays'ın komutasında Rakka'ya gönderdi.[107] Ma'kıl'a Musul ve Nusaybin yolunu takip etmesini ve Rakka'ya varıp kendisiyle mülakat etmesini emretti. Ali (a.s) ise ayrı bir yoldan Rakka'ya yöneldi. Öncü grubu bu şekilde göndermenin amacı, bölgedeki hâkim düzenin konumunu tespit etmekti. Bu yüzden Ma'kıl b. Kays'a kimseyle savaşmamasını ve güzergâhındaki halklara ümit vermesini emretti. Ayrıca yolu sabah ve ikindi vakitlerinde kat etmesini, günün yarısını ve gecenin ilk bölümünü istirahatla geçirerek, (Zira Allah geceyi istirahat için yaratmıştır.) kendine, emri altındaki askerlerine ve bineklerine rahatlık ve güvenlik bahşetmesini söyledi. Ma'kıl, güzergâhı İmam'ın buyurduğu şekilde kat etti ve Rakka'ya vardığında İmam (a.s) kendisinden önce ulaşmıştı.[108]

Rakka'dan Muaviye'ye Mektup

İmam'ın (a.s) yâranı o Hazret'in Muaviye'ye bir mektup yazarak yeniden itmam-ı hüccet etmesini maslahat gördüler. İmam (a.s) bu öneriyi kabul etti.[109] Zira Muaviye'nin serkeşliğinin kan dökülmeden bertaraf olmasını istiyordu; fakat kudret peşinde olanlar için öğüt ve nasihatin fayda etmeyeceğini de biliyordu. İmam'ın mektubunu alan Muaviye, cevaben o Hazreti savaşla tehdit etti.[110] Bu nedenle İmam (a.s) aldığı kararda sağlam durdu ve Rakka'dan Sıffin'e doğru hareket emrini verdi.

Ali (a.s) Bir Köprü Yaparak Fırat'tan Geçti

Hz. Ali'nin önünde, geniş Fırat nehrini geçme sorunu vardı. Zira köprü olmadan ya da sandalları peş peşe sıralamadan bu imkânsızdı. Ali (a.s) Rakka halkından, kendilerini Fırat'tan geçirecek bir vesile hazırlamalarını istedi. Fakat bu serhat şehri halkı, Irak halkının aksine, Hz. Ali'yi sevmiyordu; dolayısıyla köprü yapmaya razı olmadılar. Ali (a.s) muktedir olduğu hâlde onların imtinası karşısında tepki göstermedi ve ordusuyla birlikte uzak bir noktada bulunan "Menbic" adındaki köprüden geçmeye karar verdi. Tam o sırada Malik-i Eşter feryat ederek onları içinde yaşadıkları kaleyi tahrip etmekle tehdit etti. Rakka ahalisi birbirlerine, Malik'in söylediğini yapan biri olduğunu dediler. Dolayısıyla hemen köprü yapmaya hazır olduklarını ilân ettiler. Neticede Ali (a.s), piyade birlikleri ve mühimmatları o köprü üzerinden geçtiler. O bölgeyi terk eden en son kişi ise Malik-i Eşter idi.[111]

Ali (a.s) Şam Topraklarında

Ali (a.s) Fırat'ı geçmekle Irak topraklarını geride bırakıp Şam'a adım atmış oldu. Muaviye'nin her tür şeytanet ve muhtemel saldırısına karşı İmam (a.s), Ziyad b. Nasr ve Şureyh b. Hani adındaki iki kudretli komutanını, Kûfe'ye geldikleri şekilde öncü birlik olarak Muaviye ordusuna doğru sevk etti. İki komutan "Sur'ur-Rum" (Roma surları) denen bölgede, Ebu'l-A'ver'in komutası altındaki Muaviye ordusunun öncü birliğiyle karşılaştılar ve barışçı yolla düşman ordusunun komutanını İmam'a itaat etmeye çağırdılar. Fakat çabaları etkili olmayınca, Haris b. Cumhan Cu'fi adındaki hızlı bir haberci vesilesiyle İmam'a olanları anlatan ve ne yapmaları gerektiğini bildiren bir mektup gönderdiler.[112]

Ali (a.s) mektubu okuduktan sonra hemen Malik-i Eşter'i çağırarak, Ziyad ve Şureyh'in mektubunun içeriğinden haberdar edip şöyle dedi: "Hemen yola çık ve her iki bölüğün komutasını ele al. Fakat düşmanla karşılaşıp sözlerini duymadan savaşa başlama. Onlar savaşı başlatırsa başka. Düşmana olan hışmın ve öfken, savaşa önce başlamana sebep olmasın. Ancak sözlerini defalarca duyup itmam-ı hüccette bulunman başka. Ziyad'ı sağ kolun komutanlığına ata; Şureyh'i sol ve kendin de ortada vaziyet al. Düşmana ne o kadar yaklaş ki, savaşı başlatmak istediğini sansınlar ve ne de fazla uzakta dur ki, korktuğun zannedilsin. Bu şekilde vaziyet al ve benim gelmemi bekle.[113]

Daha sonra iki komutanın mektubuna cevaben şöyle yazdı ve Malik-i Eşter'i şu şekilde tavsif etti:

İkiniz de bilin ki, genel komutanlığa Malik-i Eşter'i atadım. Sözünü dinleyin; emrine itaat edin. O, aklî metodundan ve sapmasından endişe edilecek biri değil. Çabuk davranması gereken yerde ağır kalacak, sabır gereken yerde de acele edecek biri de değil. Onu, onları hakka davet etmeden ve hücceti tamamlamadan düşmanla asla savaşmasın diye, size emrettiğim şeye emrettim.[114]

Malik-i Eşter kendini süratle iki tarafın öncü birliklerinin karşılaştığı noktaya attı ve orduyu düzene soktu. Bundan sonra savunma vaziyetine geçmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Ne zaman düşman tarafının komutanı Ebu'l-A'ver saldırıya geçse karşılık verilecekti. Hatta Malik-i Eşter, düşman komutanı vesilesiyle Muaviye'ye, eğer savaş istiyorsa kendisi meydana çıkıp benimle savaşsın ve başkalarının kanına girmesin şeklinde mesaj gönderiyordu; fakat Muaviye kabul etmiyordu. Nihayet bir gece yarısı Muaviye ordusu süratle geri çekildi ve Fırat nehrinin kenarında geniş bir bölgede karargâh kurup Fırat'ın suyunu Ali ordusuna kapattı.[115]

Muaviye'nin Sıffin'e Doğru Hareketi

Muaviye'ye, İmam'ın (a.s) Rakka bölgesinde Fırat üzerine bir köprü kurduğu ve kalabalık ordusuyla o köprüden geçtiği haberi ulaştı. Daha önce Şam halkını kendine bağlayan Muaviye, minbere çıkarak Ali'nin Kûfe ve Basra savaşçılarıyla birlikte harekete geçtiğini bildirdi ve onları harekete geçmeye ve kendi canını ve oğlunu savunmaya haddinden fazla teşvik ve tahrik etti. Muaviye'nin konuşmasından sonra, daha önce hazırlanmış kişiler onu teyit ettiler. Sonunda Muaviye, savaşmaya gücü yeten kimselerle hareket etti;[116] Ebu'l-A'ver'in komuta ettiği ordusunun öncü birliklerinin arkasında yerini aldı; orayı kendine karargâh yaptı ve bir nakle göre 40.000 kişiyi, İmam'ın askerlerinin Fırat'a yaklaşmasını engellemekle görevlendirdi.[117]

İmam'ın (a.s) Sıffin'e Girişi

Çok geçmeden Ali (a.s) büyük bir orduyla Sıffin'e vardı ve Malik-i Eşter'in komuta ettiği öncü birlikleriyle birleşti. Ali (a.s) Sıffin'e geldiğinde düşman, askerleri ile Fırat suyu arasına kalabalık bir ordu yerleştirmiş ve askerlerinin suya ulaşmasını engellemişti.

Abdullah b. Avf diyor ki: "İmam'ın (a.s) askerlerinin su stoku azalmaktaydı ve Muaviye ordusunun öncü birlikler komutanı Ebu'l-A'ver suyolunu süvari ve piyade birlikleriyle kapamış, okçuları onların önüne, mızrak ve zırhlı askerleri de etraflarına yerleştirmişti. Sonunda susuzluk canlarına tak eden askerler, İmam'a şikâyette bulundular."[118]

İmam'ın (a.s) Sabrı

Her sıradan komutan böyle bir durumda tahammülünü kaybeder ve saldırı emrini verir. Ancak ta baştan hedefi, imkân dahilinde meseleyi kan dökmeksizin halletmek olan Ali (a.s), Sa'saa b. Suhan[119] adındaki sır tutan yâranından birini çağırdı ve elçi olarak Muaviye'ye gitmesini ve şöyle demesini söyledi:

Biz bu bölgeye geldik; ancak hücceti tamamlamadan savaşı başlatmak istemiyoruz. Sense tüm gücünle Şam'dan ayrıldın ve bizden önce savaşı sen başlattın. Bizim görüşümüz, savaştan el çekmen ve delillerimizi dinlemendir. Bu ne namertçe bir metottur ki, suyu bize engellemişsin? Engelleri kaldır ki görüşümüzü düşünesin. Ve eğer durumun bu şekilde kalmasını, askerlerin su için savaşmalarını ve sonuçta kazanan tarafın sudan yararlanmasını istiyorsan, bizim de buna sözümüz olmaz.

Sa'saa, İmam'ın (a.s) elçisi unvanıyla, ordunun merkezinde bulunan Muaviye'nin çadırına gitti ve İmam'ın mesajını iblağ etti. Bu sırada Velid b. Ukbe gibi kalpleri körelmiş kimseler, Ali ordusunun susuzluktan can vermesi için Fırat'ın muhasarasının devam etmesi taraftarıydılar. Fakat siyasetin piri Amr b. As Ümeyye oğullarının aksine Muaviye'ye şöyle dedi: "Suyu askerlere aç ve diğer askerî meseleleri düşün. Başka bir nakle göre ise şöyle dedi: "Senin su içip Ali'nin susuz kalması yapılacak bir iş değil; çünkü onun emrinde Fırat'a bakan askerleri var ve sonunda ya suyu ele geçirirler ya da bu yolda ölürler. Sen Ali'nin nasıl bir kahraman olduğunu da biliyorsun. O Ali değil miydi Hz. Fatıma'nın evi saldırıya uğradığı vakit, "Eğer kırk kişi beni destekleseydi saldırganlardan intikamımı alırdım." diyen.

Hâlbuki Muaviye Fırat'ı muhasara etmeyi ilk zaferi kabul ediyordu. Hemdan abidi denilen Amr b. As'ın dostlarından söz ustası bir şahıs Muaviye'ye şöyle dedi: "Suphanallah, Irak ordusundan önce bu bölgeye gelmeniz, suyu onlardan esirgemenize sebep olamaz. Allah'a andolsun ki, eğer onlar sizden önce gelselerdi böyle yapmazlardı. En fazla geçici bir süre onları sudan mahrum bırakabilirsiniz, fakat peşinden onların sizi bu şekilde cezalandırmalarını beklersiniz. Onların arasında köle, cariye, işçi, güçsüz ve günahsız olduğunu bilmiyor musunuz? Sizin yaptığınız ilk zulümdür. Ey Muaviye, bu çirkin davranışınla korkak ve iki yüreklilerin gözünü açıp aydınlattın ve seninle savaşma derdi olmayanları kendi üzerine kışkırttın.[120]

Eleştiriye açık olan Muaviye, alışılmışın aksine bu kez Hemdan zahidine bağırdı ve onu Amr b. As'a şikâyet etti. Amr b. As da onunla olan dostluğu sebebiyle kızdı. Fakat saadet bu zahide yüz göstermişti bir kere. Muaviye ordusunun ufkunu çok karanlık gören bu zahit, gecenin karanlığında İmam'ın (a.s) ordusuna katıldı.

Saldırı Emri Ve Engellerin Kaldırılması

Susuzluk İmam'ın (a.s) askerlerini tehdit ediyordu ve Hazret gam ve üzüntü içindeydi. Mezhic kabilesinin bayraklarının olduğu yere vardığında, bir askerin şu beyitle feryat eden sesini duydu:

Eyemneune'l-kavmu mâe'l-Furâti / Ve fîne'r-rimâhu ve fîne'l-hucfu: Nasıl olur da Şam kavmi Fırat suyunu bizden esirger? / Hâlbuki biz mücehheziz mızrak ve zırhlarla.

Daha sonra Kinde kabilesinin bayraklarına doğru gitti ve bir askerin kendi kabilesinin komutanı Eş'as b. Kays'ın çadırının yanında bir şiir okuduğunu duydu. Şiirin ilk iki beyti şöyleydi:

Lein lem yucill'ul-Eş'as'ul-yevme kerbeten / Mine'l-Mevti fîhâ li'n-nufûsi teennutun / Feneşrebu min mâi'l-Furâti bi-seyfihi / Fehebnâ unâsen kablu kânû femuvvitû: Eğer bugün Eşas ölümün üzüntüsünü, eziyet ve işkence altındaki insanlardan gidermezse, biz onun kılıcı ile Fırat'tan su içeceğiz. Ne güzel olur ey Eşas böyle kişileri emrimize versen ki önce vardılar şimdi ölüyorlar.

Ali (a.s), bu iki askerin ordugâhlarında yüksek sesle okudukları şiirleri duyduktan sonra çadırına döndü. O anda Eş'as geldi ve şöyle dedi: "Sen aramızda ve kılıçlarımız kınlarında iken Şam halkının bizi Fırat'ın suyundan mahrum bırakması reva mı?! İzin ver ya Fırat yolunu açalım ya da bu yolda ölelim ve Malik-i Eşter'e emrettiğin yerde durmasını söyle." Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Nasıl isterseniz öyle olsun." Sonra Malik-i Eşter'in askerleri ile birlikte mevzi alacağı yeri tayin etti ve kalabalık ordusuna kısa bir hutbe okudu. Bu hutbe o kadar ateşli ve heyecan vericiydi ki, İmam'ın ordusu ani bir saldırıyla Muaviye ordusunu geri püskürttü ve Fırat'ı ele geçirdi. O hutbe şöyleydi:

Bunlar sizden savaşı tatmak, sizin elinizden savaş aşını yiyip kanmak istiyorlar; doyurun onları. Ya aşağılığa razı olun, şerefsizliği göze alın yahut kılıçları kanlarla sulayın da suya kavuşun, içip kanın. Kahrolarak, alçalarak yaşamanızdadır ölüm; kahrederek, yücelerek ölmenizdedir dirim. Duyun bilin ki Muaviye bir bölük azgınla gelmiş; işi, gerçeği onlardan gizlemiş; onların göğüslerini ölüm oklarına hedef etmiş.[121]

Eş'as o gece emri altındaki askerleri arasında şöyle seslendi: "Su ya da ölüm isteyen herkes sabahleyin toplansın.[122]

Susuzluk bir yandan, İmam'ın (a.s) hamasî konuşması ve askerlerin tahrik edici şiirleri diğer yandan, 12.000 kişinin Fırat'ı ele geçirmeye amadeliklerini ilân etmelerine sebep oldu. Eş'as büyük alayıyla ve Malik-i Eşter güçlü süvari alayı ile düşman ordusunun karşısında yerlerini aldılar ve seri bir saldırıyla, güç bakımından kendilerinin iki katı olan Fırat'ı kuşatan düşman askerlerini dağıttılar. Bu taarruzda 7 kişi Malik-i Eşter tarafından, 5 kişi de Eş'as'ın eliyle öldürüldü. Sonuçta zafer İmam'ın tarafına nasip oldu ve Fırat nehri o Hazret'in ve yâranının kontrolüne geçti. Bu sırada Amr b. As Muaviye'ye şöyle dedi: "Şimdi Ali misilleme olarak Fırat suyunu sizden esirgese ne yapacaksın?"

İmam'ın yüce kişiliğini ve ahlakını bilen Muaviye cevaben şöyle dedi: "Ali'nin böyle bir şey yapacağını sanmıyorum. Çünkü o, başka bir hedef için buraya geldi."[123]

Şimdi görelim İmam'ın (a.s) Ebu Süfyan oğlunun namertçe davranışı karşısındaki tepkisi ne olmuştur?

Gücün Zirvesinde İlkelere Bağlılık

Ali ordusunun Fırat'ı ele geçirmek için yaptığı taarruz, özel bir askerî taktikle gerçekleşti ve netice verdi. Böylece Fırat suyu o Hazret'in askerlerinin kontrolüne geçti ve Muaviye ordusu kurak ve susuz bir yüksek noktaya çekildi. Şam ordusu bu şekilde hayatta kalamazdı ve kısa sürede su stokları bitecek ve şu üç yoldan birini seçmek zorunda kalacaklardı:

1- Saldırıya geçip yeniden Fırat'ı ele geçirmek; fakat kendilerinde böyle bir cesaret ve kudret görmüyorlardı.

2- Susuzluktan ölüp, Sıffin'i kendilerine mezar etmek.

3- Kaçıp Şam ve etrafına dağılmak.

Tüm bunlara rağmen Fırat'ın ele geçirilmesi Şam ordusunun başları, özellikle de Muaviye'yi o kadar korkutmamıştı. Zira İmam'ın semahatına, mertliğine, İslâm'a ve ahlâkî değerlere bağlılığına vakıf oldukları için, o Hazret'in asla böyle bir şey yapmayacağını, ilkeleri ayrıntıya feda etmeyeceğini ve hedef için vesileyi meşru kılmayacağını biliyorlardı.

Ahlaki ilkelere ve yüce insani değerlere bağlılık, keramet sahibi her insanın melekutî ruhundan neşet bulur. Bu ilkeler her durum ve şartta geçerlidir ve barış, savaş tanımaz. Yani hayat boyu insanın insanla ilişkisiyle ilgilidir.

Peygamber-i Ekrem'in İslâm ordularını sevk etme konusundaki ve bazılarına ileride değinilecek Hz. Ali'nin Sıffin meydanındaki mesajları, bir hakikatin göstergesidir. O da şu ki; insanî ilkeleri asla hedefe feda etmemeli; aksine en zor şartlarda dahi ahlaka bağlılıktan gaflet edilmemeli.

Muaviye ve ordu komutanlarının, Fırat'ın Ali ordusu tarafından ele geçirilmesinden o kadar da endişeli olmamalarının sebebini, iki yaşlı kurt siyasetçinin (Muaviye ile Amr b. As) müzakeresinden anlamak mümkün.

Amr, Muaviye'nin insanlık dışı davranışına tamamen muhalifti. Fakat Muaviye kendisinin ikinci aklı olan Amr'ın görüşünün aksine hareket etti ve sonuçta Fırat Ali ordusunun eline geçti; Muaviye askerleri kilometrelerce geri çekildi. Bu sırada iki siyaset ve şeytanet piri arasında şu diyalog yaşandı:

Amr b. As: Senin suyu onlara kapadığın gibi Iraklılar da sana kapasa ne yapacaksın? Sen de tıpkı onlar gibi suyolunu açmak için savaşacak mısın?

Muaviye: Geçmişi bırak. Ali hakkında ne düşünüyorsun?

Amr: Sanırım, senin ona reva gördüğünü, o sana reva görmeyecek; zira buraya Fırat'ı ele geçirmeye gelmedi.[124]

Muaviye, Amr'ı rahatsız eden bir söz sarf etti. Amr, ona bir şiirle karşılık verip, Talha ve Zübeyir'in akıbetine duçar olabileceklerini hatırlattı.[125]

Fakat Amr'ın tahmini doğru çıktı ve Ali (a.s) Fırat suyunu Muaviye ordusunun kullanmasını engellemedi.[126] Bu şekilde, en kötü düşmanıyla savaş hâlinde bile ahlâkî ilkelere bağlı kaldığını gösterdi.

Fırat'ın Kurtarılmasından Sonra

Her iki ordu belli aralıklarla vaziyet almış, komutanlarının emrini bekliyordu. Ancak Ali (a.s) savaş arzusunda değildi ve defalarca temsilci ve mektuplar göndererek, sorunu müzakere yoluyla halletmek istiyordu.[127]

Hicrî 36 yılı rebiyülâhır ayının son günlerinde, suçsuz yere öldürülen Hürmüzan'ın katili Ubeydullah b. Ömer, aniden ortaya çıkıp İmam'ın huzuruna vardı. Hürmüzan, ikinci halifenin İslâm getirmesini kabul ettiği ve geçimi için bir meblağ tahsis ettiği bir İranlıydı.[128] Ömer, Ebu Lu'lu adındaki şahsın bıçak darbesiyle öldü ve memurların katili yakalama çabası başarısız oldu.[129] Ömer'in çocuklarından Ubeydullah, insanî ilkelerin tersine, Hürmüzan'ı katilin yerine öldürdü.[130] İmam'ın Ubeydullah'ı kısas etme çabası, vaktin halifesi tarafından (Osman) neticesiz bırakıldı ve İmam (a.s) o zaman, imkân bulduğunda Allah'ın hükmünü ona uygulayacağına dair ahdetti.[131] Osman'ın öldürülmesinden ve İmam'ın işbaşına geçmesinden sonra, İmam tarafından kısas edilmekten korkarak Medine'den Şam'a kaçtı.[132]

Bu sabıkaya binaen, Ubeydullah Sıffin'de İmam'ın huzuruna çıkıp kınayıcı bir üslupla şöyle dedi: "Şükürler olsun ki, seni Hürmüzan'ın kanını, beni de Osman'ın kanını isteyen karar kıldı." İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Allah seninle beni savaş meydanında karşılaştıracak."[133] Aynen öyle de oldu; Ubeydullah Sıffin savaşında İmam'ın (a.s) askerleri tarafından öldürüldü.[134]


 

Son Uyarılar

Muaviye'ye Üç Elçi Gönderilmesi

Hicrî 36 yılı rebiyülâhır ayının son günleri tamamlanmak üzereyken Ali (a.s) biri ensardan diğeri Hemdan ve öteki Temim kabilesinden üç şahsiyeti, Muayive'yi itaate, İslâm ümmeti ile birleşmeye ve Allah'ın emrine uymaya davet etmekle görevlendirmek üzere huzuruna çağırdı. Temim kabilesinden olanı İmam'a şöyle dedi: "Eğer biat ederse, ona bir imtiyaz (mesela bir bölgenin yönetimini) vermemizi salah görür müsünüz?"

Hiçbir durumda ilkeleri çiğnemeyen Ali (a.s) onlara şöyle dedi: "Şu an sadece hücceti tamamlayın ona ve bakın ne düşünüyor?"

Üç kişi Muaviye'ye çıktı ve aralarında şu diyalog geçti:

Ensardan olan şahıs: Sen de bir gün ölecek ve Allah'a hesap vereceksin. Olmaya ki ümmet arasında fitne çıkarıp kan dökülmesine sebep olasın.

Muaviye ensardan olan şahsın sözünü kesip şöyle dedi: Bu sözü kendi önderine neden söylemiyorsun?

Ensardan olan şahıs: Suphanallah; benim önderim senin gibi değil. O, fazilet, diyanet, İslâm'da öncelik ve Peygamber'e (s.a.a) yakınlık açısından halkın en liyakatlisidir.

Muaviye: Sadede gel; ne istiyorsun?

Ensardan olan şahıs: Seni amcaoğlunun isteğine icabete çağırıyorum. Bu icabet dininin selâmetine ve akıbetinin hayrına vesile olur.

Muaviye: Bu durumda Osman'ın intikamını almayı gecikirmiş olurum. Hayır, andolsun ki böyle bir şey yapmayacağım.

Bu sırada Hemdan kabilesinden olan şahıs konuşmak istedi ancak Temim kabilesinden olanı söze girip şöyle dedi: Ensardan olan arkadaşıma verdiğin cevaplarla maksadın belli oldu. Halkı kandırmak ve sevgilerini kazanmak için Osman'ın kanından başka malzeme bulamıyorsun. Bu yüzden gerçeklerden habersiz bir grup seni destekledi. Oysa biz biliyoruz ki sen Osman'a yardım etmedin ve hilâfet makamına ulaşmak için ölümüne razı oldun. Nice bir makam peşinde koşanlar olmuştur ki, Allah onları arzularına kavuşturmamıştır. Sen arzuna kavuşmak istemektesin; fakat hiçbir isteğinde hayır yok. İsteğine ulaşmazsan hâlin çok kötü olacak ve isteğine ulaşman seni ateşe müstahak edecek. Allah'tan çekin; elinde olanı bırak ve hükümet etmeye liyakati olanlarla savaşma.

İmam'ın elçilerinin mantıklı sözleri, Muaviye'de büyük bir öfke uyandırdı ve muhaliflerine yumuşak cevap verdiği eski metodunun aksine, bu kez huşunetle cevap verdi:

Muaviye: Ey akılsız zorba bedeviler! Yıkılın karşımdan; aramızdaki meseleyi ancak kılıç çözer.

Temim kabilesinden olan: Bizi kılıçla mı korkutuyorsun? Yakında kılıcı sana doğru indireceğiz.

Sonra her üçü geri dönerek müzakerelerinin neticesini İmam'a arz ettiler.[135]

Irak Ve Şam Karilerinin Bir Araya Gelişi

Sadr-ı İslâm'da Kur'an karileri özel bir konuma sahipti; öyle ki, onların eğilimleri, birçok insanın kararını etkiliyordu.

Barış umudunun kalmadığı bir sırada, 30.000'i aşkın Irak ve Şam karisi özel bir noktada karargâh kurdular ve aralarından Ubeyde Selmani, Alkame b. Kays, Abdullah b. Utbe ve Amir b. Abdülkays gibi kimseler, elçi olarak iki ordunun rütbelileri arasında mekik diplomasisi yürüttüler. Önce Muaviye'yle müzakereye gittiler:

Elçiler: Neyin peşindesin?

Muaviye: Osman'ın kanını istiyorum.

Elçiler: Kimden?

Muaviye: Ali'den.

Elçiler: Ali mi onu öldürdü?

Muaviye: Evet, o öldürdü ve katillerini korudu.

Elçiler daha sonra İmam'ın huzuruna gittiler ve Muaviye'nin kendisini Osman'ı öldürmekle itham ettiğini hatırlattılar.

Ali (a.s) şöyle buyurdu: Allah'a andolsun ki yalan söylemekte. Onu ben asla öldürmedim.

Elçiler Muaviye'ye dönüp İmam'ın (a.s) cevabını aktardılar.

Muaviye: Şahsen öldürmedi; ama emir verdi ve halkı onu öldürmeye tahrik etti.

Ali (a.s) Muaviye'nin sözlerinden haberdar olduktan sonra hakkındaki iddiaları tekrar tekzip etti.

Muaviye, İmam'ın her türlü iddiayı tekzip ettiğini öğrenince başka bir konu öne sürerek şöyle dedi: "Öyleyse Osman'ın katillerini bize teslim etsin ya da yakalamamıza engel olmasın."

Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdu: "Kasıtlı olmadığı için böyle bir katlin kısası yoktur. Zira katiller Kur'an'ı Osman'ın öldürülmesinin cevazına delil saydı ve öyle yorumladılar. Bu nedenle onlarla halife arasında ihtilâf çıktı ve halife iktidarda iken öldürüldü. (ve amel doğru olmasa dahi, böyle bir katlin kısası olmaz.)

İmam'ın (a.s) elçileri, o Hazret'in fıkhî istidlalini (ki yargı konusunun esaslarındandır.) nakledince, Muaviye kendisinin mahkûm olduğunu görüp sözü başka yerden açarak şöyle dedi:

Neden Ali bizle ve burada bulunanlarla meşveret etmeksizin hilâfeti sahiplendi ve bizi dışında bıraktı?

Ali (a.s) şöyle buyurdu: Halk, muhacir ve ensara tâbidir ve onlar başka bölgelerdeki Müslümanların velâyet ve dinî meselelerinin temsilcileridir. Onlar tam bir rıza, istek ve samimiyetle bana biat ettiler. Ben asla Muaviye gibilerinin İslâm ümmetine hükümet etmesine, sırtlarına binip asalarını kırmasına izin vermem.[136]

Muaviye: Muhacir ve ensarın tümü Medine'de değillerdi. Bazıları Şam'da yaşıyordu. Neden onlarla meşveret edilmedi?

Ali (a.s): Halifenin seçilmesi, dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan bütün muhacir ve ensara bağlı değil; bir kısmına yani sadr-ı İslâm'da zorluklara göğüs geren ve "Bedrî: Bedir Gazileri" diye ünlenen kimselere bağlıdır ve onların tümü bana biat etti. Öyle olmasa seçim gerçekleşemez. Sonra karilerin temsilcilerine şöyle dedi: "Muaviye sizi kandırmasın ve canınızın dininizin heba olmasına vesile olmasın."

Bilindiği gibi muhacir ve ensar, Peygamber'in vefatından sonra, İslâm hükümetinin sınırlarının genişlemesi sebebiyle değişik bölgelere dağıldılar. O zamanda toplu iletişim imkânlarının olmaması sebebiyle, tümünün görüşüne başvurmak imkânsızdı ve buna gereksinim duymanın, hükümet düzeninin bozulmasından başka bir neticesi olmazdı. Bu nedenle ekseriyeti Medine'de sakin muhacir ve ensar ile yetinmekten başka çare yoktu. Usulen sadece muhacir ve ensarın görüşünün etkili olması da tartışılır ve eğer genel referandum imkânı olsaydı, Peygamber-i Ekrem'i (s.a.a) görüp iman etmiş fakat hicret etmemiş diğer sahabelerin de görüşü alınırdı. Hangi sebeple halife seçimi sahabenin yetkisinde olmalı ve diğer Müslümanların bu konuda görüş belirtme hakkı olmamalı?

Aslında Hz. Ali'nin nazarında imamet meselesi nassa dayalı bir meseleydi; yani İmam, Peygamber gibi Allah tarafından tayin edilmeliydi. Dolayısıyla Hz. Ali'nin muhacir, ensar ve Bedir Gazilerinin seçiminden bahsetmesi, karşı tarafı kendi deliliyle ikna etmek içindi.

Meseleyi seçim açısından incelersek, halkın birbiriyle irtibatlarının kopuk olduğu, bir yerden bir yere haber ulaştırmanın aylar çektiği bir asırda muhacir ve ensarın ya da bütün sahabe ve Müslümanların görüşünden bahsedilemez. Dolayısıyla büyük İslâm şahsiyetlerinin ve İmam'ın (a.s) deyimiyle Bedir Gazilerinin anlaşmasına iktifa etmekten başka çare yoktu.

Dağınık Saldırılar

Rebiyülâhır, cemaziyülevvel ve cemaziyülâhır ayları, elçi gönderme ve mesajlaşma trafiğiyle geçildi. Bu süre içinde 85 dağınık saldırı gerçekleşti; fakat savaş ve kan dökmekle sonuçlanmadı; zira Irak ve Şam karileri iki taraf arasında arabuluculuk yaparak onları birbirlerinden ayırıyorlardı.[137]

Ebu Umame ve Ebu'd-Derda

Bu iki sahabe kan dökülmesini önlemek için Muaviye'ye giderek, Ali ile savaşmasının sebebini sordular. Muaviye, pek çok defa İmam ve yâranından cevabını duyduğu eskimiş bahanesini bir kez daha tekrarladı ve her iki sahabe durumu İmam'a (a.s) bildirdiler. Ali (a.s) bu kez Muaviye'nin cevabını başka bir metotla verdi; o da şu ki, kendi yâranı arasında Muaviye'nin, Osman'ın katillerini istediğini yaydı. Bir anda gözlerinden başka her taraflarını örten demir zırhlar içinde sayıları 20.000'i geçen asker öne çıkarak Osman'ın katili olduklarını iddia ettiler.[138]

Bu iki yaşlı sahabe, hakkın teşhisi yönünde çaba gösterip hakkı himaye etmeleri gerekirken, gördükleri bu manzara karşısında, savaşa şahit olmamak için her iki tarafın yanından uzaklaştılar.

Hicrî 36 yılı recep ayı girdiğinde dağınık saldırılar durdu. Muaviye, iki taraf arasında karargâh kuran Kur'an karilerinin Ali ordusuna katılmalarından korkuyordu. Bu nedenle İmam'ın askerleri arasında karışıklık çıkarmak için, Müslümanlar arası savaşlar tarihinde eşine ender rastlanır bir entrikaya başvurdu.

Muaviye Tarafından Çıkarılan, Fırat Üzerindeki Barajın Tahrip Edileceği Şayiası

Fırat'a giden yolun ele geçirilmesinden sonra, savaş şartları İmam'ın (a.s) askerlerinin lehinde değişti. Ayrıca Irak ve Şam karilerinin İmam'la görüşmelerinde, o Hazret'in ikna edici keskin mantığı, Şam karilerinden birçoğunu etkilemiş ve bir kısmı tarafsızlığı seçmişti. Muaviye, İmam'ın nüfuzunun artmasından korkarak, savaş şartlarını kendi lehine değiştirmek için bir plân düşündü.

Ali (a.s) askerlerinin ordugâhı Sıffin çölünün aşağı kısımlarında, Muaviye ordugâhı ise daha yüksek bir noktasında bulunuyordu. Çölün bir bölgesinde, Fırat suyu önüne yapılmış bir baraj bulunuyordu. Bir anda Muaviye'nin barajı tahrip ederek suyu Iraklıların ordugâhına doğru akıtacağı haberi, İmam'ın askerleri arasında dilden dile yayılmaya başladı. Bu haber, Muaviye'nin gizlice, "Allah'ın hayırhah bir kulundan! Size haber vereyim ki, Muaviye Fırat önündeki barajı tahrip ederek hepinizi boğmak istiyor. Bir an önce karar verin ve ihtiyatı elden bırakmayın." yazılı bir ihtarnameyi oka bağlayarak İmam'ın askerlerinin ordugâhına fırlattırmasıyla yayıldı.

Bu ihtarname İmam'ın askerlerinden birinin eline geçti ve daha sonra elden ele dolaştı. Böylece olay ordugâh arasında yayıldı ve çoğu doğru olduğuna inandı. Bu şayianın yayılmasıyla birlikte, Muaviye Irak halkını kandırmak ve barajı tahrip etmeye niyetli olduğunu göstermek için eli kazma kürekli 200 kişiyi barajın olduğu bölgeye gönderdi.

Ali (a.s) Muaviye'nin hilesinin farkında idi; bu yüzden ordusunun komutanlarına şöyle buyurdu: "Muaviye'nin barajı tahrip edecek gücü yok. Sadece sizi bu yolla korkutarak yerinizi terk etmenizi, böylece Fırat yolunu tekrar ele geçirmeyi istiyor.

Komutanlar: Öyle değil. İş ciddî. Şu an suyu bize doğru akıtmak için bir grup asker kanal kazmakla meşgul.

Ali (a.s): Ey Irak halkı, bana muhalefet etmeyin.

Komutanlar: Allah'a andolsun ki biz göçeceğiz; sen istiyorsan kal.

Sonra ordugâhı terk ederek daha yüksek bir noktayı seçtiler. Ali (a.s) bölgeyi terk etmek zorunda kalan son kişiydi. Fakat çok geçmeden İmam'ın (a.s) sözünün doğruluğu aşikâr oldu. Muaviye hızlı bir şekilde ordugâhı işgal ederek Iraklı askerleri hayrete düşürdü.[139]

Muhalefetin Telâfisi

Ali (a.s) muhalif komutanları huzuruna çağırarak azarladı.

Eş'as b. Kays, muhalefetinden dolayı özür diledi ve bu yenilgiyi telâfi edeceğini söyledi. Sonra Malik-i Eşter'in yardımıyla şiddetli bir savaştan sonra, Muaviye ordusunu işgal bölgesinden 3 fersah öteye uzaklaştırarak, muhalefetlerinden kaynaklanan yenilgiyi bir nevi telafi edebildiler. Böylece savaşın gidişatı yeniden İmam'ın (a.s) lehine değişti ve Fırat suyundan yararlanma bölgesi tekrar o Hazret'in ordusunun eline geçti.

Ali (a.s) yine kerem ve mertliğini göstererek Muaviye'ye "Biz misillemede bulunmayacağız. Bu su karşısında ikimiz de eşitiz." Şeklinde bir mesaj gönderdi. Sonra askerlerine dönerek şöyle buyurdu: "Bizim hedefimiz, Fırat'ı ele geçirmekten daha yücedir."[140]

Hicrî 36 yılı recep ayından sonra durağan çarpışmalar ve dağınık saldırılar, aynı yılın zilhicce ayına kadar devam etti. Taraflar, ordularının yok olmasına sebep olabilecek fazla kayıp vermekten kaçınıyorlardı. Fakat savaş zilhicce ayında şiddetlendi. Ali (a.s) bu ayda Malik-i Eşter, Hucr b. Adiyy, Şebes Temimî, Halid Dusî, Ziyad b. Nazr, Ziyad b. Cafer, Said Hemdanî, Ma'kıl b. Kays ve Kays b. Sa'd gibi komutanlarını, yetkilerindeki taburlarıyla meydana gönderiyordu.[141] Komutanlar arasında Malik-i Eşter diğerlerinden daha çok kahramanlık gösteriyordu. Bazen bir gün içinde iki saldırı gerçekleşiyor ve iki taraftan ölenler oluyordu. Hicrî 37 yılı muharrem ayı hilâli ufukta belirdiğinde, taraflar Haram aylardan olan bu ayın hürmetine savaşı durdurmayı kabul ettiler ve müzakere yolu, temsilciler gönderilmesiyle açılmış oldu.[142]

Hicrî 37 Yılı Hadiseleri

Hicrî 37 yılı muharrem ayı, mektup ve temsilci gönderme ayı oldu.

Ali (a.s) bu ayda, Adiyy b. Hatem, Şebes b. Rib'î, Yezid b. Kays ve Ziyad b. Hafse gibi büyük şahsiyetleri Muaviye'ye, bu fırsatta onu savaştan vazgeçirmeleri için gönderdi. Şimdi o şahsiyetlerle Muaviye arasında geçen konuşmaları aktarıyoruz:

Adiyy b. Hatem: Biz seni, Allah'ın onun sayesinde ümmetimize birlik ihsan edeceği ve Müslüman kanı akmasından koruyacağı şeye davet etmeye geldik. Seni insanların en iyisine ve en faziletlisine çağırıyoruz. İnsanlar onun etrafında toplandı ve Allah onları irşat ve hidayet etti. Sen ve seninle birlikte olanlar dışında, kimse ona biat etmekten kaçınmadı. Cemel ashabının akıbetine müptela olmadan önce, bu serkeşliğe son vermeni istiyoruz.

Muaviye: Güya tehdit ve korkutmak için gelmişsin; ıslah için değil. İstediklerin imkânsız bir şey. Ben Harb'in oğluyum ve içi boş tulum çalınmasından korkmam. (Araplar develeri koşturmak için boş tulumlara vuruyorlardı.) Allah'a andolsun ki sen halkı Osman'ı öldürmeye teşvik edenlerden ve katillerden birisin. Heyhat ey Adiyy, ben bu makamı güçlü bileklerimle elde ettim.

Şebes b. Rib'î ve Ziyad b. Hafse: Biz sulh için geldik; sen ise edebî zevkin kabarmış bize mesel söylüyorsun. Faydasız sözleri bırak da bizim ve senin için faydalı olacak bir şey söyle.

Yezid b. Kays: Biz bir mesaj iletmek ve cevabını götürmek için buradayız. Bizim imamımızı tanıyorsun; Müslümanlar onun üstünlüğünü biliyor ve bu gerçek sana da gizli değil. Mütedeyyin ve faziletli kişiler seni asla Ali (a.s) ile denk görmüyorlar. Allah'tan kork ve Ali'ye muhalefet etme. Allah'a andolsun ki Ali'den daha muttaki ve zahit birini tanımıyoruz.

Muaviye: Sizler beni iki şeye davet ettiniz. Ali'ye itaat ve birliği korumak. İkinciyi kabul ediyorum fakat Ali'ye asla itaat etmem. Sizin önderiniz bizim halifemizi öldürerek toplumu ikiye böldü ve halifenin katillerini korudu. Halifeyi öldürmediğini düşünüyorsa, biz de bunu reddetmiyoruz; ama halifenin katillerinin onun yâranından olduğu inkâr edilebilir mi? Ali katilleri kısas için bize versin; sonra itaat ve birlik çağrınıza cevap verelim.[143]

Muaviye'nin Cevabının Tahlili

Muaviye görüşlerini savunurken sabit bir tutum göstermiyor ve sürekli şartlara göre konuşuyordu. Daha önce Hz. Ali'nin katil olduğunda ısrar ederken, bu son konuşmasında o Hazret'in Osman'ı öldürmediğini, ancak katilleri kendisine vermesi gerektiğini söylüyor. Hâlbuki Muaviye'nin böyle bir iddiada bulunmaya salahiyeti yoktu. Zira ne halifenin varisi ne de Müslümanların yöneticisi idi. Halifenin katillerinin teslimi konusunda ısrar etmekteki amacı, İmam'ın (a.s) askerleri arasında ayrılık çıkarmaktan başka bir şey değildi. Muaviye, Osman'ın vali ve yöneticilerinin zulmünden canlarına tak etmiş ve Osman'ın katlinden sonra Hz. Ali'yi ısrarla hilâfete getirmiş Irak, Mısır ve Hicaz inkılâpçılarının Osman'ın katilleri olduğunu ve böyle büyük bir grubun teslim edilmesinin, imkânsız olması bir yana, düzenin bozulması ve ayaklanmanın artmasından başka bir neticesi olmayacağını biliyordu.

Muaviye bu müzakerelerde merkezî hükümete itaat etmek için Osman'ın katillerinin kendisine teslim edilmesini yeterli görürken, başka sözlerinde hükümetin çeşitli bölgelerde yaşayan muhacir ve ensardan oluşan şûra yoluyla halledilmesi gerektiğinde ısrar ediyordu. Söylemindeki böylesi çelişki ve tezat, Muaviye'nin ilkelerden uzak günün şartlarına göre hareket eden biri olduğunun göstergesidir.

Şimdi Muaviye'nin İmam'ın temsilcileriyle yaptığı müzakerenin devamını aktaralım.

Şebes b. Rib'î: Allah aşkına ey Muaviye, eğer Ammar Yasir'i sana teslim etseler onu öldürür müsün? (ki Peygamber (s.a.a) onun hakkında buyurmuştur: "Onu zalim bir grup öldürecek.")

Muaviye: Allah'a andolsun ki eğer Ali Sümeyye oğlunu (Ammar Yasir'i) bana teslim etse, onu Osman'ın kölesi Nail'in önünde öldürürüm.

Şebes: Göklerin yaratıcısına andolsun ki adalet yolunu seçmedin. Kendisinden gayri ilah olmayan Allah'a andolsun ki, başlar bedenlerden ayrılmadıkça ve yer tüm genişliğiyle sana dar olmadıkça Sümeyye oğlunu öldüremeyeceksin.

Muaviye: Yer bana dar geldiğinde sana daha dar gelecek.

Burada İmam'ın temsilcilerinin sözleri sona erdi ve bir netice alamadan veya Muaviye'nin düşünce tarzına etki edemeden geri döndüler. Muaviye, İmam'ın temsilcileri arasından, baş başa görüşmek için Ziyad b. Hafse'yi istedi; çünkü onun fikrini değiştirebileceğini düşünüyordu ve bu temsilcilerin her biri, İmam'ın adamlarından birçoğunu temsil ediyordu.

Muaviye, Ziyad b. Hafse'ye şöyle dedi: Ali akrabalık bağını kopardı ve halifemizi öldürüp katillerini korudu. Senden, kabilenle birlikte bize yardım etmeni istiyorum ve galip geldikten sonra Kûfe ve Basra'dan birinin yönetimini sana vereceğimi taahhüt ediyorum.

Ziyad b. Hafse şöyle dedi: Ben, Allah'ın bana sunduğu delil ve ihsan ettiği nimetten dolayı, mücrimlere asla arka çıkmam. Hz. Musa'nın sözünün[144] mefhumu olan bu cümleyi söyleyip Muaviye'nin yanından ayrıldı.

Müzakere meclisinde Amr b. As'da vardı. Muaviye bu siyaset pirine dönüp şöyle dedi: "Hangisiyle konuşsak güzel cevap veriyor. Hepsinin kalbi bir tek kişinin kalbi gibi ve hepsinin mantığı aynı."[145]

Muaviye'nin Elçileri İmam'ın (a.s) Huzurunda

İmam'ın (a.s) şahsiyetleri elçi olarak göndermekteki hedefi, Muaviye'nin fikrini değiştirmesi ve sorunun müzakere yoluyla halledilmesi idi; hâlbuki Muaviye'nin bu işteki hedefi, savaşı geciktirmek ve İmam'ın (a.s) askerleri arasında ayrılık çıkarmaktı; çünkü Ali'nin, kendisi gibilerin karşısında asla konum ve fikir değiştirmeyeceğini iyi biliyordu.

Muaviye bu kez Habib, Şurahbil ve Ma'n b. Zaidet'uş-Şeybanî'yi İmam'ın huzuruna gönderdi. Bu üç elçinin mantığı Muaviye ile aynıydı ve diğer bir ifadeyle, onun söylediklerini tekrarlayan hoparlörlerdi. Şimdi onların İmam (a.s) ile müzakerelerini naklediyoruz.

Habib: Osman hidayet bulmuş bir halife idi ve siz onun hakkına tecavüz ederek öldürdünüz. Şimdi onun katillerini bize teslim et öldürelim. Onu öldürmediğini söylüyorsan, hükümetten çekil ve bu işi şûraya havale et ki halk kimi seçse hükümeti o ele alsın.

Habib'in mantığı çok anlamsız ve temelsizdi. Önce İmam'ı şahit olmaksızın cinayetle itham ediyor; ardından kendisini halifenin müdafaacısı görüyor; daha sonra da İmam'ın inkârını kabul ederek hükümetten çekilmesini istiyor. Sanki bütün sözleri son cümlesinin mukaddimesi gibiydi. Bu yüzden Ali (a.s) şiddetle karşı çıkıp şöyle buyurdu:

Kes sesini. Hükümetle ilgili meselelere müdahale etmek ve azlimi istemek seni aşar.

Habib: Allah'a andolsun ki kendini, istemediğin şartlarda göreceksin.

Ali (a.s): Sen de kimsin! Git de süvari ve piyadelerini topla; senin elinden bir şey gelmez.

Şurahbil: Sözüm Habib'in sözüdür. Ona verdiğin cevaptan başka bir cevabın var mı bana söyleyecek?

Ali (a.s): Evet, sana ve dostuna başka bir cevabım daha var. Allah Peygamber'ini (s.a.a) seçti; onun vesilesiyle halkı yanlış yoldan kurtardı ve peygamberlik görevini yapmış hâlde onu kendi katına aldı. Sonra halk Ebubekir'i halife olarak kabullendi. Ebubekir de Ömer'i yerine geçirdi… Daha sonra Osman işbaşına geçti. Halk, yaptığı işlere tahammül edemediği Osman'a başkaldırdı ve saldırıp öldürdü. Ardından bana geldiler ve bana biatte ısrar ettiler. İlk başta kabul etmedim. Yine ısrar ederek şöyle dediler: "Ümmet senden başkasına razı değil ve sana biat etmezsek ikilik çıkacağından korkuyoruz." Bu açıdan ben onlara biat ettim. Talha ve Zübeyir de bana biat ettiler; ancak daha sonra biatlerini bozdular. Sonra Muaviye bana muhalefete başladı. Onun ne dinde ne de İslâm'da bir geçmişi var. O, azat edilmişin oğlu azat edilmiştir. O, emevî soyundandır. Kendisi ve babası her zaman Allah'ın ve Peygamberi'nin düşmanı idiler ve kerhen İslâm'ı kabul etmişlerdi. Şaşıyorum sizlere ki, ona güç topluyor ve onun peşinden gidiyorsunuz; Peygamber ailesini terk ediyor ve Ehlibeyti dururken başkasının peşine takılıyorsunuz. Ben sizleri Allah'ın kitabına, Peygamber'in sünnetine, batılı öldürüp dinin nişanelerini canlandırmaya çağırıyorum. Bunu söylüyor; kendim ve kadın erkek her mümin için Allah'tan mağfiret diliyorum.[146]

Temim kabilesinin sözde zahidi Şurahbil eğer nefsinin esiri olmasa ve İslâm tarihini biraz bilseydi, İmam'ın sözünü kabul ederdi. Fakat İmam'ın mantığı karşısında bocaladığını hissedince mugalâtacılar gibi sözü başka yere çekip şöyle dedi: "Osman'ın katli hakkında ne diyorsun? Mazlumca öldürüldüğüne şahitlik eder misin?"

Böyle bir soru, bir elçinin görevinin dışında idi ve toplantıyı birbirine katmaktan başka hedefi yoktu. Bu mesele hakkında hüküm vermenin, Osman'ın öldürülme sebeplerinin incelenmesine ihtiyacı vardı. Bu nedenle Ali (a.s) tasdik etmedi ve onlar da bu bahaneyle o Hazret'in huzurundan ayrılıp şöyle dediler: "Osman'ın mazlumluğuna şahitlik etmeyenden uzağız."

Ali (a.s) onları şu ayetlere mısdak etti:

Sen ölülere işittiremezsin. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ve sen, düştükleri sapıklıktan körleri de çıkaramazsın. Teslim olmuş kişiler hâlinde ayetlerimize inananlardan başkasına sesini duyuramazsın.[147]

 


 

 

Sıffin Savaşı'nın Kaderinin Tayini

Ali (a.s) sabır ve tahammül abidesi idi. Muaviye'nin muhalefeti karşısında her tür esnekliği gösterdi. Ama riyaset sevdası Muaviye'yi öylesine kandırmıştı ki, elçiler gönderilmesi ve nasihatçilerin nasihati fayda etmek bir yana onu daha da katılaştırdı. Ali (a.s) mecburen savaşmaya, değerli vaktini bundan daha fazla heder etmemeye ve bu kanserli uru İslâm toplumunun bedeninden ayırmaya karar verdi.

Düşmanla savaşta İslâmî kurallardan biri, İslâm hükümetinin bir grupla yaptığı saldırmazlık anlaşmasına, hükümet başkanının birtakım karinelere istinaden karşı tarafın anlaşmayı bozmaya ve ihanet etmeğe niyetlendiğini hissetmesi dışında, riayet edilip saygı gösterilmesidir. Bu durumda önce davranarak anlaşmanın lağvedildiğini ilânen savaşa başlar. Nitekim Kur'an-ı Kerim bu meseleye işaretle şöyle buyuruyor:

Eğer bir topluluktan hıyanet kuşkusu duyarsan, antlaşmaya bağlı kalmayacağını aynı şekilde sen de onlara bildir. Allah hainlik edenleri sevmez.[148]

Bu esas, İslâm'ın adalet ve ahlâkî ilkelerin korunmasına, her ne kadar söylem ve davranışlarından hıyanet içersinde olduğu belli olsa da, düşmana ilk uyarıyı yapmadan saldırmaya izin vermeyecek kadar önem verdiğinin göstergesidir.

Ali (a.s) Sıffin'de bu esası fazlasıyla uygulamıştır. Zira Muaviye ile arasında saldırmazlık anlaşması gibi bir anlaşma yoktu; sadece haram ayların ihtiramı sebebiyle taraflar taarruzdan kaçınıyordu. Buna rağmen Şamlılar bu sükûnetin muharrem ayından sonra da devam edeceğini sanmasınlar diye, Mürsed b. Haris'i muharrem ayının son günü akşama doğru Şam ordusunun karşısına geçip şöyle demekle görevlendirdi:

Ey Şam halkı, Emir'ül-Müminin Ali diyor ki: "Ben size mühlet verdim; savaş konusunda sabrettim; ta ki hakka dönesiniz ve size Allah'ın kitabından delil getirdim ve ona davet ettim; fakat tuğyandan vazgeçip hakka itaat etmediniz. Bu şartlar altında ben her çeşit amanı karşılıklı olarak kaldırdım. Allah hainleri sevmez.[149]

Bu mesajdan sonra her iki tarafın askerleri arasında bir hareketlenme başladı ve taraflar komutanları tayin etmeye başladılar. Ali (a.s) ordusunu aşağıdaki şekilde düzenledi:

Süvari birlikler genel komutanlığına Ammar Yasir'i, piyade birlikler genel komutanlığına Abdullah b. Budeyl Huzai'yi atadı ve ordu sancaktarı Haşim b. Utbe oldu. Ali (a.s) daha sonra orduyu sağ, sol ve orta şeklinde taksim etti. Yemenlileri ordunun sağ tarafına, Rebia kabilesinden çeşitli grupları ordunun soluna ve genellikle Kûfeli ve Basralı olan Muzer kabilesinin yiğitlerini de ortaya yerleştirdi ve bu üç bölümden her birini süvari ve piyade birliklere ayırdı. Sağ ve sol kanat süvari birliklere Eş'as b. Kays ve Abdullah b. Abbas'ı, piyade birliklere ise Süleyman b. Sured ve Haris b. Mirre'yi komutan olarak atadı. Sonra her kabilenin sancağını, kabilenin ileri gelen şahsiyetlerine verdi. İbn-i Mezahim, Vak'a-i Sıffin kitabında, her biri bir kabileye ait 26 sancak olduğunu söylüyor; fakat sancaktarların ve kabilelerinin isimlerini, konumuzu uzatacağı için belirtmiyoruz.[150]

Muaviye de aynı şekilde ordusunu düzene soktu ve komutanları ve sancaktarları tayin etti. Güneş ufuktan belirip savaş kesinleşince Ali (a.s) askerleri arasında durup yüksek sesle şöyle buyurdu:

Onlar savaşa başlamadan siz başlamayın. Allah'a hamdolsun ki sizin bu savaşta hüccet ve deliliniz var. Savaşa başlayana kadar onları bırakmanız da elinizde olan başka bir hüccettir size. Onları yenilgiye uğrattığınızda arkasını dönüp kaçanı öldürmeyin. Yaralıları öldürmeyin; düşmanın avret yerlerini açmayın; ölenlere işkence etmeyin. Ordugâhlarına ulaştığınızda edepsizlik etmeyin; kimsenin evine iznim olmadan girmeyin ve savaş meydanında elde ettikleriniz dışında düşman malına dokunmayın. Size ve büyüklerinize küfretseler dahi kadınlara eziyet etmeyin. Zira onlar akıl ve kudret yönünden zayıftırlar. Müşrik oldukları dönemde bile onlara el uzatmamız yasaktı ve cahiliye döneminde bir erkeğin bir kadına sopa ya da demirle saldırması büyük bir ayıptı ve o erkeğin çocuklarının bile kınanmasına sebep olurdu.[151]

Emir'ül-Müminin (a.s) Cemel, Sıffin ve Nehrevan savaşlarında askerlerine şu tavsiyelerde bulunuyordu:

Ey Allah'ın kulları, Allah'a muhalefet etmekten sakının, gözlerinizi aşağı indirin, sesinizi kısın ve az söz söyleyin. Kendinizi düşmanla savaşa, dişiniz ve tırnağınızla savunma yapmaya hazırlayın. Sabitkademli ve sağlam durun ve Allah'ı anın ki kurtuluşa eresiniz. İhtilâf ve ikilikten sakının ki gevşemeyesiniz ve azametiniz ortadan kalkmasın. Sabırlı olun; Allah sabredenlerledir.[152]

Evet, İmam'ın sözleri sona erdi ve Hazret 11 kola ayrılmış ordusuyla düşman karşısında saf tuttu. İmam'ın ordusunun safları, bazısı Irak, bazısı Şam'da olan kabile fertleri savaş sahnesinde birbirlerinin karşısında duracak şekilde düzenlenmişti.

İlk günlerde savaş çarkı yavaş dönüyordu ve henüz ateşkes siyaseti ve umut ortamı iki tarafa da hâkimdi. Askerî kollar öğleye kadar savaşıyor, ondan sonra savaştan el çekiyorlardı. Ama sonraları savaş şiddetlendi ve sabahtan akşama hatta gecenin bir bölümünde de devam etti.[153]

Askerî Kolların Hareketi

Sefer ayının ilk günü, İmam'ın (a.s) ordusundan Malik-i Eşter ve Şam ordusundan Habib b. Mesleme, komutaları altındaki askerlerle birlikte savaş meydanına çıkarak günün bir bölümünü savaşla geçirdiler ve iki tarafta kayıplar verdi. Daha sonra taraflar ordugâhlarına geri döndüler.[154]

İkinci gün, İmam'ın ordusundan Haşim b. Utbe bir bölük süvari ve piyade birliğinin başında, aynı şekilde Şam ordusundan Ebu'l-A'ver Sulmî meydana çıktılar ve süvarilerle süvariler, piyadelerle piyadeler savaşa başladılar.[155]

Üçüncü gün, İmam'ın ordusundan Ammar, Muaviye'nin ordusundan Amr b. As, komutalarındaki askerlerle meydana çıktılar ve en şiddetli savaş ikisi arasında oldu.[156]

Ammar Şam ordusunun karşısında yüksek sesle şöyle dedi: Allah'a ve Resulüne düşmanlık, Müslümanlara zulmetmiş ve müşriklere yardım etmiş kişiyi tanımak ister misiniz? O, Allah dinini zahir ve Peygamber'ine yardım etmek istediği zaman, isteyerek değil korkudan İslâm'a girmiş göründü. Peygamber (s.a.a) öldüğünde ise Müslümanlara düşman, mücrimlere dost oldu. Ey millet, bilin ki sözünü ettiğim kişi Muaviye'dir. Ona lânet edip savaşın. O, Allah'ın nurunu söndürmek ve Allah'ın düşmanlarına yardım etmek istiyor.[157]

Bu sırada biri Ammar'a Peygamber'in "İnsanlarla İslâm'ı seçene kadar savaşın ve İslâm'ı kabul ettiklerinde malları ve canları amanda olur." hadisini hatırlattı.

Ammar adamı tasdik edip şöyle buyurdu: "Emevî taifesi ilk günden beri İslâm'ı kabul etmedi; kabul etmiş görünüp, küfürlerini, yar u yaver buldukları güne dek gizlediler."[158]

Ammar bu sözün ardından süvari birliğinin komutanına, Şamlıların süvari birliğine saldırı emri verdi; fakat Şamlılar bu saldırı karşısında mukavemet gösterdiler. Bunun üzerine piyade birliklere saldırı emri verdi. İmam'ın askerleri bir taarruzla düşman saflarını dağıttı ve Amr b. As yerini değiştirmek zorunda kaldı.

Siyaset piri Amr b. As, Ammar'ın tevessül ettiği taktiğe başvurdu. Ammar, emevî taifesini ve başlarını tekfir etme yoluyla düşman saflarında karışıklık çıkardı. Buna mukabil Amr b. As da mızrağının ucuna siyah bir kumaş astı. Bu, Peygamber'in kendisine verdiği siyah bayraktı. Gözler ona çevrildi; diller söze geldi. Ali (a.s) her tür fitnenin nüfuzunu engellemek için hemen yâranını aydınlatmaya başladı ve şöyle dedi:

Bu bayrağın öyküsünü biliyor musunuz? Bir gün Peygamber (s.a.a) elinde bu bayrak ile İslâm ordusuna şöyle seslendi: "Kim bu bayrağı, onda olanla birlikte alır?" Amr b. As, "Ne var ki o bayrakta?" diye sorunca, Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: "Bir Müslüman'la savaşmama ve bir kâfirin yanında yer almama." Amr, bayrağı bu şartla aldı; ama bugün müşriklere yaklaştı ve Müslümanlarla savaşıyor.

Tohumu yaran ve insanı yaratan Allah'a andolsun ki, bu güruh İslâm'a kalpten iman etmedi; etmiş gibi görünüp küfürlerini gizledi ve küfürlerini izhar etmek için kendilerine destekçi bulunca da düşmanlıklarına geri döndüler. Sadece zahirde namazı terk etmediler.[159]

Dördüncü gün İmam'ın ordusundan Muhammed Hanefiyye, Şam ordusundan da Ubeydullah b. Ömer, bir kol askerle meydana çıktı. İki taraf arasında şiddetli bir çarpışma oldu.[160] Ubeydullah, Muhammed Hanefiyye'yi teke tek savaşmaya davet etti. Muhammed bu teklifi kabul ederek meydana doğru hareket etti. Bu durumu öğrenen Ali (a.s) hemen oğlu Muhammed Hanefiyye'yi engelledi ve kendisi Ubeydullah'ın karşısında geçerek şöyle dedi: "Seninle ben savaşacağım; öne çık." Bu çağrıyı duyan Ubeydullah korkudan titreyerek, "Benim seninle savaşmaya ihtiyacım yok." dedi ve savaş meydanını terk etti. Bu sırada her iki tarafın askerleri birbirlerinden ayrılıp ordugâhlarına geri döndüler.

Hicrî 38 yılı sefer ayının beşi pazar günü, Iraklıların komutasını İbn-i Abbas'ın, Şamlılarınkini Velid b. Ukbe'nin üstlendiği iki kol asker savaşa başladı ve şiddetli bir çarpışmadan sonra öğle vakti savaşa son verip merkezlerine geri döndüler. Bu sırada Şamlıların komutanı, Abdulmuttalib oğullarına sövmeye başladı ve bunun üzerine kendisini çarpışmaya çağıran İbn-i Abbas'a müspet cevap vermedi.

Şam ordusu kör, sağır ve İslâm tarihinin gerçeklerinden uzak insanlardan müteşekkildi; öyle olmasa, Kur'an'ın tasrihiyle fasık olan biri onlara komuta etmezdi. Evet, Velid, hakkında Kur'an-ı Kerim'in "Ey iman edenler, özü-sözü bozuk birisi size bir haber getirdiğinde, hemen araştırıp inceleyin/delil arayın." (Hucurat Suresi/6) ayetinin indiği kimsedir.[161] Ve yine Kur'an'ın şu şekilde tavsif ettiği kişidir: "Hiçbir mümin, bir fasık gibi olur mu? Hayır, eşit olmazlar." (Secde Suresi/18)[162]

Bu savaşlarda her ne kadar ölenler oluyor ve taraflar bir netice alamadan ordugâhlarına dönüyordularsa da, İmam'ın (a.s), İbn-i Abbas ve Ammar'ın konuşmaları, Şam halkının ufkunu aydınlatıyor ve Muaviye'nin iddiasının asılsızlığını az-çok ortaya koyuyordu. Bu nedenle savaşın beşinci günü Şimr b. Ebrehe Himyeri, bir grup Şam karisiyle İmam'ın (a.s) ordusuna katıldı. Bu kimselerin nura doğru kaçışı, Muaviye'nin ordusunu kaplamış olan karanlığın bir nişanesiydi. Bu durum Muaviye'yi oldukça korkuya düşürdü.

Amr b. As, Muaviye'ye şöyle dedi:

Sen, Muhammed'le yakın akrabalık bağı olan, fazilet, maneviyat ve savaş sırlarına aşinalıkta benzersiz bir kişiyle savaşmak istiyorsun. O, Muhammed'in parmakla sayılacak kadar ashabıyla, kahramanlarla, karilerle ve en şerefli adamlarıyla seninle savaşmaya gelmiştir. Onlar Müslümanlar arasında heybet ve azamete sahip kişilerdir. Şamlıları zor şartlar altına sokman gerek ve savaş süresinin uzaması bezginlik yaratmadan onları hırslandırmalısın. Her şeyi unutsan da şunu unutma ki sen batıl üzeresin.

Muaviye, Amr'ın sözlerinden öğüt aldı ve Şam halkını savaş meydanına çekebilmenin etkenlerinden birinin, kalben olmasa da din ve takva tezahüründe bulunmak olduğunu anladı. Bu nedenle bir minber hazırlattı ve Şam ordusunun başlarını huzuruna çağırdı ve dine yüreği yanan biri gibi timsah gözyaşları döküp şöyle dedi:

Ey millet, canlarınızı başlarınızı bize teslim edin. Gevşemeyin ve yardımdan el çekmeyin. Bugün tehlikeli bir gündür; hakikat ve hakikati koruma günüdür. Sizler hak üzeresiniz ve elinizde hüccet var. Sizler biati bozmuş, haram bir kanı dökmüş ve kimsenin onu mazur saymayacağı biriyle savaşacaksınız.

Sonra Amr b. As minbere çıktı ve Muaviye'nin sözlerine benzer sözler sarf etti.[163]

Hz. Ali'nin (a.s) Konuşması

Hz. Ali'ye, Muaviye'nin hile yoluyla ve dindarlık kisvesine bürünerek Şamlıları savaşa davet ettiği haberi ulayınca, herkesin bir noktada toplanması emrini verdi. Râvî diyor ki: "Ali (a.s) yayına yaslanmış, Peygamber ashabının kendi yanında yer aldığını göstermek için onları etrafına toplamış bir hâlde Allah'a hamdüsenadan sonra şöyle buyurdu:

Ey insanlar, sözlerimi dinleyin ve zihninize yerleştirin. Bencillik isyankârlıktandır; övünme, kibir ve bencillikten. Şeytan, size batılı vadeden hazır bir düşmandır. Bilin ki Müslüman Müslüman'ın kardeşidir. Kötü söz demeyin ve yardımdan el çekmeyin. Dinin yolu birdir ve düzdür. Kim bu yola girerse ona erişir; kim de terk ederse ondan ayrılmış olur ve kimde ondan ayrılırsa helâk olur. Emin bilinip hıyanet eden, vaatte bulunup yapmayan ve konuşup da yalan söyleyen, Müslüman değildir.

Biz rahmet hanedanıyız. Sözümüz doğru, amelimiz üstünlüktür. Bizdendir peygamberler hâtemi; bizdedir İslâm rehberliği ve bizdendir Kur'an'ın karileri. Ben sizleri Allah'a, Resulü'ne, düşmanla cihada, sabra, Allah'ın rızasını kazanmaya, namazı ayakta tutmaya, zekâtı vermeye, hacca gitmeye, ramazan orucunu tutmaya ve beytülmali ehline ulaştırmaya çaba göstermeye davet ediyorum.

Dünyanın ilginçliklerindendir Muaviye ve Amr b. As'ın, halkı dindarlığa teşvik etmesi. Hepiniz biliyorsunuz ki ben asla Peygamber'e (s.a.a) muhalefet etmedim ve kahramanların korkup geri çekildikleri yerlerde canımı ona siper ettim. Şükürler olsun Allah'a ki beni bu fazilete muvaffak etti. Allah'ın Peygamberi, başı göğsümde can verdi: tek başıma gusül verirken ona, mukarreb melekler de bedenini çevirip bana yardım ediyorlardı. Allah'a andolsun ki hiçbir ümmet, Peygamberlerinin ölümünden sonra, batıl ehli hak ehline galip gelmedikçe ihtilâflara duçar olmamıştır.[164]

İmam'ın konuşması buraya varınca, Ammar halka dönerek şöyle dedi: "İmam sizlere, ümmetin ne işin başında ne de sonunda doğru bir yol izlemediğini bildirdi."

İbn-i Mezahim'in sözlerinden, İmam'ın (a.s) bu konuşmayı sefer ayının altıncı günü pazartesi ikindi vaktinde yaptığı ve genel taarruz emri verdiği anlaşılıyor. Bu nedenle sefer ayının yedisi Salı günü ordusunu genel taarruza hazırladı ve bir hitabe irat edip savaş metodunu anlattı.[165]


 

Toplu Saldırı Başlıyor

Kanlı Sıffin Savaşı'nın üzerinden 8 gün geçiyordu ve sınırlı şekilde mevzi saldırıları ve zırhlı birliklerin taarruzu bir netice vermemişti. Ali (a.s) en az kayıpla hedefe ulaşmanın hesabını yapıyordu ve sınırlı taarruzların zayiattan başka neticesi olmadığına emindi. Bu nedenle sefer ayının sekizinci gecesi (Çarşamba gecesi) askerlerine hitaben şöyle buyurdu:

Paraladığı şey müstahkem olmayan ve müstahkem ettiği şey paralanmayan Allah'a şükürler olsun. Eğer isteseydi bu ümmetten ya da başka halklardan iki kişi bile ihtilâf etmez; bir beşer kendine ait bir konuda niza etmez ve üstün tutulanlar, üstün olanların faziletini inkâr etmezdi. Takdir, bizimle bu grubu bu noktada karşı karşıya getirdi. Hepimiz Allah'ın gözetimi altına ve huzurundayız. Eğer istese zalimi yalanlamak ve hakkı aşikâr etmek için azabı çabuk indirir. Dünyayı amel, ahireti mükâfat yurdu karar kıldı; ta ki kötülere kötülüklerinin cezasını, iyilere de iyiliklerinin mükâfatını versin. Bilin ki yarın Allah'ın izniyle düşmanla karşılaşacaksınız. Öyleyse bu gece daha çok namaz kılıp Kur'an okuyun ve Allah'tan sebat ve zafer dileyin. Yarın düşmanla ciddiyet ve ihtiyatla karşılaşın ve işinizde doğru olun.

Ali (a.s) konuşmasının ardından oradan ayrıldı. Daha sonra askerler silâhlarını onarıp düzeltmeye koyuldular.[166]

Ali (a.s), sefer ayının sekizinci günü bir kişinin Şamlılara, Iraklıların savaşa hazır olduğunu ilân etmesi emrini verdi.

Muaviye de aynı Ali (a.s) gibi ordusunu düzenlemeye ve çeşitli kollara ayırmaya başladı. Hims, Ürdün ve Kınnisrin halkı, düşman ordusunun çeşitli kollarını oluşturuyordu. Muaviye'nin korunması görevini, Zehhak b. Kays Fihrî'nin komutasındaki Şam halkı üstlendi ve karşı tarafın Muaviye'nin karargâhının bulunduğu ordunun merkezine nüfuz etmesini önlemek için çevresini sardı.

Amr b. As, Muaviye'nin orduyu düzenleme şeklini beğenmedi ve ona bu konuda yardım etmek istedi. Bu yüzden ona aralarında yapmış oldukları anlaşmayı (Zafer kazanılması hâlinde Mısır hükümetinin kendisine bırakılması) hatırlatıp şöyle dedi: "Hims halkının komutasını bana bırak ve Ebu'l A'ver'i bu görevden al." Muaviye bu öneriye çok sevindi ve hemen birini Hims halkının komutanı Ebu'l A'ver'in yanına gönderdi ve şu mesajı verdi: "Amr b. As'ın, ikimizde olmayan savaş geçmişi ve tecrübesi var. Ben onu süvari birliğinin komutasına atadım; sen başka bir bölgeye git."

Amr b. As Mısır hükümetinin hayaliyle iki oğlu Abdullah ve Muhammed'i çağırdı ve kendi tecrübesine dayanarak orduyu düzene soktu.[167] Zırhlı birlikleri öne, zırhsızları arkaya yerleştirdi. Daha sonra iki oğluna saflar arasında dolaşarak düzeni dikkatlice sağlamalarını emretti. Bununla yetinmeyip kendisi de incelemede bulundu. Kendisi de Muaviye gibi ordunun merkezinde bir minber üzerine kuruldu ve can güvenliğini Yemenliler üstlendi. Ayrıca minbere yaklaşmak isteyen herkesin öldürülmesini emretti.[168]

Savaştan maksadı kudret ve makam elde etmek olan, tabi ki kendisine koruma sağlar; fakat sebep ve hedefi manevi olanın, hedefi yolunda ölmekten pervası olmaz. Nitekim İmam'ın (a.s) korumasını birinin üstlenmesi bir yana, o Hazret gece rengi atına binmiş, orduyu komuta ediyor, can alıcı naralarıyla Şam kahramanlarını titretip, keskin kılıcıyla onları adeta biçiyordu.

Liderlik tarzındaki farklılıklar, hedeflerin farklılığından doğar. Şahadet kültürü, ahirete iman ve kendi hakkaniyetine olan inancın eseridir; hâlbuki ölümden korkmak ve kendi canını korumak için başkalarını feda etmek, dünya hayatına kalpten bağlılığın ve madde ötesini inkârın ürünüdür. İlginçtir ki Amr b. As, bu gerçeği itiraf ederek İmam'ın (a.s) ordusu hakkında şöyle demiştir:

"Onlar ilâhî bir hedefle buraya geldiler ve şahadetten korkmuyorlar."

Amr b. As'ın Muaviye'ye hayırhahlık ve yardımı, ona ve zaferine olan alakasından değil, kendi menfaati içindi ve Muviye'yle meşveretlerinde bunun bedelini sürekli hatırlatıyordu. Aşağıdaki müzakere, bu hakikatin göstergesidir:

Muaviye: En kısa zamanda ordunun saflarını düzene sok.

Amr: Bana verdiğin hükümet sözünü unutmaman şartıyla.

Muaviye, Amr'ın İmam'dan sonra kendisine rakip olmasından korkarak şöyle dedi: "Hangi hükümet? Mısır hükümdarlığından başka bir şey mi istiyorsun?"

Eski siyaset kurdu ve takvasız tüccar Amr b. As, takva maskesine bürünerek şöyle dedi: "Mısır, cennetin karşılığı olur mu? Ali'yi öldürmek, hiç ara vermeyen cehennem azabı için münasip bir bedel olacak mı?"

Muaviye, Amr'ın sözlerinin ordu içinde yayılmasından korkarak, hayli ısrarla "Yavaş, yavaş; sözlerini kimse duymasın." dedi.

Evet, Amr b. As, Mısır hükümetine konma arzusuyla, Şam halkına hitaben şöyle dedi:

Ey Şam askerleri, saflarınızı düzene koyun ve başlarınızı Rabbinize ödünç verin. Allah'tan yardım alın; kendinizin ve Allah'ın düşmanıyla savaşın. Allah kahredesiceleri öldürün.[169]

Diğer taraftan daha önce belirtildiği gibi Ali (a.s) bir at istedi ve kendisine, gücünden dolayı sürekli hareket hâlinde olan ve iki dizginle çekilen gece renkli bir at getirdiler. Ali (a.s) atın dizginini eline alarak şu ayeti tilâvet etti:

"Adı ve kudreti yücedir bunu bizim emrimize verenin. Yoksa biz bunu kendimize yanaştıramazdık. Ve gerçekten biz, hâlden hâle geçerek Rabbimize mutlaka döneceğiz." (Zuhruf Suresi/13-14)

Sonra ellerini açarak şöyle dua etti:

Allah'ım, adımlar sana doğru atılır, bedenler eziyete düşer, kalpler feyizlenir, eller yükselir ve gözler açılır... Allah'ım biz Peygamberimizin yokluğunu, düşmanlarımızın çokluğunu ve çeşit-çeşit isteklerimizi sana şikâyet ediyoruz. Rabbimiz, bizimle bu kavim arasında hak üzere hüküm ver ki sen hüküm verenlerin en iyisisin.

Sonunda sefer ayının sekizi çarşamba günü topyekûn saldırı başladı ve sabahtan akşama dek sürdü. Ancak taraflar bir netice alamadan ordugâhlarına geri döndüler.

Perşembe günü Ali (a.s) sabah namazını karanlıkta kıldı ve duadan sonra kendisi saldırıyı başlattı ve yâranı da her taraftan savaşa katıldı.[170]

İmam'ın (a.s) saldırıdan önce okuduğu duanın bir bölümü şöyleydi:

Rabbim, eğer düşmanlarımıza karşı bizi muzaffer kılsan, bizi zulmetmekten alıkoy ve adımlarımızı hak üzere sabit kıl. Eğer onları bize muzaffer kılsan, şahadeti bize nasip et ve geride kalan yâranımı fitneden koru.[171]

İmam'ın (a.s) Ordu Komutanlarının Coşkulu Hitabeleri

Her ordunun komutan ve büyük şahsiyetlerinin konuşmaları, büyük bir tebliğ rolü ifa ediyordu. Bazen bir hitabe bir orduyu derinden sarsar ve zaferin mukaddimesini hazırlar. Bu nedenle topyekûn saldırının ikinci günü yani sefer ayının dokuzu Perşembe, İmam'ın ordusunun büyük şahsiyetleri konuşmalar yaptılar. İmam'dan başka Abdullah b. Budeyl,[172] Said b. Kays[173] (Nasırin bölgesinde) ve Malik-i Eşter[174] gibi seçkin şahsiyetler de konuşmalar yaptılar. Her biri kendine has mantıklarıyla İmam'ın ordusunu düşmana karşı saldırıya tahrik etti. Bu arada bir takım hadiseler vuku buldu. Bu hadiselerden bazıları şunlar:

1- Bu Kur'an'ı Kim Eline Alacak?

Ali (a.s) savaşı başlatmadan önce, itmam-ı hüccet için, askerlerine "Kim bu Kur'an'ı eline alıp Şamlıları ona davet edecek?" dedi.

Bu sırada Said adında bir genç ayağa kalkarak gönüllü olduğunu dile getirdi. İmam (a.s) bir kez daha sözünü tekrarladı ve yine aynı gençten müspet cevap alınca Kur'an'ı o gence verdi. Said de Muaviye ordusuna doğru hareket etti ve onları Kur'an'a ve ona amel etmeye davet etti; fakat çok geçmeden düşman tarafından öldürüldü.[175]

2- İki Hucr'un Savaşı

Hucr b. Adiyy Kindi, Peygamber'in (s.a.a) huzuruna müşerref olup onun eliyle İslâm'ı kabul etmiş ve sonraları Hz. Ali'nin muhlis dostları ve hariminin savunucuları arasında yer almış ve sonunda takriben Şam'a 20 km. mesafede bulunan "Merc-i Azra" denilen yerde Muaviye'nin cellâtları tarafından şehit edilmiş büyük bir şahsiyetti. O, Tarihte "Hucr'ul-Hayr: Hayırlı Hucr" diye anılırken, amcası olan Hucr b. Yezid "Hucru'ş-Şer: Kötü Hucr" diye anılmaktadır.

Şans eseri böyle bir günde bu iki Hucr, birbirlerine olan yakınlıklarına rağmen karşı karşıya geldiler. Çarpışma daveti Hucru'ş-Şer tarafından yapıldı. O ikisi mızraklarıyla çarpışma hâlindeyken, Muaviye ordusundan Huzeyme adlı bir kişi Hucr b. Yezid'in yardımına koştu ve Hucr b. Adiyy'e bir mızrak vurdu. Bu sırada Hucr b. Adiyy'in dostlarından bir grup, Huzeyme'ye saldırarak öldürdüler; fakat Hucr b. Yezid kaçarak meydanı ter ketti.[176]

3- Abdullah b. Budeyl'in Şam Ordusunun Sol Kanadına Taarruzu

Abdullah b. Budeyl Huzai, İmam'ın (a.s) ordusunun yüksek rütbeli komutanlarından sayılıyordu. Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) değerli sahabesi, nefsî temizlik ve şecaat yönünden Malik-i Eşter'den sonra anılan biri idi.

Ordunun sağ kanadının komutasını üstlenmişti. Sol kanadı ise Abdullah b. Abbas komuta ediyordu. Irak karileri, Ammar Yasir, kays b. Sa'd ve Abdullah b. Budeyl'in etrafında konuşlanmışlardı.[177]

Abdullah taarruza başlamadan önce askerlerine şöyle dedi: "Muaviye kendine ait olmayan bir makam iddiasında; makamın gerçek sahipleriyle nizaa tutuşup, batıl mantığıyla hakla savaşmaya gelmiştir. Muaviye, bedevî Araplar ve muhtelif grupları yanına alarak savaşa girmiş ve dalaleti onlara güzel göstermiştir. Aşağıdaki sözlerinden bu durum anlaşılmaktadır:

Allah'a andolsun ki sizler Allah'ın bir nuruyla ihata edilmiş açık bir delilsiniz. Şu zalim ayak takımıyla savaşın ve onlardan korkmayın. Elinizde Allah'ın açık ve kabul edilmiş kitabı varken nasıl korkarsınız. Siz Peygamber'le birlikte onlarla savaşmıştınız ve andolsun ki şimdi o zamandan daha temiz ve daha iyi değilsiniz. Kalkın; Allah'ın ve kendinizin düşmanları ile savaşın.[178]

Abdullah b. Budeyl, sağ kanadın komutanı olduğu hâlde iki zırh giydi ve her eline birer kılıç alarak taarruzu başlattı. Daha ilk saldırıda Şam ordusunun sol kanadının komutanı Habib b. Mesleme'yi yenilgiye uğrattı. Abdullah'ın bütün himmeti, kendini Muaviye'nin çadırına ulaştırıp bu ümmü'l-fesadı ortadan kaldırmaktı. Muaviye'nin, ölümü göze alan ve 5 sıra hâlinde etrafına adeta duvar ören muhafızları buna engel oldu. Fakat bu duvarlar o kadar engel çıkarmadı ve birbiri ardına döküldü. Abdullah'ın saldırıları çok etkili olmasına rağmen, Muaviye'nin çadırına ulaşamadan şahadete ulaştı.[179]

Bu konuda İbn-i Cerir Taberî kendi tarihinde, olayı İbn-i Mezahim'in Vak'a-i Sıffin kitabından daha açık şekilde yazıyor.

İbn-i Cerir şöyle yazar: "Abdullah b. Budeyl düşmanın sol kanat ordusu ile savaşırken, Malik-i Eşter de sağ kanada saldırıyordu. Her tarafı zırhla örtülü Malik-i Eşter'in elinde, aşağı indirdiğinde üzerinden su dökülür gibi görünen, yukarı kaldırdığında ise yansıttığı ışığı gözleri kamaştıran Yemen yapısı madeni bir plaka vardı. Malik-i Eşter, yaptığı hamlelerle düşmanın sağ kanadını çökertti ve Abdullah b. Budeyl'in, sayıları yaklaşık 300[180] kişiyi bulan bir grup kariyle birlikte vardığı noktaya ulaştı. Malik, Abdullah'ın adamlarını yere yapışmış ölüler gibi buldu. Düşmanı onların etrafından dağıttı. Onlar Malik-i Eşter'i görünce sevinerek hemen İmam'ın (a.s) ne durumda olduğunu sordular. O Hazret'in sağ salim olduğunu ve ordusunun sol kanadında savaştığını duyunca Allah'a şükrettiler.

Bu hâlde Abdullah az sayıdaki adamıyla ilerlemek ve muhafızlarını öldürdükten sonra Muaviye'nin kendisine ulaşmakta ısrar ediyordu. Fakat Malik-i Eşter ilerlememesini, oldukları yerde kendilerini savunmaları mesajını verdi.[181] Oysa Abdullah, ani bir saldırıyla bunu başarabileceğini sanıyordu. Bu nedenle ilerleyişini sürdürdü. Her iki elinde kılıç, askerleriyle saldırıyı başlattı. Önüne geleni bir darbede yere seriyordu. O kadar ilerledi ki, Muaviye yerini değiştirmek zorunda kaldı.[182]

Abdullah bu saldırısında ilginç bir olaya imza attı; şöyle ki, Muaviye'nin muhafızlarıyla muharebe sırasında "Ya le-sarat-i Osman: Ey Osman'ın kanını isteyenler" diye bağırıyordu ve maksadı, bu savaşta ölen kardeşi idi. Fakat düşman bu sözü yanlış anlamış ve onun halkı 3. halifenin intikamını almaya davet ettiğini sanarak hayrete düşmüştü.

Sonunda iş bir yere vardı ki, Muaviye gerçekten can korkusuna düşüp, defalarca ordusunun sağ kanat komutanı Habib b. Mesleme'ye, kendisine yardım etmesi yönünde mesaj yolladı. Ancak Habib'in çabaları Abdullah'ın ilerleyişini engelleyemedi. Muaviye'nin çadırına yaklaşmıştı. Muaviye son çare olarak muhafızlarına Abdullah'ı taş yağmuruna tutmalarını emretti. Bu taktik etkili oldu ve muhafızlar taş atarak, etrafında az sayıda adamı bulunan Abdullah'ı yaraladı ve Abdullah yaralı bir şekilde yere düştü.[183]

Bu sırada kesin bir tehlikeden canını sağ kurtaran ve sevincinden ne yapacağını şaşıran Muaviye, Abdullah'ın cenazesinin başına geldi. Muaviye'nin yakınlarından olan Abdullah b. Amir adındaki biri, sarığını Abdullah'ın yüzüne örtüp rahmet okudu. Muaviye ondan Abdullah'ın yüzünü açmasını istedi; fakat o buna razı olmadı; çünkü geçmişte onunla dostluğu vardı. Muaviye, Abdullah'ın burnunu ve kulağını kesmeyeceğine dair söz verince, İmam'ın şecaatli komutanının yüzünü görmeye muvaffak oldu ve şöyle dedi:

Allah'a andolsun ki o bu topluluğun büyüğü. Allah beni diğer iki kahraman Malik-i Eşter ve Eş'as Kindi'ye de galip getirsin.[184]

Daha sonra Abdullah'ın eşsiz kahramanlık ve şecaatinin vasfında, Adiyy b. Hatem'in şiirini okudu. Şiirin ilk beyti şöyle:

Ehu'l-Harbi in azzet bihi'l harbu azzeha / ve in şemmeret en sakeyha'l harbu şemmera: Savaşçı odur ki, savaş ona diş gösterince o da göstere / Elbisesinin kolunu kıvırınca o da kıvıra.[185]

Leylet'ul-Herir'e Kadar Savaşın Devamı

Hz. Ali taraftarlarıyla Muaviye yandaşları arasındaki gerçek savaş, hicrî 38 yılı sefer ayının başından, 13. günün[186] ortasına kadar sürmüştür. Tarihçiler, o ayın ortanca gecesine Leylet'ul-Herir adını vermiştir. "Herir" Arapçada köpek ulumasına denir ve Muaviye ordusu o gece İmam'ın ordusunun darbeleri altında köpek gibi uluyordu. Tam Muaviye hükümetinin ve emevilerin defterleri dürülmek üzereyken Amr b. As hile, aldatmaca ve İmam'ın askerleri arasında ihtilâf çıkarma yoluyla kanlı ve kader belirleyici savaşı durdurdu ve ayın 17'si Cuma günü iş hakemliğe çekildi ve geçici ateşkes ilân edildi.

Tarihçiler Sıffin savaşının hadiselerini 10. gününe kadar düzenli bir şekilde yazmış, fakat ondan sonra hadiselerin nakli zincirleme hâlini kaybetmiştir. Bu durumda hadiseyi kaleme alan biri, hadiseleri kendi tarih algılamasına göre şekillendirmelidir. Biz de bu birkaç günlük hadiseleri, Leylet'ul-Herir gününün ortasına kadar bir şekilde aktaracağız.

10. Günün Hadiseleri

Sefer ayının 10. gününün güneşi ufkun göğsünü yardı ve ışıklarını, bir kan girdabına dönmüş Sıffin çölünün üzerine saldı. Şahadet aşıkları ve Ali (a.s) tutkunları, yani Rebia kabilesi, İmam'ın etrafında toplanmış ve adeta kuşatmışlardı.

Onların komutanlarından biri kalkarak şöyle dedi: "Kimdir ölüme kucak açıp canını Allah'a satacak?" Bu sırada 7000 kişi ayağa kalkıp "Lebbeyk" dedi ve Muaviye'nin çadırına ulaşana kadar arkalarına bakmadan ilerleyebileceklerini dile getirdiler.

Rebia kabilesi mensuplarının İmam'a olan bağlılıklarını göstermek adına içlerinden birinin kalkarak "Arap halkı nezdinde mazur olmazsınız eğer içinizden biri sağ kalıp da Ali (a.s) zarar görse." demesi yeterli olur herhâlde.

Muaviye Rebia kabilesinin kahramanlığını görünce elinde olmaksızın onları överek aşağıdaki beyti okudu:

İza kulte kad velet rebiatu ekbelet / Ketaibu minhum kelcibali tucalidu: Eğer desen Rebia kabilesi meydana sırt çevirdi / bir anda onlardan birçoğu dağ gibi savaşa tutuşur.[187]

Sağ Kanadın Onarımı

Rebia kabilesinin gösterdiği kahramanlığı Muzer kabilesi göstermedi ve Ali ordusunun sağ kanadı, komutanı Abdullah b. Budeyl'in ölümü ve Muzer kabilesinin savaştan kaçmasıyla yenilgiye uğradı; öyle ki, o kanadın askerleri, İmam'ın komuta ettiği ordunun merkezine sığındılar. Ali (a.s) sağ kanadı düzene sokmak için, komutasına Sehl b. Huneyf'i atadı; fakat Habib b. Mesleme komutasındaki Şam ordusunun amansız saldırıları, sağ kanadın yeni komutanına durumu düzeltme fırsatı tanımadı. Ali (a.s) Muzer kabilesinin sağ kanattaki sebatsızlığını duyunca hemen Malik-i Eşter'i çağırıp ona bu İslâmî inzibatlarını kaybetmiş gruba, "Karşısında aciz olduğunuz ölümden kaçışınız nereye? Niçin size kalmayacak hayata yöneldiniz?" demesini emretti.

Malik-i Eşter, yenilgiye uğramış sağ kanadın karşısında durup, İmam'ın (a.s) mesajını iblağ etmenin zımnında heyecanlı bir konuşmanın ardından şöyle dedi:

Cihat meydanından kaçmak, izzetin yok olmasına, beytülmalin kaybedilmesine, dünya ve ahirette zillete, Allah'ın gazabına ve elemli azabına sebep olur.

Daha sonra şunları söyledi: "Sıkın dişlerinizi ve başı dik olarak düşmana yönelin." Ardından sağ kanadı düzene sokup kendisi saldırıyı başlattı. İmam'ın ordusunun sağ kanadının karşısında yer alan Muaviye ordusunun sol kanadını, Muaviye ordusunun merkezine kadar geri püskürttü.[188]

Sağ kanadın yenilgiden sonraki insicamına çok sevinen Ali (a.s) onlara şöyle hitap etti:

Şimdi sabırlı olun. Allah size sebat ve huzur ihsan etti ve yakinle güçlendirdi. Yenilgiye uğrayanlar (savaş meydanını terk edenler) bilsinler ki, kendilerini Allah'ın gazabına ve belaya atmışlardır.[189]

Kendin Öldürüp, Kendin Yas Tutuyorsun!

Mearib, San'a'nın kuzeydoğusunda bulunan ve 542 yılında yapılıp 570 yılında yıkılan büyük bir baraj sayesinde meşhur olan bir şehirdir. Yemen kabileleri bu barajın bereketiyle ileri bir temeddüne ulaştılar ve büyük bir ziraî kalkınma gerçekleştirdiler. Barajın meşhur "Erim" seli neticesinde yıkılması, Yemen kabilelerinin Arap yarımadasının değişik noktalarına dağılmalarına sebep oldu. Daha çok Şam, Irak, Ürdün ve Filistin'e yerleştiler; fakat dağılmalarına rağmen kabilelerine bağlılıklarını tamamen korudular. Bu açıdan görüyoruz ki, Ezd, Muzer, Kinde, Kuzaa ve Rebia kabilelerinden bazı boyalar Irak'ta yaşarken, bazıları da Şam, Ürdün ve Filistin'de yaşıyordu.

Hz. Ali'nin orduyu düzenlemedeki taktiği, her kabilenin Irak'ta yaşayan fertlerini, aynı kabilenin Irak dışında yaşayan fertleriyle karşı karşıya getirmekti. Zira böyle bir taktik duyguları körükleyerek fazla kan akmasını engelleyebilirdi.[190]

Bir gün "Has'em" kabilesinin Şam'da bulunan liderlerinden biri olan Abdullah, bu kabilenin Irak'taki lideriyle görüşme talebinde bulundu ve kısa süre sonra mülakat gerçekleşti. Abdullah, kabilenin her iki boyunun savaştan çekilip beklemeye geçmesi ve taraflardan galip gelene tâbi olması teklifinde bulundu. Fakat bu iki liderin müzakeresi fayda etmedi; zira Iraklı lider bu teklifi kabul etmedi ve İmam'ı (a.s) bırakmaya yanaşmadı. Sonunda iki boy arasında göğüs göğse savaş başladı. Iraklı olan Veheb b. Mes'ud Has'emi, Şamlı akranını öldürdü ve buna mukabil Şamlı Has'emilerden biri, Irak'lı Has'emilerin liderine saldırdı ve Ebu Kâb'ı öldürdü; fakat öldürdükten sonra ağlamaya başlayıp şunları söyledi: "Ben seni Muaviye'ye itaatim yüzünden öldürdüm; hâlbuki sen bana daha yakındın ve onlardan önce seni seviyordum. Allah'a andolsun ki ne diyeceğimi bilmiyorum. Şeytan bizi saptırmış ve Kureyş emellerine alet etmiştir. İki kabilenin boyları arasındaki bu savaş, iki taraftan 80 kişinin ölümüyle son buldu.[191]

Tarih Tekerrür Ediyor

Bu hadise, nevi şahsına münhasır değil. Az çok Sıffin Savaşı'nda da yaşanmıştır. Şimdi onların bazısını naklediyoruz:

1- Irak ordusundan Naim b. Suheyb Becelî öldü. Şam ordusunda bulunan amcasının oğlu Naim b. Haris Becelî, amcasının oğlunun gömülmesi için Muaviye'ye çok ısrarda bulundu; fakat Muaviye izin vermedi ve Osman'ın bunların korkusundan gece toprağa verildiğini bahane etti. Ancak o şöyle dedi: "Dediğim yapılmazsa senden ayrılıp Ali'ye katılırım." Sonunda Muaviye, amcası oğlunun cenazesini toprağa vermesine izin verdi.[192]

2- Ezd kabilesinin iki boyu karşı karşıya geldiler. İki kabilenin liderlerinden biri şöyle dedi: "Bir kabilenin iki boyunun karşı karşıya gelmesi büyük belalardan biridir. Allah'a andolsun ki biz bu savaşla kendi ellerimizi ve kollarımızı kesmekten başka bir şey yapmış olmayız. Eğer savaşmazsak önderimize ve kabilemize yardım etmemiş oluruz ve eğer savaşırsak izzetimizi kaybedip yaşam ateşimizi söndürmüş oluruz.[193]

3- Şam ordusundan bir savaşçı meydana çıkıp kendisiyle savaşacak bir hasım istedi. Irak ordusundan biri meydana çıktı ve ikisi arasında şiddetli bir çarpışma oldu. Sonunda Iraklı olan, Şamlı savaşçıyı boynundan tutarak sert bir şekilde yere vurdu ve göğsüne oturdu. Kendi ve Şamlı savaşçının miğferini çıkardığında, onun kardeşi olduğunu gördü! İmam'a ne yapması gerektiğini sordu. Ali (a.s) onu serbest bırakmasını söyledi. Buna rağmen Şamlı asker tekrar Muaviye ordusuna katıldı.[194]

4- Muaviye ordusundan Suveyd adında biri meydana çıkarak savaşacak rakip istedi. İmam'ın ordusundan Kays adında biri meydana çıktı. Yüz yüze geldiklerinde birbirlerini tanıdılar ve her biri diğerini kendi tarafına davet etti. Iraklı olan, İmam'a (a.s) olan iman ve bağlılığını amcasının oğluna açıklayıp şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki, elimden gelse kılıcımla şu beyaz çadıra (Muaviye'nin çadırı) öyle vururum ki, içindekinden eser kalmaz."[195]

Şimr b. Zilcevşen İmam'ın (a.s) Safında

Şu feleğin acayipliğine (acayipliklerinin sonu olmaz) bak ki, Şimr, Sıffin Savaşı'nda İmam'ın safında yer aldı ve Edhem adlı bir Şamlı askerle çarpışmasında alnına güçlü bir darbe alıp kemiği kırıldı. O da bunun telafisi için hasmına sert bir kılıç darbesi indirdi; fakat etkili olmadı. Şimr güç toplamak için çadırına dönüp su içti ve eline bir mızrak alıp meydana geri döndüğünde hasmının yerinde durduğunu gördü. Hasmına aman vermeden öyle bir mızrak darbesi indirdi ki, atından yere düştü ve eğer Şamlılar imdadına yetişmeseydi işini bitirecekti.[196]

Şahadetle Övünme Kültürü

Şahadetle övünme ve Allah'a kavuşma aşkı, diğer milletler arasında olmayan, mukaddes hedefler için savaşan ahirete inanmış imanlı insanların kültürüdür. İnsanı kıyam ve cihada teşvik eden en büyük etkendir şahadet aşkı. Şehit bu inançla birkaç günlük naçiz hayatı ebedî bir yaşama dönüştürür.

Sıffin Savaşı'nda bir gün Şam ordusundan Benî Esed kabilesinden güçlü bir savaşçı meydana çıkarak rakip talep etti. Iraklı askerler bu savaşçıyı görünce geri çekildiler; fakat birden Mukatta' Âmirî adındaki yaşlı bir adam kalktı ve meydana gitmek istedi. Ali (a.s) buna engel oldu. Esed'li savaşçının naraları kulakları sağır ederken, her defasında o şahadet aşığı yaşlı adam meydana gitmek istediğini dile getiriyor; fakat Ali (a.s) izin vermiyordu. Sonunda yaşlı adam şöyle arz etti: "Ya İmam, izin ver de savaşayım; ya ölür cennete giderim ya da onun şerrini ortadan kaldırırım." İmam (a.s) bu kez izin verdi ve onun hakkında dua etti.

Bu yaşlı yiğidin cesur hamleleri Şamlı savaşçının kalbine öyle bir korku saldı ki, kaçmaktan başka çare görmedi ve Muaviye'nin çadırına kadar geri çekildi. Yaşlı adam onu o noktaya kadar takip etti ve bulamayınca geri döndü.

Muaviye, Hz. Ali'nin şahadeti ve halkın kendisine biatinden sonra, Mukatta' Amirî'yi huzuruna çağırdı. Oldukça yaşlanan Mukatta' o haliyle Muaviye'nin huzuruna çıktı ve aralarında şu diyalog yaşandı:

Muaviye: Kardeşim, eğer seni bu vaziyette görmeseydim elimden kurtulamazdın.

Âmirî: Allah aşkına beni öldür ve bu zillet dolu yaşamdan kurtarıp Allah'ın likasına yaklaştır.

Muaviye: Seni öldürmem; çünkü sana ihtiyacım var.

Âmirî: Nedir ihtiyacın?

Muaviye: Seninle kardeş olmaya ihtiyacım var.

Âmirî: Ben geçmişte Allah için senden koptum ve hâla aynı minval üzereyim. Kıyamet günü Allah seninle benim aramda hükmetsin.

Muaviye: Kızını benimle evlendir.

Âmirî: Ben daha kolay olan isteğini reddettim; nerde kaldı bu istek.

Muaviye: Öyle ise benden bir hediye kabul et.

Âmirî: Hediyene ihtiyacım yok.[197]

Bir Askerî Taktik

Sefer ayının 10. günü ya da sonrası, yani Irak ve Şam süvari birlikleri arasında şiddetli bir çatışmanın yaşandığı sırada, İmam'ın ordusundan 1000 kişilik bir grup, Şamlıların muhasarası altında kaldı ve ordunun merkeziyle irtibatları kesildi. Bu sırada Ali (a.s) yüksek sesle şöyle buyurdu: "Yok mu Allah'ın rızasını satın alacak ve dünyasını ahiret karşılığında satacak?" Abdülaziz adında siyah bir ata binmiş ve giydiği zırhtan dolayı sadece gözleri görünen bir kişi İmam'ın (a.s) huzuruna gelip şöyle dedi: "Sen emret, her emrine amadeyim." Ali (a.s) ona dua edip şöyle buyurdu: "Muhasara altındaki askerlerimize doğru hareket et ve onlara yaklaştığında de ki, "Emir'ül-Müminin'in size selâmı var. Diyor ki, siz o taraftan tekbir getirin biz bu taraftan; siz o taraftan saldırın biz bu taraftan; böylece muhasara halkasını kırıp sizi kurtaralım."

Abdülaziz kahramanca Şam askerlerine saldırdı ve muhasara altındaki askerlere ulaşıp İmam'ın mesajını iblağ etti. İmam'ın mesajını duyan askerler çok sevindi. Tekbir sesleri arasında iki taraftan savaş başladı; muhasara halkası kırıldı ve kurtulan askerler İmam'ın ordusunun merkezine katıldılar. Şamlılar 800 kayıp vererek geri çekildiler ve böylece geçici bir süre için savaş sona ermiş oldu.[198]

Kora Kor Savaşta Artan Siyasî Hareketlilik

Askeri uzmanlar, Ali ordusunun topyekûn saldırıyı başlatmasından itibaren, Hz. Ali'nin zafere daha yakın olduğunu biliyorlardı. Zira savaşın gidişatının her gün İmam'ın (a.s) lehine değiştiğini ve Muaviye ordusunun ölüm ve yenilgi tehdidi altında olduğuna kendi gözleriyle müşahede ediyorlardı. Herkesin kuvvetle muhtemel gördüğü bu zafer, bir kısmı aşağıda yer alan bazı sebeplerden kaynaklanıyordu.

1- Başkomutanın, yani Hz. Ali'nin dâhiyane ve şayeste önderliği. İşte bu doğru askerî kılavuzluk sebebiyle Muaviye ordusu takriben İmam'ın ordusunun iki katı kadar kayıp verdi.

2- Hz. Ali'nin, dünyanın şimdiye dek benzerini görmediği eşsiz şecaati. O Hazret'in düşmanlarından birinin deyimiyle, Ali hiçbir kahramanla çarpışmamıştır ki yeri onun kanıyla sulamamış olsun. Bu kahramanlıkların sayesinde Irak ordusu düşmanın büyük savaşçılarının şerrinden kurtuldu; düşmanın yüreğine büyük bir korku düştü ve genellikle kaçmayı kalmaya tercih ettiler.

3- Ordusunun, o Hazret'in fazilet, takva, hilâfet ve hak imametine olan güçlü imanı. İlâhî nassı ve muhacir ile ensarın seçimini hilâfet ve imametin ölçüsü kabul edenlerin tümü, hakkın batılla, adalet ehlinin zulüm ehliyle savaşı için İmam'ın bayrağı altında toplanmışlardı. Hâlbuki Muaviye ordusunun durumu farklıydı. Eğer bir kısmı Osman'ın intikamı için Muaviye'nin peşine takılıp onun için kılıç sallamıştıysa, birçokları da maddi beklentiler ve dünyevî emeller için toplanmıştı ve kimileri de İmam'a olan eski düşmanlıkları yüzünden bu yolu seçmişlerdi. Bu hakikat hiçbir tarihçi için gizli kalmamıştır.

4- İmam'ın ordusunda, Bedir, Uhud ve Huneyn'de Peygamber'in yanında savaşmış, sadakat ve temizliklerine Peygamber'in şahadet ettiği, İslâm ümmetinin sevilen ve ünlü simalarının bulunması. Bunlar arasından Ammar Yasir, Ebu Eyyub Ensarî, Kays b. Sa'd, Hucr b. Adiyy, Abdullah b. Budeyl ve benzerlerini sayabiliriz. Bu şahsiyetler, Şam ordusu içinden maksatsız ve saf birçok askerin kalbini şüpheye düşürmüştü.

Bu ve benzeri etkenler, Muaviye ve müşaviri Amr b. As'ın yenilgiyi kesin olarak görmelerine ve yenilgiyi önlemek için birtakım gizli çabalar içine girmelerine sebep oldu. Bu şekilde İmam'ın ordusunun zaferini bir şekilde önleyeceklerdi. Ezcümle çabalarından biri, Ali ordusunun başlarıyla yazışarak kendilerine cezp etmek ve o Hazret'in ordusunda tefrika ve dağınıklık yaratmaktı.

1- Sıffin Savaşı'nda İmam'a en vefakâr kabile Rebia kabilesiydi. Muzer kabilesinden çatlak sesler çıksa da Rebia kabilesi dağ gibi yerinde duruyordu. Hz. Ali'nin gözü onların bayraklarına ilişince, kime ait olduğunu sordu. Rebia kabilesine ait olduğunu öğrenince şöyle buyurdu: "Bunlar Allah'ın bayraklarıdır. Allah onların sahiplerini korusun ve onlara sebat versin."[199]

İmam'a (a.s), Rebia kabilesinin başlarından biri olan Halid b. Muammer'in Muaviye ile işbirliği içinde olduğu ve aralarında mektup ya da mektuplar gidip geldiği haberi ulaştı. Ali (a.s) hemen onu ve Rebia'nın büyüklerini çağırıp şöyle buyurdu: "Ey Rebia kabilesi, siz benim nidama Lebbeyk diyen yâranımsınız. Bana, içinizden birinin Muaviye ile yazıştığı haberi geldi." Sonra Halid'e dönerek şöyle buyurdu: "Hakkında duyduklarım doğru olursa, Irak, Hicaz veya Muaviye'nin iktidarı dışındaki bir yere gidip yaşaman şartıyla seni bağışlarım. Ve eğer hakkında söylenenler yalansa, şüpheyle yanan kalplerimizi inandırıcı yemininle serinlet." Halid hemen orada yemin etti. Halid'in dostları, söylenenlerin doğru olması hâlinde onu öldüreceklerini söylediler. Bu sırada Ziyad b. Hafse adında biri İmam'a şöyle dedi: "Halid'den, sana hıyanet etmemesi için yemin al.[200]

Karineler, onun Muaviye'nin İmam'ın (a.s) ordusu içindeki 5. kolu olduğunu, zafer anlarında ve hatta Muaviye'nin çadırına yaklaşıldığı ve yakalanmak üzere olduğu lahzalarda geri çekilme emri verdiğini, daha sonra yaptığı işe bahane ürettiğini gösteriyor. Bu konuda bir örneğe işaret edelim.

Rebia kabilesi, komutanlığını Abdullah b. Abbas'ın yaptığı, İmam'ın ordusunun sol kanadını teşkil ediyordu ve Şamlıların en etkin şahsiyeti Zulkela Himyeri ve Ubeydullah b. Ömer'in komuta ettiği Şam ordusunun sağ kanadının karşısında duruyordu. Himyer kabilesi, Zulkela ve Ubeydullah'ın komutasında süvari ve piyade olarak İmam'ın ordusunun sol kanadına şiddetli bir saldırı yaptılar; fakat bir netice almadılar. İkinci saldırıda Ubeydullah b. Ömer ordunun önünde durup Şam halkına şöyle dedi: "Şu gördüğünüz Iraklılar Osman'ı öldürdüler. Onları mağlup ederseniz, intikamınızı almış ve Ali'yi mahvetmiş olursunuz." Bu saldırıda da Rebia kabilesinin fertleri özel bir sebat gösterip savunma yaptılar ve güçsüz ve yaşlılar dışında kimse geri çekilmedi.

Bu sırada Halid, askerlerden bazısının geri çekildiğini görünce o da geri çekildi ve bu yolla sebat gösterenleri de geri çekilmeye zorlamak istedi; fakat onların direnişini görünce hemen onlara katıldı ve yaptığı hareketi tevcih edip şöyle dedi: "Amacım kaçanları geri döndürmekti.[201]

İbn-i Ebi'l-Hadid şöyle yazar:

Kelbî ve Vakidî gibi İslâm tarihçileri ittifakla Halid'in ikinci saldırıda, İmam'ın ordusunu sol kanatta yenilgiye uğratmak için kasıtlı olarak askerlere geri çekilme emri verdiği görüşündeler. Zira Muaviye Halid'e, galip gelmesi durumunda ömrünün sonuna dek Horasan valiliğini vadetmişti.[202]

İbn-i Mezahim de şöyle der:

Muaviye Halid'e, bu savaşta galip geldiği takdirde onu Horasan valiliğine getireceği mesajını vermişti. Halid, Muaviye'nin oyununa geldi; fakat arzusuna ulaşamadı. Zira Muaviye iş başına geldiğinde onu vali olarak Horasan'a gönderdi; fakat Horasan'a varmadan yarı yolda helâk oldu.[203]

Şam ordusu, Ubeydullah b. Ömer'le iftihar ederek şöyle diyordu: "Pak oğlu pak bizimle!" Irak ordusu da Muhammed b. Ebîbekir'le iftihar ediyor ve aynı sözü söylüyorlardı.

Evet, Şam ordusundan Himyer kabilesi ile İmam'ın ordusundan Rebia kabilesi arasında geçen şiddetli savaş, iki taraftan çok sayıda insanın ölümüyle sona erdi. İki tarafın zayiatının vahametini ortaya koyması bakımından, savaşmak için meydana çıkan tepeden tırnağa zırhlı beş yüzer askerden hiçbirinin sağ dönmemesi yeterlidir herhâlde.

İki ordunun yerlerine çekilmesinden sonra, kafataslarından bir tümsek oluştu ve bu tepeyi andıran tümsek, "Tell-ul Cemacim" (kafatası tepesi) adıyla meşhur oldu. Muaviye'nin en büyük destekçisi ve onun canını korumak için Himyer kabilesini savaşa hazırlayan Zulkela, Handef adında biri tarafından işte bu savaşta öldürüldü ve Himyer kabilesi arasında müthiş bir sarsıntı yarattı.[204]

2- Ubeydullah b. Ömer savaşın şiddetli olduğu bir sırada, şeytanet ve ihtilâf çıkarmak maksadıyla İmam Hasan'a (a.s) bir haberci göndererek görüşme istediğinde bulundu. İmam Hasan (a.s) babasının izniyle onunla görüştü. Ubeydullah, İmam Hasan'a (a.s) şöyle dedi: "Baban geçmişte ve şimdi Kureyş'in kanını döktü. Sen onun halefi olmaya ve seni Müslümanların halifesi olarak tanıtmamıza hazır mısın?" İmam Hasan (a.s) bu teklifi hemen reddetti ve imamet ilmiyle Ubeydullah'a, fecî sonunu şöyle haber verdi: "Ya bugün ya yarın seni ölmüş olarak görüyorum. Bil ki şeytan yaptığın kötülüğü sana süslü göstermede." Rivayet eden şöyle diyor: "O, ya o gün ya da sonraki gün, yeşil giyinmiş 4000 kişilik bir kuvvetle meydana çıktı ve Hemdan kabilesinden Hani b. Hattab eliyle helâk oldu."[205]

3- Muaviye, konuşmasını bilen hitabesi güçlü kardeşi Utbe b. Ebî Süfyan'ı huzuruna çağırıp şöyle dedi: "Eş'as b. Kays ile mülakat et ve onu barışa davet et." Utbe, İmam'ın (a.s) ordusunun karşısına geçerek yüksek sesle Eş'as'ı istedi. Muaviye ordusundan birinin kendisiyle görüşmek istediği haber verilen Eş'as, "Adını sorun." dedi ve Ebu Süfyan'ın oğlu Utbe olduğunu öğrenince şöyle dedi: "O keyif ehli bir genç, görüşmek gerek." Utbe, Eş'as'a şöyle dedi:

Eğer Muaviye Ali dışında biriyle mülakat etmek istese, seninle mülakat ederdi. Çünkü sen Irak halkının başlarından, Yemenlilerin büyüğü, Osman'ın damadı ve valisi idin. Sen kendini Ali'nin diğer komutanları ile kıyaslama. Malik-i Eşter Osman'ın katillerinden biri, Adiyy b. Hatem tahrikçisi, Said b. Kays, diyetini Ali'nin üstlendiği bir kişi, Şureyh ve Zuher b. Kays ise heva ve hevesten başka bir şey tanımazlar. Sen kadirşinaslık unvanıyla Irak ehlini savundun ve taassup yüzünden Şamlılarla savaştın. Şimdi bu savaşın nereye vardığını görmektesin. Demiyorum "Ali'yi bırak Muaviye'ye yardım et." Biz seni, senin ve bizim salahımıza olan geri çekilmeye davet ediyoruz.

Tarih, Eş'as'ın Muaviye ile gizlice irtibatta olduğunu ve savaşın gidişatını Muaviye'nin lehine çevirmek için fırsat peşinde olduğunu iddia etmektedir.

Eş'as, Utbe'ye verdiği cevapta önce İmam'ı övdü ve Utbe'nin sözlerini bir-bir reddetti; fakat en son dolaylı olarak savaşa son vermek için muvafakatini ilân edip şöyle dedi: "Siz savaştan geri durup yaşamaya bizden daha az muhtaç değilsiniz. Bu konuda düşünüp görüşümü Allah'ın izniyle ilân edeceğim."

Utbe'nin olanları anlattığı Muaviye sevinerek şöyle dedi: "O, barışa olan alakasını ilân etmiştir."[206]

4- Muaviye, Amr b. As'a şöyle dedi: "Ali'den sonra en seçkin şahsiyet İbn-i Abbas'dır. Ali, İbn-i Abbas'ın sözüne muhalefet etmez. Bir an önce bir çare düşün; yoksa savaş varlığımızı bitirdi. Şam halkı yok olmadan biz Irak'a ulaşamayız."

Amr b. As şöyle dedi: "İbn-i Abbas kanmaz. O kandırılırsa Ali de kandırılır." Muaviye'nin ısrarıyla Amr, İbn-i Abbas'a bir mektup yazdı ve sonuna da bir şiir ekledi. Amr'ın mektubu ve şiiri gösterdiği Muaviye şöyle dedi: "Mektubun, şiirin kadar güzel değil."

Hile ve dalaverenin piri, mektubunda ve eklediği şiirde Abbas ve soyunu övmüş, Malik-i Eşter'i yermiş ve savaşın son bulması hâlinde İbn-i Abbas'ın, halifeyi tayin şûrasında yer alacağı vaadinde bulunmuştu. İbn-i Abbas kendisine ulaşan mektubu Hz. Ali'ye gösterdi. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Allah Amr'ın canını alsın. Ne de aldatıcı bir mektup. Hemen cevabını yaz ve şiirine de usta bir şair olan kardeşin Fazıl cevap versin."

İbn-i Abbas mektuba şöyle cevap verdi:

Ben Arap'ın arasında senden daha hayasız birini görmedim. Dinini az bir fiyata sattın; dünyayı günahkârlar gibi büyük saydın ve riyakârca takvalı gözüktün. Eğer Allah'ı razı etmek istiyorsan, önce Mısır hükümeti hayalini aklından çıkar ve evine dön... Irak halkıyla Şam halkı bir olmadığı gibi, Ali ile Muaviye de bir değil. Ben Allah'ı istiyorum, sen Mısır valiliğini. Daha sonra kardeşi Fazl'ın, Amr'ın şiirinin vezninde yazdığı şiiri mektuba ekleyip İmam'a gösterdi. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Eğer akıllı ise artık mektubunu cevaplamaz."

Mektubu alan Amr b. As, Muaviye'ye gösterip şöyle dedi: "Sen beni mektup yazmaya davet ettin; ama ne sana ne de bana bir faydası olmadı." Muaviye ise şöyle dedi: "İbn-i Abbas ile Ali'nin kalpleri bir ve hepsi Abdulmuttalib'in çocukları."[207]

5- İmam'ın askerlerinin artan hareketliliğini, kuşatma çemberinin daraldığını ve Şam ordusunun dağılmak üzere olduğunu hisseden Muaviye, İbn-i Abbas'a bir mektup yazıp, bu savaşın Haşim oğullarının Ümeyye oğullarına olan kininden kaynaklandığını hatırlatmaya ve akıbetinden korkutmaya karar verdi. Ayrıca bu mektupta İbn-i Abbas'a, "Halk sana biat ederse, biz de biat ederiz." diyerek, onu yoldan çıkarmaya uğraştı.

İbn-i Abbas bu mektubu alınca, Muaviye'ye delilli ve çok sert bir cevap yazdı; öyle ki, Muaviye mektup yazdığına pişman olup şöyle dedi: "Bu, yaptığım işin neticesidir. Artık Bir yıl boyunca ona mektup yazmayacağım."[208]

Ammar Ve İsyankâr Topluluk

Yasir ailesi, İslâm'ın ilk yıllarında hepsi Peygamber'in (s.a.a) davetine lebbeyk diyen, bu yolda şiddetli işkencelere katlanan ve sonunda Yasir ve eşi Sümeyye'nin, canlarını tevhit dini yolunda, Ebu Cehil ve hemfikirlerinin işkenceleri altında veren asil ailelerdendir. Oğulları Ammar ise Mekke gençlerinin kefaleti ve kendisinin Müslüman olmadığını dilde beyan etmesiyle kurtuldu. Allah, Ammar'ın davranışını aşağıdaki ayette sakıncasız ilân etmiştir:

…Kalbi imanla yatışmış hâlde iken baskıyla (küfre) zorlanan hariç… Nahl Suresi/106)

Ammar'ın hadisesi Peygamber'e ulaşınca, Hazret şöyle buyurdu: "Hayır, asla! Ammar tepeden tırnağa imanla dolu ve tevhit onun etiyle kanıyla yoğrulmuştur. O sırada gözyaşları içinde Ammar geldi. Peygamber (s.a.a) onun gözyaşlarını sildi ve böyle bir sıkıntıya düşmesi durumunda, yine aynı şeyi yapmasını hatırlattı.[209]

Bu kahraman sahabe hakkında nazil olan tek ayet bu değil; müfessirler başka iki ayetin daha onun hakkında indiğini belirtmişlerdir.[210] Ammar, Peygamber'in (s.a.a) Medine'ye hicretinden sonra, sürekli o Hazret'in yanında yer aldı; bütün gazvelere ve bazı seriyelere katıldı. Peygamber'in vefatından sonra resmi hilâfeti kabul etmediği hâlde, İslâm'ın menfaatine olan durumlarda hilâfet erkiyle işbirliğinden kaçınmadı.

Peygamber'in Medine'ye geldikten sonra ilk yaptığı iş mescit inşasıydı. Ammar mescit inşasında herkesten çok zahmet çekiyor ve birkaç kişinin işini tek başına yapıyordu. İslâm'a olan sadakat ve taahhüdü, başkalarının onu haddinden fazla çalıştırmasına sebep oluyordu. Bir gün onları Peygamber'e şikâyet ederek "Bunlar beni öldürecek." dedi. Peygamber (s.a.a) işte o an, orda bulunanların kalbine oturan tarihî sözünü buyurdu:

Seni haktan sapmış zalim bir grup öldürecek. Son dünya azığın bir yudum süt olacak.[211]

Bu söz Peygamber'in ashabı arasında yayıldı ve sonra ağızdan ağza intikal etti. O günden sonra Ammar Müslümanlar arasında özel bir makam ve mevki sahibi oldu. Ayrıca Peygamber (s.a.a) çeşitli münasebetlerle onu övüyordu.

Sıffin savaşında Ammar'ın Hz. Ali'nin ordusuna katıldığı haberinin yayılması, kandırılmış Muaviye ordusunu sarstı ve bazılarını bu konuda araştırma yapmaya sevk etti.

Ammar'ın Konuşması

Ammar meydanına gitmeye karar verdiğinde, İmam'ın yâranı arasında şöyle bir konuşma yaptı: "Ey Allah'ın kulları, Allah'ın kitabına uymayarak kendine zulmetmiş ve iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir grup Salih insanın öldürdüğü birinin intikamını almak için ayaklanmış kimseler ile savaşa hazır olun. Onu öldürmek dünya menfaatlerini tehlikeye düşüren grup, itiraza kalkıp, "Niçin öldürüldü?" dediler. Cevaben dedik ki, kötü işleri yüzünden öldürüldü. Dediler ki, o kötü iş yapmadı! Evet, onlara göre Osman kötü bir iş yapmadı. Sadece dinarları onlara peşkeş çekti; onlar da yiyip durdular. Onlar Osman'ın kanını istemiyorlar; dünyanın lezzetini tatmışlar ve bizim elimize düştüklerinde bu lezzetlerden mahrum kalacaklarını biliyorlar.

Ümeyye soyunun İslâm'da önceliği yok ki bu açıdan yöneticiliğe liyakatleri olsun. Olar halkı kandırdı ve "Önderimiz mazlumca öldürüldü." feryadını dillerine dolayarak, halka zalimce hükümet ve saltanat etmek istediler. Bu bir hiledir ki, onun vasıtasıyla gördüğünüz şeye ulaştılar. Böyle bir hileye başvurmasalardı, iki kişi bile onlara biat edip yardımına koşmazdı."[212]

Ammar sözlerini tamamladıktan sonra meydana doğru hareket etti ve dostları da arkasından yola düştüler. Amr b. As'ın çadırını görünce şöyle feryat etti: "Mısır hükümeti karşılığında dinini sattın. Yazıklar olsun sana; bu, İslâm'a vurduğun ilk darbe değil." Ubeydullah b. Ömer'in karargâhını gördüğünde ise şöyle dedi: "Allah seni kahretsin. Dinini, Allah'ın ve İslâm'ın düşmanının dünyasına sattın." Ubeydullah şöyle cevap verdi: "Hayır, ben mazlum şehidin kanının kısasını istiyorum." Ammar şöyle dedi: "Yalan söylüyorsun. Allah'a andolsun ki, senin asla Allah rızasını istemediğini biliyorum. Bugün ölmezsen yarın öleceksin. Allah, kullarına niyetlerine göre ceza ve mükâfat vereceğine göre, niyetinin ne olduğuna bak."[213]

Sonra etrafını Ali dostları çevirmiş hâlde şöyle dedi: "Allah'ım, sen biliyorsun ki, eğer rızanın kendimi şu deryaya atmamda olduğunu bilsem, atarım. Eğer bilsem senin rızan, kılıcın ucunu karnıma dayayıp üzerine yatmam ve sırtımdan çıkmakta ise, yine yaparım. Allah'ım, seni her şeyden daha çok razı edecek olan şeyin, şu güruhla savaşmak olduğunu bana aşikâr ettin. Eğer bundan daha iyi bir amel olduğunu bilseydim, onu yapardım."[214]

Ammar'ın Ali (a.s) Ordusuna Katılmasının Yarattığı Tepki

Ammar'ın kişiliği ve inkılâpçı geçmişi, Şam halkının bilmediği gibi bir şey değildi. Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) onun hakkındaki sözü her tarafa yayılmıştı. Şam halkına bir ölçüde gizli kalan şey, Ammar'ın İmam (a.s) ordusuna katılması idi. Bu muhtemel katılma haberi, Şam ordusunun içlerine yayılınca, Muaviye'nin zehirleyici propagandalarının etkisi altında kalan kimseleri araştırmaya yöneltti. Bu kimselerden biri de, Himyer kabilelerinin Muaviye'nin lehine seferber edilmesinde fevkalade etkili olan meşhur Yemenli şahsiyet Zulkela idi. Şimdi hak nuru onun kalbine yönelmişti ve hakikati bulmak istiyordu. Bu sebeple İmam'ın ordusuna katılmış Kûfe sakini Himyer kabilesinin başlarından olan Ebu Nuh ile irtibat kurmaya karar verdi. Muaviye ordusunun en ön safına geçip şöyle seslendi:

Himyer kabilesinin Kela boyundan Ebu Nuh ile konuşmak.

Ebu Nuh: Kimsin? Kendini tanıt.

Zulkela: Ben Zulkela'yım. Buraya gelmeni istiyorum.

Ebu Nuh: Size doğru yalnız gelmekten Allah'a sığınırım. Bir grup adamımla gelirim.

Zulkela: Sen Allah'ın ve Resulü'nün (s.a.a) himayesinde ve Zulkela'nın güvencesi altındasın. Bir konuda seninle görüşmek istiyorum. Bu yüzden yalnız gel; ben de yalnız geleceğim.

Her ikisi saflarından ayrılarak iki ordunun ortasında müzakereye başladılar.

Zulkela: Ben geçmişte (Ömer'in hükümeti zamanında) Amr b. As'dan duyduğum bir hadis için seni çağırdım.

Ebu Nuh: Hangi hadis?

Zulkela: Amr b. As, Allah Resulü'nden şöyle nakletti: "Şam ehli ile Irak ehli karşı karşıya gelecek. Hak ve hidayet önderi bir tarafta ve yanında da Ammar olacak.

Ebu Nuh: Allah'a andolsun ki Ammar bizimle.

Zulkela: Bizimle savaşmakta kesin kararlı mı?

Ebu Nuh: Evet, Kâbe'nin Allah'ına andolsun ki, o sizinle savaşmak konusunda benden daha kararlı. Ben ise diyorum ki, keşke hepiniz bir kişi olsaydınız ve hepinizin kafasını vursaydım ve ilk önce amcaoğlum olan senden başlasaydım.

Zulkela: Neden böyle bir şey arzuluyorsun? Hâlbuki ben akrabalık bağımı koparmadım ve seni yakın akrabam biliyor ve öldürmeyi düşünmüyorum.

Ebu Nuh: Allah İslâm sayesinde bazı bağları kopardı ve birbirinden kopanları da birleştirdi. Sen ve dostların bizimle olan manevi bağınızı kopardınız. Biz hak, siz batıl üzeresiniz; çünkü siz küfrün başlarına yardım ediyorsunuz.

Zulkela: Benimle birlikte Şam askerlerinin arasına gelir misin? Sana güvence veriyorum ki öldürülmeyeceksin; senden bir şey alınmayacak ve biate de zorlanmayacaksın. Amacım, Ammar'ın Ali ordusunda olduğunu Amr b. As'a bildirmen. Ola ki, iki ordu arasında barış sağlansın.

Ebu Nuh: Senin ve dostlarının hilesinden korkuyorum.

Zulkela: Sözlerimin kefiliyim.

Ebu Nuh gökyüzüne bakarak şöyle dedi: "Allah'ım, sen onun ve benim kalbimde olanları biliyorsun; beni koru." Ardından Zulkela ile birlikte Muaviye ordusuna doğru hareket etti. Amr b. As ve Muaviye'nin olduğu yere yaklaştığında, ikisini halkı savaşa tahrik ederken gördü.

Zulkela Amr b. As'a dönerek şöyle dedi: Akıllı ve doğru konuşan biriyle Ammar hakkında müzakere etmek ister misin?

Amr b. As: Kimdir o?

Zulkela Ebu Nuh'u işaret ederek şöyle dedi: Kûfe ehlinden amcamın oğlu.

Amr b. As, Ebu Nuh'a şöyle dedi: Çehrende Ebu Turab'dan nişaneler görüyorum.

Ebu Nuh: Benim çehremde Muhammed (s.a.a) ve onun ashabının, senin çehrende ise Ebu Cehil ve Firavun'un nişanesi var. Bu sırada Muaviye ordusunun komutanlarından Ebu'l-A'ver kılıcını çekerek şöyle dedi: "Yüzünde Ebu Turab'ın nişanesi olan ve aramızda bize hakaret etmeye cesaret eden şu yalancıyı öldürmeliyim."

Zulkela: Andolsun Allah'a, eğer ona el uzatırsan kılıcımla burnunu kırarım. Bu benim amcamın oğlu ve benim korumam altında. Onu buraya, hakkında sürekli tartıştığınız Ammar hakkında sizi bilgilendirmesi için getirdim.

Amr b. As: Seni Allah'a yemin verdiriyorum; doğru söyle; Ammar sizin aranızda mı?

Ebu Nuh: Bu sorunun sebebini öğrenmeden cevap vermeyeceğim. Ayrıca Peygamber'in (s.a.a) ashabından birçoğu bizimle beraber ve hepsi sizinle savaşmakta kararlı.

Amr b. As: Peygamber'den, Ammar'ı zalim bir grubun öldüreceğini, haktan ayrılmayacağını ve ateşin ona haram olduğunu duymuştum.

Ebu Nuh: Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a andolsun ki, Ammar bizimle ve sizinle savaşmaya hazır.

Amr b. As: Bizimle savaşmak mı istiyor?

Ebu Nuh: Evet, andolsun Allah'a ki, Ammar Cemel savaşında bana "Cemel ashabına galip geleceğiz." dedi ve dün de "Eğer Şamlılar bize saldırsa ve bizi "Hicr" bölgesine sürseler, savaşmaktan vazgeçmeyeceğiz; zira bizim hak, onların batıl olduklarını, bizim ölülerimizin cennette, onlarınkinin cehennemde olduklarını biliyoruz." dedi.

Amr b. As: Beni Ammar ile görüştürebilir misin?

Ebu Nuh: Bilmiyorum; ama bunun için elimden geleni yaparım. Oradan ayrıldıktan sonra Ammar'ın yanına vararak olanları bir-bir anlatıp, aralarında Amr b. As'ın da bulunduğu 12 kişilik bir heyetin kendisiyle görüşmek istediğini belirtti.

Ammar görüşmeye hazır olduğunu ilân etti. Daha sonra tümü süvari olan bir grup, İmam'ın ordusunun son noktasına hareket etti ve Ammar'ın grubundan Avf b. Bişr adında biri gruptan ayrılarak Şam ordusunun karşısına geçip yüksek sesle şöyle dedi: "Amr b. As nerede?" "Burada." dediler. Avf, Ammar'ın yerini gösterdi. Amr b. As, Ammar'ın Şam ordusuna doğru hareket etmesini istedi. Avf, "Sizin hilenizden emin değil." dedi. Sonunda ikisinin bir grubun koruması altında iki hat arasında müzakere etmesine karar verildi. Her iki grup kararlaştırılan noktaya hareket etti; ancak ihtiyatı elden bırakmadılar. Atlarından inerken eller kılıçların kınındaydı. Amr konuşmasına kelime-i şahadetle başlayarak İslâm'a olan bağlılığını göstermek istedi. Ammar buna kanmadı ve şöyle dedi: "Sus, sen Peygamber (s.a.a) hayatta iken ve vefat ettikten sonra o kelimeyi terk ettin; şimdi nasıl diline dolamaktasın?" Amr utanmadan şöyle dedi: "Ammar, biz bu mesele için gelmedik. Ben seni bu ordunun en muhlis insanı bildiğim için, bizimle savaşmak istemenizin nedenini sormaya geldim. Hepimizin Allah'ı, kıblesi ve kitabı bir değil mi?"

Ammar kısa bir konuşmadan sonra şöyle dedi: "Peygamber (s.a.a) bana, ahdini bozanlar ve hak yoldan sapanlarla savaşacağımı haber vermiştir. Ahdini bozanlarla savaştım ve sizler işte o hak yoldan sapanlarsınız ve dinden çıkanları (Haricîler) görecek miyim? Bilmiyorum." Daha sonra Amr'a dönüp şöyle dedi: "Ey akim, sen Peygamber'in Ali hakkında 'Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah'ım onu seveni sev; düşmanına düşman ol.' dediğin biliyorsun."

Her iki grubun müzakeresi, Osman'ın katli konusunda geçen konuşmalardan sonra sona erdi ve her iki grup kendi merkezlerine geri döndü.[215]

Bu müzakere gösterdi ki, Amr b. As, Ammar'ın Hz. Ali'nin ordusunda yer aldığını öğrenmek istemiyordu; zira o, Ali ordusunun başlarını iyi tanıyordu. Nitekim Ammar'ın mantığı karşısında teslim olmak yerine, cidal ve tartışmaya kalkışıp Osman'ın katli meselesini ortaya atarak, ondan Osman'ın katlinde parmağı olduğu ikrarını almak ve böylece cahil Şam halkını savaşta kararlı kılmak istiyordu. Şu da var ki, Muaviye ve Amr, Zulkela Ammar'dan önce öldürüldüğü için şanslıydılar. Eğer bu savaşta Zulkela Ammar'dan önce öldürülmeseydi, Amr esassız sözleriyle artık onu kandıramaz ve kendisi Şam ordusu arasında Muaviye ve Amr için büyük bir sorun olurdu. Bu nedenle Zulkela'nın öldürülmesinden ve Ammar'ın şahadetinin ardından Amr, Muaviye'ye şöyle dedi: "Ben ikisinden hangisinin ölümüne daha çok sevinmem gerektiğini bilemiyorum. Allah'a andolsun ki eğer Zulkela Ammar'dan sonra hayatta olsaydı, tüm Şam ehlini Ali'nin tarafına çekerdi."[216]

Sıffin Savaşı'nda Hz. Ali'nin Hamasetleri

Ali (a.s) başkomutan unvanıyla, Muaviye veya Amr b. As gibi en güvenli noktada ve bir çadır içinde değildi; tehlike anında kaçan, ordunun seçkin muhafızlarından adeta bir koruma duvarı da örülmemişti etrafına. Aksine o Hazret komutanlık görevini, ordunun çeşitli kollarında teftiş yaparak ifa ediyor; en zor anlarda ordunun önünde savaşıyordu ve ağır saldırılarda zafer anahtarı, onun mübarek ve kudretli ellerindeydi.

Şimdi İmam'ın bu savaştaki kahramanlıklarından birkaç örnek verelim. Konunun tafsilatı, naklî tarih kitaplarında, ezcümle İbn-i Mezahim'in Vak'a-i Sıffin kitabı ve Tarih-i Taberî'de mevcuttur; ilgi duyanlar mezkûr kitaplara müracaat edebilirler.

1- Ali (a.s) Ok Yağmuru Altında

İmam'ın (a.s) ordusunun sağ kanadı, komutanı Abdullah b. Budeyl'in ölümüyle dağılmıştı. Muaviye, Habib b. Mesleme'yi sağ kanadın geri kalan kısmını yok etmekle görevlendirdi. Buna karşılık sağ kanadı düzene sokmak için Sehl b. Huneyf Ali (a.s) tarafından memur edildi; fakat bu çaba sonuç vermedi ve sağ kanadın şaşkın ve dağınık askerleri, İmam'ın komuta ettiği ordunun merkezine katıldılar. Tarihin bu bölümü, Rebia ve Cubn kabilelerinin yiğitliklerinden, Muzer kabilesinin ise savaştan kaçmasından bahsediyor. Ali (a.s) bu şartlar altında ileri adım atıp şahsen savaşa girdi.

Sıffin savaşı muhabiri Zeyd b. Veheb şöyle diyor: "Ben İmam'ı ok yağmuru altında görüyordum ve düşman okları hedefi bulmuyor adeta sıyırarak geçiyordu. Evlâtları, düşmanın yoğun ok atışı altında o Hazret'in zarar görmesinden endişe ediyorlardı. Bu yüzden İmam'ın isteğinin aksine, bir siper gibi etrafını çevirdiler; fakat o Hazret yerinde durmuyor ve düşmanı geri püskürtüyordu. Birden İmam'ın önünde, Kîsan adındaki hizmetkârı ile Ebu Süfyan'ın Ahmer adındaki kölesi çarpışmaya başladı ve bu çarpışma Kîsan'ın ölümüyle sonuçlandı. Ahmer yalınkılıç mağrur bir şekilde İmam'ın (a.s) karşısına geçti. Ali (a.s) daha ilk karşılaşmada onun zırhının yakasından kavrayıp kendine doğru çekerek havaya kaldırdı ve öyle sert bir şekilde yere vurdu ki, omuz ve kolları kırıldı. Daha sonra serbest bıraktı. Bu sırada İmam Hüseyin ve Muhammed Hanefiyye kılıçlarıyla Ahmer'in hayatına son verip babalarının yanına döndüler.

Ali (a.s), 'Neden kardeşlerin gibi sen de Ahmer'in öldürülmesine katılmadın?' diye sorduğunda İmam Hasan (a.s), 'O ikisi yeterliydi ya Emire'l-Müminin.' dedi."

Zeyd b. Veheb şöyle devam ediyor: "Ali (a.s) Şam ordusuna yaklaştıkça süratini daha da artıyordu. İmam Hasan (a.s) babasının Muaviye ordusu tarafından muhasara edilip hayatının tehlikeye girmesinden endişelenerek o Hazret'e şöyle dedi: "Sabitkadem ve fedakâr yâranın Rebia kabilesi size ulaşana kadar beklemeniz daha iyi olmaz mı?" Ali (a.s) oğluna şöyle cevap verdi:

Baban kendisine verilmiş olan süreyi aşmayacak. Düşmana doğru hamle etmek veya durmak, muayyen edilmiş o günü ne geciktirir ne de hızlandırır. Babanın ölüme gitmekten veya ölümün kendisine gelmesinden ötürü de bir kokusu yok.[217]

Ebu İshak diyor ki: "Sıffin savaşında Ali (a.s) bir gün elinde küçük bir mızrakla, ordusunun komutanlarından Said b. Kays'la karşılaştı. Kendisine 'Düşmana bu kadar yakınken, öldürülmekten korkmuyor musun?' deyince, Ali (a.s) şöyle cevap verdi:

Hiç kimse yoktur ki onu bir kuyuya düşmekten ya da bir duvarın altında kalmaktan veya bir afete uğramaktan koruyan, Allah tarafından görevlendirilen koruyucular olmasın. Ancak takdir-i ilâhî ulaştığında, onunla kaderinin arasından çekilirler.[218]

2- Muaviye'nin Kölesi Haris'i Öldürmesi

Şam ordusunun en büyük kahramanı, Muaviye'nin kölesi Haris idi. O, bazen Muaviye'nin elbisesini giyerek savaşıyor ve işin aslını bilmeyenler, Muaviye'nin savaştığını sanıyordu.

Muaviye bir gün Haris'i çağırıp şöyle dedi: "Ali ile çarpışmaktan kaçın; fakat mızrağınla istediğini hedefle." Haris, Muaviye'nin bu sözünü Amr b. As'a söyleyince, Amr (hangi niyetle ise) Muaviye'nin görüşünü hatalı bularak şöyle dedi: "Eğer Kureyşli olsaydın, Muaviye Ali'yi öldürmeni isterdi; fakat böyle bir iftiharın Kureyşten başkasına nasip olmasını istemiyor. Öyleyse fırsat bulursan Ali'ye de saldır."

Şanstan aynı gün Ali (a.s) süvari birliklerinin önünde meydana çıkmıştı. Haris, Amr'ın sözlerinin etkisi altında Ali'yi (a.s) vuruşmaya çağırdı. Ali (a.s) recez okuduktan sonra öne çıkıp vuruşmayı başlattı ve hemen ilk anda güçlü bir darbeyle Haris'i ikiye ayırdı. Haberi alan Muaviye çok müteessir oldu ve onu kandıran Amr'ı kınayan bir şiir okudu. Şiirin iki beyti şöyle:

Harisun elem ta'lem ve cehluke zairun / Bienne Aliyyen li'l-fevarisi qahirun / Ve inne Aliyyen lem yubarizhu farisun / Mine'n-nasi illaksadethu'l ezafiru: Ey benim yenilgiye uğramış kahramanım Haris, bilmiyor muydun Ali tüm kahramanlara galip? Ali'nin karşısında çıkan her savaşçı mağlup.

Haris'in öldürülmesi, Muaviye ordusunda bir korku ve öfke dalgası yarattı. Amr b. Husayn adındaki ayrı bir savaşçı, İmam'dan Haris'in intikamını almak için meydanın çıktı; fakat henüz o Hazret'le karşılaşmadan, ordu komutanlarından Said b. Kays tarafından öldürüldü.[219]

3- Ali (a.s) Muaviye'yi Vuruşmaya Çağırıyor

Bir gün Ali (a.s) Muaviye'ye son kez hücceti tamamlamak için meydana çıkarak iki rakip safın ortasında durdu.

Ali (a.s): Ey Muaviye!

Muaviye özel memurlarına şöyle dedi: Gidin maksadını öğrenin.

Memurlar: Ne diyorsun ey Ebu Talib oğlu?

Ali (a.s): Muaviye ile konuşmak istiyorum.

Memurlar Muaviye'ye: Ali seninle görüşmek istiyor. bu sırada Muaviye Amr b. As'la birlikte meydana doğru hareket ettiler ve İmam'ın (a.s) karşısında durdular.

Ali (a.s) Amr'ı dikkate almadan Muaviye'ye şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! Neden halk ikimiz için birbirini öldürsün? Meydana çıksan da ikimiz çarpışsak ve galip gelen halkı yönetsin."

Muaviye: Amr b. As, bu konudaki görüşün ne?

Amr: Ali insaflıca yaklaşmıştır. Eğer bu teklife yüz çevirirsen, kendin ve soyunun alnına, Arap dünyada var oldukça silinmeyecek kara bir leke sürmüş olursun.

Muaviye: Amr, benim gibi biri sana asla kanmaz. Hiçbir kahraman Ali ile savaşmamıştır ki, yer onun kanıyla sulanmamış olsun. Bu cümlenin ardından her ikisi de kendi saflarına geri döndüler.

Ali (a.s) da tebessüm ederek geri döndü.

Muaviye, Amr'a şöyle dedi: "Ne kadar aptalsın. Umarım önerin ciddî değil şakaydı.[220]

Bir Şehit oğlunun Şecaati

Haşim Mirkal, Ali (a.s) ordusunun cesur ve güçlü komutanlarındandı ve İslâmî fetihlerdeki parlak geçmişi herkes tarafından biliniyordu. Onun şahadetinin Ali ordusunu fazlasıyla sarsacağı beklenirken, oğlunun ateşli hitabesi durumu değiştirdi ve yolunun takipçilerini daha bir kararlı kıldı. Babasının bayrağını eline aldı[221] ve hak hakikat yolunun fedailerine şöyle seslendi:

Haşim, rızkı sınırlı, işleri ilâhî defterde kayıtlı Allah kullarından bir kuldu. Eceli ulaştı ve kendisine muhalefet edilemeyecek olan Allah onu yanına çağırdı; o da likaullaha erdi. O, Peygamber'in amcasının oğlu, ona ilk iman eden, Allah'ın dinini en iyi bilen ve yaptıkları haram işleri helâl sayıp halkın arasında zulümle hükümet eden ve şeytanın galebe çalıp kötü işlerini kendilerine güzel gösteren Allah düşmanlarının katı muhalifinin yolunda cihat etti.

Peygamber'in metoduna muhalefet, ilâhî kanunları tatil ve onun dostlarına muhalefet edenlerle savaşın. Bu dünyada canlarınızı Allah'a itaat yolunda bağışlayın ki, ahirette en yüce makamlara nail olasınız. Tutalım ki sevap, ceza, cennet ve cehennem yoktur; yine de Ali'nin arkasında savaşmak, insan ciğeri yemişin oğlu Muaviye'nin arkasında savaşmaktan daha faziletlidir.[222]

Şehit oğlunun sözleri henüz yankılanırken, İmam'ın halis Şialarından Ebu't-Tufeyl Sihabî, Haşim'i öven bir şiir okudu. Şiirin ilk beyti şöyle:

Ya Haşime'l-hayri cezeyte'l-cennete / Katelte fillahi aduvve's-sunneti: Ey hayırlar Haşim'i, kazandın cenneti / Allah yolunda öldürdün sünnetin düşmanını.[223]

Aslan Pençesinde Bir Tilki

Savaşın şiddeti ve baskısı, meydanı Şamlılara dar etti ve savaş ateşini tutuşturanlar, diğerlerini teskin edebilmek ve muhaliflerin dilinden kurtulmak için kendileri de meydana çıkmamak zorunda kaldılar. Amr b. As'ın, Haris b. Nasr adında bir düşmanı vardı. Gerçi ikisi de aynı mektebin öğrencisiydi ama birbirlerine bedhah sayılıyorlardı. Haris, Amr'ın savaşa şahsen katılmamasını ve sadece başkalarını meydana sürmesini bir şiirle eleştirdi. Bu şiir Şam ordusu arasında yayıldı ve Amr bir kez olsa dahi savaş meydanında Ali (a.s) ile karşılaşmak zorunda kaldı. Fakat bu siyaset tilkisi, savaş meydanında da hilekârdı. Ali (a.s) ile karşılaştığında, Hazret'in bir mızrak darbesiyle yere düştü. İmam'ın mertliğini bilen Amr, avret yerini açarak, İmam'ı, kendisini takipten alıkoydu ve Ali (a.s) gözünü kapayıp geri döndü.[224]

Amr b. As'ın Malik-i Eşter'le Karşılaşması

Malik-i Eşter'in savaş meydanındaki kahramanlığı, Muaviye'nin uykularını kaçırıyordu. Bu yüzden Mervan b. Hakem'e, bir grup askerle Malik'in hayatına son vermeyi emretti. Ancak Mervan bu mesuliyeti kabul etmeyerek şöyle dedi: "Sana en yakın kişi, Mısır hükümetini vadettiğin Amr b. As'dır. En iyisi bu mesuliyeti ona havale et. Odur senin sırdaşın, ben değil; onu mükâfata boğarken beni mahrumlar sınıfına düşürdün." Muaviye, bir grup askerle birlikte Amr'ı Malik'le savaşmaya göndermek zorunda kaldı. Zira Malik'in savaş taktikleri ve eşsiz şecaati, Şamlıları perişan etmişti.

Mervan'ın sözlerinden haberi olan Amr, mecburen görevi kabul etti; ama sinek nere, Zümrüdüanka nere? Amr, Malik-i Eşter'le karşılaştığında titriyordu; fakat kaçmanın da utancını kabullenmedi. Recez faslı sona erince karşılıklı hamleye başladılar. Malik'in hamlesi karşısında kendini geri çeken Amr yüzünden yara aldı. Amr, can korkusuyla yüzündeki yarayı bahane edip bir eliyle atın dizginini, diğer eliyle yüzünün yarasını tutarak süratle Şam ordusuna doğru kaçtı. Onun savaş meydanından kaçması, askerlerin Muaviye'ye, neden böyle korkak birini kendilerine komutan yaptığı şeklinde itiraz etmelerine sebep oldu.[225]

Takva Ehli Genç Ve Dünya Dostu İhtiyar

Bir gün Malik-i Eşter, Irak askerlerinin safları arasında şöyle seslendi: "Aranızda canını Allah rızası karşılığında satacak kimse var mı?" Esal b. Hicl adında bir genç meydana çıktı. Muaviye de onunla savaşması için Hicl adında yaşlı birini meydana gönderdi.

İki taraf mızraklarını birbirlerine doğrultmuş vaziyette ilerlerken, bir yandan da neseplerini beyan ediyorlardı. Birden onların baba oğul oldukları anlaşıldı. Atlarında indiler ve birbirlerinin yakasından tuttular. Baba oğluna şöyle dedi: "Oğlum dünyanı düşün ve bize katıl." Oğul ise şöyle cevap verdi: "Babacığım ahireti seç; sana yakışan, dünya hevesine kapılıp da Şam ordusuna katılmaya kalksam, beni bu yoldan döndürmektir." Sonunda her ikisi kendi saflarına dönmeye karar verdi.[226]

Esasını inancın savunması teşkil eden bir savaşta, dinî bağlılık dışındaki her bağlılık güçsüz ve etkisizdir.

Şam Askerlerinin Moral Çöküntüsü

Ebrehe, Muaviye ordusunun komutanlarından biriydi. Ölü sayılarının çokluğundan rahatsızlık duyuyor ve Şamlıların, gasp etmiş olduğu hükümeti korumak için böyle vahşi bir savaşa kalkışan Muaviye adında birinin heva ve hevesine kurban gittiklerini kendi gözleriyle görüyordu. Bu nedenle Şam sakini Yemenliler arasında şöyle feryat etti: "Vay olsun size ey yemen halkı, ey kendilerinin kötülüğünü isteyenler, o ikisini (Ali ve Muaviye) kendi hallerine bırakın da birbirleriyle savaşsınlar ve hangisi galip gelse ona biat edelim." Ebrehe'nin sözü kulağına çatan Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Çok sağlam bir söz söylemiş. Ben Şam'a geldim geleli bundan daha iyi bir söz duymadım." Bu önerinin yayılması Muaviye'yi korkudan titretti. Ordunun en sonlarına giderek etrafındakilere şöyle dedi: "Ebrehe aklını yitirmiş." Hâlbuki Yemen halkı ittifakla, Ebrehe'nin din, akıl ve cesaret açısından kendilerinin en üstünü olduğunu biliyordu.

Bu sırada Şam ordusunun haysiyet ve moralini korumak için, Urve meydana çıkarak şöyle dedi: "Muaviye Ali ile savaşmaktan çekiniyorsa, ey Ali, benimle savaşa hazır ol." Dostları İmam'ı bu çarpışmadan (Urve'nin alçaklığından ötürü) vazgeçirmek istedi; fakat Ali (a.s) kabul etmeyip şöyle dedi: "Bizim için ikisi de aynı." Ardından hamle edip Urve'yi bir kılıç darbesiyle iki parçaya ayırdı; öyle ki, her parçası bir tarafa düştü. Her iki ordu İmam'ın darbesinin şiddetinden dehşete kapıldı. Sonra Ali (a.s) Urve'nin ikiye ayrılmış cesedine şöyle hitap etti: "Muhammed'i peygamberliğe seçen Allah'a andolsun ki, ateşi gördün ve pişman oldun."

O sırada Urve'nin amcasının oğlu intikam için İmam'la çarpışma isteğinde bulundu ve o da aynı akıbete uğradı.[227]

Tarih Tekerrür Ediyor

Hz. Ali'nin savaş meydanındaki eşsiz şecaati, Şam halkının ödünü koparmıştı. Durumu yüksek bir noktadan gözleyen Muaviye, ister istemez Şam halkını kınamaya başlayıp şöyle dedi: "Yok olasıcalar, aranızda Ebu'l Hasan'ı savaşması esnasında ya da iki ordunun tozu dumana katarak savaştığı sırada suikastla öldürebilecek biri yok mu?" Muaviye'nin yanında duran Velid b. Utbe, "Sen bu işe herkesten daha evlâsın." deyince, Muaviye şöyle dedi: "Ali bir kez beni çarpışmaya davet etti; fakat onunla vuruşmaya asla gitmem; hem ordu komutanını korumak için vardır." Sonunda Busr b. Ertat'ı Ali (a.s) ile çarpışmaya teşvik etti ve ona şöyle dedi: "Onunla toz duman arasında çatış." Hicaz'dan yeni gelen amcasının oğlu tarafından engellenmek istenen Busr, Muaviye'ye verdiği sözden dolayı meydana çıktı ve tepeden tırnağa zırhlı hâlde Ali'yi (a.s) çarpışmaya davet etti. Hz. Ali'nin mızrak darbesiyle yere devrilen Busr, Amr'ın yaptığı gibi, avret yerini açarak İmam'ın takibinden kendini kurtardı.[228]

Muaviye'nin Barış Israrı

Sıffin Savaşı'nın uzaması ve Şam ordusunun ağır telefatı, Muaviye'yi mümkün olan her şekilde Ali'yi (a.s) sulha ve her iki tarafın geri çekilmesine zorlamaya itti. İşe, önemlileri aşağıda yer alan üç şeyle başladı:

1- Eş'as b. Kays ile müzakere.

2- Kays b. Sa'd ile müzakere.

3- Ali'ye (a.s) bir mektup gönderme.

Fakat bu plânlar, Ali (a.s) ordusunun moral gücü sayesinde suya düştü. Sonunda "Leylet'ul-Herir" hadisesi meydana geldi ve az daha Muaviye'nin askerî teşkilatı tamamen çöküyordu. Ancak Muaviye'nin hilekârlığı, Iraklıların saflığı ve Şam ordusunun beşinci kolunun Ali (a.s) ordusu içindeki çabaları, olayı Şam ordusu lehine çevirdi. Şimdi Muaviye'nin mülakat ve müzakerelerinin tafsilatına geçelim:

1- Muaviye, hitabe yönü güçlü olan kardeşi Utbe b. Ebî Süfyan'ı, Ali (a.s) ordusunda etkinliği fazla olan Eş'as b. Kays ile mülakat etmek ve ondan, iki tarafın geride kalanlarına acımasını istemekle görevlendirdi.

Utbe ordunun ön saflarına gelerek kendini tanıttı ve Muaviye'nin mesajını ulaştırmak üzere Eş'as'ı istedi. Eş'as Utbe'yi tanıdı ve şöyle dedi: "Müfrit bir adam; onunla görüşmek gerek." Mesajın özeti şöyle idi: "Eğer Muaviye Ali dışında biriyle mülakat etmek istese, seninle mülakat ederdi. Çünkü sen Irak halkının başlarından, Yemenlilerin büyüğü, Osman'ın damadı ve valisi idin. Sen kendini Ali'nin diğer komutanları ile kıyaslama. Malik-i Eşter Osman'ın katillerinden biri, Adiyy b. Hatem tahrikçisidir. Demiyorum "Ali'yi bırak Muaviye'ye yardım et." Biz seni, senin ve bizim salahımıza olan geride kalanları korumaya davet ediyoruz."

Eş'as cevabında Ali'yi (a.s) 'Irak ve Yemen'in büyüğü Ali'dir.' diyerek her ne kadar övüp yüceltse de, sözlerinin sonunda bir diplomat gibi, barış önerisini kabul edip şöyle dedi: "Bizim de geride kalanları korumaya, en az sizin kadar ihtiyacımız var." Utbe, Eş'as'ın sözlerini nakledince, Muaviye şöyle dedi: "Barışa meyillenmiştir."[229]

2- Peygamber'in (s.a.a) muhacir ve ensardan sahabeleri Hz. Ali'nin yanında yer almışken, ensar arasından sadece Numan b. Beşir ve Mesleme b. Muhalled Muaviye'yle işbirliğine girdiler. Muaviye, Numan b. Beşir'den, Ali (a.s) ordusunun cesur komutanlarından Kays b. Sa'd'la görüşmesini ve onu etkileyerek barışın mukaddemasını hazırlamasını istedi. Numan, Kays ile mülakatında iki tarafın gördüğü zararlara dayanarak şöyle dedi: "Savaşın bizden de sizden de neler götürdüğünü gördün. Öyleyse geri kalanlar konusunda Allah'tan korkun."

Kays, Numan'a cevabında Muaviye'nin ve Hz. Ali'nin taraftarlarına dayanarak şöyle dedi:

"Peygamber (s.a.a) zamanında biz düşmanın kılıcını ve mızraklarını yüzümüzle boynumuzla karşılardık. Böylece hak muzaffer oldu. Her ne kadar kâfirler bundan hoşlanmasa da. Ey Numan, şu an Muaviye'ye yardım edenler, bir avuç azat edilmiş, bedeviler ve kandırılmış Yemenlilerden başka kimse değil. Ama bir de Ali'ye bak. Etrafında Allah'ın razı olduğu muhacirler, ensar ve tabiin toplanmış. Muaviye'nin yanında ise sen ve dostundan (Mesleme) başka kimse yok ve sizden hiçbiri ne Bedir, ne Uhud gazisi değil; ne İslâm'da bir geçmişiniz var ne de hakkınızda bir ayet nazil olmuş. Eğer bu konuda aksimize hareket edeceksen, zaten önceden de baban böyle bir işe el attı.[230]

3- Bu mülakatların amacı barışa zemine hazırlamaktı; fakat Muaviye maksadına ulaşamadı. Bu yüzden Ali'ye (a.s) bir mektup yazıp, başkaldırısının ilk gününde beyan ettiği talebini yani biat zorunluluğu olmaksızın Şam hükümetinin kendisine bırakılması isteğini tekrarlamaya mecbur kaldı. Daha sonra şöyle dedi: "Hepimiz Abdumenaf oğullarıyız ve hiçbirimizin, azizliği zillet, özgürlüğü esaret hâline getirmeyen kimse dışında, diğerine üstünlüğü yoktur."

Ali (a.s) kâtibi Ebu Rafi'i çağırdı ve söylediği şekilde cevap yazmasını emir buyurdu. O Hazret'in mektubunun metni, Nehc'ül-Belâğa'da 17. mektup olarak yer almıştır.[231]

 


[1]- Tarih-i Taberî, c.3, 5. cüz, s.235; Tarih-i Yakubî, c.2, s.184 Beyrut baskısı; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.141; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.74.

[2]- İslâmî bir yönetici birine savaş ilân etmeden önce, daha önceki güvencenin kaldırıldığına dair ihtarda bulunmalıdır. Kur'an-ı Kerim bu meseleyi şu ayette tasrih ediyor: "Eğer bir topluluktan hıyanet kuşkusu duyarsan, antlaşmaya bağlı kalmayacağını aynı şekilde sen de onlara bildir. Allah hainlik edenleri sevmez." (Enfal Suresi, 58)

[3]- Vak'a-i Sıffin, s.27 ve 28; Tarih-i Taberî, c.5, s.235.

[4]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.847; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.75; Vak'a-i Sıffin, s.28.

[5]- Şu ayet-i kerimeye işaret ediyor: "Erdirici kılavuzluk kendisine ayan-beyan geldikten sonra, resulden kopup müminlerin yolunun dışını izleyeni biz, yöneldiğiyle kaynaştırır, sonra da cehenneme sallarız. Ne kötü bir dönüş yeridir o!" (Nisa Suresi, 115)

[6]- Vak'a-i Sıffin, s.29ve 30; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.84 ve 85; Ikd'ül-Ferid, c.4, s.322; Tarih-i Taberî, c.3, 5. cüz, s.235; İbn-i Asakir, Tarih-u Dimeşk'de Muaviye'nin hal tercemesinde ve Merhum Şerif Razî Nehc'ül-Belâğa'da bu mektubun başından bir kısmını atmışlardır. Nehc'ül-Belâğa 6. mektuba müracaat edin.

[7]- Her ne kadar sonraları vazifesinde müsamahayla itham edilse de, bu itham sabit değil ve bu konuya daha sonra değineceğiz.

[8]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.85; Vak'a-i Sıffin, s.30 ve 31; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.76 ve 77.

[9]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.77.

[10]- İsrâ Suresi, 33.

[11]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.77 ve 78; Vak'a-i Sıffin, s.31 ve 32.

[12]- Vak'a-i Sıffin, s.58; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.91-92.

[13]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.78.

[14]- Vak'a-i Sıffin, s.33; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.79.

[15]- el-İmame ve's-Siyase, s.84; Vak'a-i Sıffin, s.34.

[16]- el-İmame ve's-Siyase, s.87.

[17]- Vak'a-i Sıffin, s.36.

[18]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.87; Tarih-i Yakubî, c.2, s.186.

[19]- Osman'ın hilâfeti döneminde Mısır valisi Abdullah b. Sa'd İbn-i Ebî Serh idi. Muhammed b. Ebî Huzeyfe, halkı valinin aleyhine ayaklanmaya teşvik edenlerdendi. Osman'ın katlinden sonra vali, halktan korktuğu için Mısır topraklarını terk etti ve yerine bir temsilci bıraktı. Fakat Muhammed b. Ebî Huzeyfe halkı valinin temsilcisinin de aleyhine ayaklanmaya davet etti ve sonunda onu Mısır'dan çıkarıp kendisi işleri ele aldı. Hz. Ali'nin hilâfetinin başlangıcında Mısır valiliğine Kays b. Sa'd atandı ve Muhammed azledildi. Muaviye Mısır'ı istila edince Muhammed'i zindana attı; fakat arkadaşlarıyla birlikte bir yolunu bulup zindandan kaçtılar. (Üsd'ül-Gabe, c.4, 315-316) Evet, Muhammed b. Ebî Huzeyfe çok hareketli ve olay çıkartan biriydi; aynı zamanda Muaviye'nin dayısının oğluydu.

[20]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Nehc'ül-Belâğa şerhinde (c. 2, s.65 Mısır baskısı.) şöyle yazıyor: Üstadım Ebu'l-Kasım Belhî'ye, 'Amr b. As'ın bu sözü, onun dinsizliğinin ve ahirete iman etmediğinin göstergesi değil mi?' diye sordum. Üstadım şöyle dedi: 'Amr asla Müslüman olmadı ve cahiliyet döneminin küfrü üzere baki kaldı.'

[21]- Resul-i Ekrem (s.a.a) bir sözünde şer'i hüküm unvanıyla şöyle buyurdu: "Sahip olmadığın şeyi satma." Şimdi Amr'ın Mısır hükümeti karşılığında neyi sattığını ve neyi kaybettiğine bakmalıyız. İbn-i Ebi'l Hadid'in tasrihiyle, Muaviye ile muamele anına kadar dinsiz ve inançsız olan Amr, tabiatıyla bu muamelede de hile yolunu seçmiş ve bedavadan Mısır hükümetini satın almıştır. (Çünkü dini yoktu ki Mısır hükümeti karşılığında dinini satsın.)

[22]- Vak'a-i Sıffin, s.40.

[23]- age. s.37-40; el-İmame ve's-Siyase, s.87-88. (Az bir değişiklikle)

[24]- Vak'a-i Sıffin, s.41; el-İmame ve's-Siyase, s.88. Nasr İbn-i Mezahim, bu genci "İbn-i Emm" (amcasının oğlu) diye yazmıştır.

[25]- el-İmame ve's-Siyase, s.88.

[26]- Hinduşah Nahcivanî, Tecarib'us-Selef, s.46. Abbas İkbal'ın tashihi.

[27]- Kinde, Arabistan yarımadasının güneyinde sükunet eden, daha sonra çoğu Şam gibi diğer noktalara hicret eden Yemen kabilelerinden birinin adıdır. Şurahbil de bu kabilenin Şam'a göçen fertlerinden biriydi.

[28]- Vak'a-i Sıffin, s.44; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.2, s.71.

[29]- Vak'a-i Sıffin, s.44 ve 45; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.2, s.71.

[30]- İbn-i Ebî Hatem, el-Cerh-u ve't-Ta'dil adlı kitabında (c.4, s.338) ondan kısaca bahsetmiş ve Buharî kendi tarihinde (c.2, s.249) genişçe yer vermiştir.

[31]- Vak'a-i Sıffin, s.44 ve 45; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.2, s.71; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.143.

[32]- age.

[33]- Vak'a-i Sıffin, s.47 ve 48; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.2, s.73.

[34]- Cerir'in ibaresinin metni şöyle: "Fe vellahi ma fi yedeyke fi zalike ille'l-kazfi bi'l-gaybi min mekanin baid." Ve bu cümle "ve yakzifune bi'l-gaybi min mekanin baid." (Gabya taş atıp duruyorlardı o uzak yerden.) ayetinden iktibastır. Vak'a-i Sıffin, s.47 ve 48.

[35]- Vak'a-i Sıffin, s.48 ve 49; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.2, s.80 ve 81.

[36]- Vak'a-i Sıffin, s.49; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.81.

[37]- Vak'a-i Sıffin, s.49 ve 50.

[38]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.82-83; Vak'a-i Sıffin, s.50-52.

[39]- Nehc'ül-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.3, s.84; Vak'a-i Sıffin, s.52.

[40]- Vak'a-i Sıffin, s.52; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.84.

[41]- Vak'a-i Sıffin, s.52; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.84.

[42]- Nehc'ül-Belâğa, 8. mektup.

[43]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.91; Müberred, el-Kâmil, c.3, s.184; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.88.

[44]- el-İmame ve's-Siyase, s.91-92; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.89; Müberred, el-Kâmil, c.3, s.224; Vak'a-i Sıffin, s.57-58. Nehc'ül-Belâğa 6 ve 7. mektuplarda da bu mektubun içeriğine işaret edilmiştir.

[45]- Muhammed Abduh, Nehc'ül-Belâğa, 42. hutbe

[46]- Vak'a-i Sıffin, s.60; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.114-115.

[47]- Vak'a-i Sıffin, s.60 ve 61.

[48]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.88 ve 89.

[49]- Vak'a-i Sıffin, s.63, İbn-i Kuteybe Dineverî'ye göre bu mektubu Muaviye Mekke ve Medine ehline yazmıştır. el-İmame ve's-Siyase, s.89.

[50]- Vak'a-i Sıffin, s.63; fakat İbn-i Kuteybe bu mektubu daha değişik nakletmiştir. el-İmame ve's-Siyase, s.89 ve 90.

[51]- Muaviye'nin Sa'd b. Ebî Vakkas ve Muhammed b. Mesleme Ensarî'ye yazdığı mektuplar ve onların cevaplarının metnini, İbn-i Kuteybe, el-İmame ve's-Siyase (s. 90 ve 91) kitabında yer vermiştir.

[52]- Vak'a-i Sıffin, s.72 ve 73.

[53]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.90; Vak'a-i Sıffin, s.74.

[54]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.90; Vak'a-i Sıffin, s.75-77.

[55]- el-İmame ve's-Siyase, c.1,s. 90; Vak'a-i Sıffin, 75-77.

[56]- el-İmame ve's-siyase, s.38.

[57]- Vak'a-i Sıffin, s.64-66; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.110-122.

[58]- Tarih-i Taberî, c.3, 5. cüz, s.41-42; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.40.

[59]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.92.

[60]- Vak'a-i Sıffin, s.82-84.

[61]- Vak'a-i Sıffin, s.85-86; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.15, s.74-75.

[62]- Tarih-i Taberî, c.4, s.457; Tarih-i Yakubî, c.2, s.178, Beyrut baskısı.

[63]- Vak'a-i Sıffin, s.92.

[64]- Tabakat-ı İbn-i Sa'd, c.3, s.187, Liden baskısı.

[65]- Vak'a-i Sıffin, s.92-93.

[66]- Vak'a-i Sıffin, s.94-95.

[67]- Vak'a-i Sıffin, s.95.

[68]- Vak'a-i Sıffin, s.94.

[69]- age. s.96; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.175.

[70]- Vak'a-i Sıffin, s.96; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.175.

[71]- age.

[72]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.176; Vak'a-i Sıffin, s.97.

[73]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.177; Vak'a-i Sıffin, s.98-102.

[74]- Vak'a-i Sıffin, s.103; Nehc'ül-Belâğa, 197. hutbe; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.181; el-Ahbar'ut-Tuval, s.155; Tezkiret'ül-Havas, İbn-i Cevzî, s.154; Mesadir-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.102.

[75]- Vak'a-i Sıffin, s.103-104.

[76]- Vak'a-i Sıffin, s.104–106, Şerh-u Nehc-il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.3, s.182–183.

[77]- age.

[78]- age.

2- Vak'a-i Sıffin, s.112-115.

[80]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.184.

[81]- Abdulah b. Mes'ud, Kur'an hafızlarından ve ilk Müslümanlardandır. Osman'a muhalefetinin uzun bir geçmişi var. Hicrî 32 yılında Medine'de vefat etti. Sıffin savaşının hazırlıkları 37 yılının sonlarında planlandığında, hayatta değildi. Fakat kendisinden Kur'an ve fıkıh öğrenen bir grup dostu hayattaydı. Tabakat-ı İbn-i Sa'd, c.3, s.160. (Beyrut baskısı).

[82]- Vak'a-i Sıffin, s.115; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.186.

[83]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.186.

[84]- Vak'a-i Sıffin, s.116.

[85]- Vak'a-i Sıffin, s.117; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.194.

[86]- Vak'a-i Sıffin, s.121; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.384.

[87]- Müruc'uz-Zeheb'de (c. 2, s.384) Ebu Mes'ud Ukbe b. Amir Ensarî diye geçmiştir.

[88]- Vak'a-i Sıffin, s.121.

[89]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.144; Tarih-i Taberî, c.3, cüz: 4, s.237.

[90]- Ali (a.s), Ziyad b. Nazr ve Şureyh b. Hâni komutasında 12000 askeri daha önce göndermişti.

[91]- Nehc'ül-Belâğa 48. hutbe; Vak'a-i Sıffin, s.131. (az bir farkla) Ali (a.s) bu hutbeyi Kûfe'nin dışında bulunan Nuhayle ordugâhında hicrî 37 yılı şevval ayının 25'inde irat etmiştir. İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.201.

[92]- Müruc'uz-Zeheb'e göre (c. 2, s.384), Ukbe b. Amir.

[93]- Vak'a-i Sıffin, s.132.

[94]- Zuhruf Suresi, 13-14.

[95]- Vak'a-i Sıffin, s.132-134.

[96]- age.

[97]- age.

[98]- Kaf Suresi, 10.

[99]- Vak'a-i Sıffin, s.135.

[100]- age. s.140-142; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.169-170.

[101]- Vak'a-i Sıffin, s.140-141; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.169.

[102]- Duhan Suresi, 25-29.

[103]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.202-203; Vak'a-i Sıffin, s.142.

[104]- Vak'a-i Sıffin, s.143; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.203.

[105]- Nehc'ül-Belâğa, Bab'ul-Hikem 36, Vak'a-i Sıffin, s.144; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.203.

[106]- Vak'a-i Sıffin, s.147-148; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.205-206.

[107]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.144; Tarih-i Taberî, c.3, 5. cüz, s.237.

[108]- Vak'a-i Sıffin, s.148; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.208.

[109]- İmam'ın mektubu ve Muaviye'nin cevabının metni, Vak'a-i Sıffin, s.150 ve İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.210-211'de yer almıştır.

[110]- age.

[111]- Vak'a-i Sıffin, s.151-154; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.211-213; Tarih-i Taberî, c.3, cüz: 5, s.238; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.144.

[112]- age.

[113]- age.

[114]- age.

[115]- Vak'a-i Sıffin, s.154; Tarih-i Taberî, c.3, cüz: 5, s.238.

[116]- İbn-i Mezahim (Vak'a-i Sıffin'de) Muaviye askerlerinin sayısını 130.000 olarak açıklamış; fakat Mes'udî (Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.384'de) ittifak edilen sayının 85.000 olduğunu söylüyor. Yine Ali askerlerinin sayısı, Vak'a-i Sıffin'in nakline göre (s. 157) 100.000 veya bir miktar fazla; Müruc'uz-Zeheb'in nakline göre ise 90.000 idi.

[117]- Vak'a-i Sıffin, s.156-157.

[118]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.94; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 5, s.239; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.145; Tarih-i Yakubî, c.2, s.187.

[119]- İbn-i Kuteybe ve Taberî'nin nakline göre, Ali (a.s) Eş'as'ı gönderdi. bk. el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.94; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 5, s.240.

[120]- Vak'a-i Sıffin, s.160; biraz farklılık ile el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.94; Tarih-i Yakubî, c.2, s.188; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 5, s.240.

[121]- Nehc'ül-Belâğa, 51. hutbe; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.244.

[122]- Vak'a-i Sıffin, s.166; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.94.

[123]- Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.386-387.

[124]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.94; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.386.

[125]- Vak'a-i Sıffin, s.186.

[126]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.145; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 5, s.242; Tecarib'us-Selef, s.47.

[127]- Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.387; Tarih-i Taberî, c.3, cüz.5, s.242.

[128]- Belazurî, Fütuh'ul-Buldan, s.469.

[129]- Ebu Lu'lu'un Ömer'i öldürdükten sonra akıbetinin ne olduğu hakkında tarihçiler arasında intilaf var. Bazıları yakalanıp öldürüldüğünü söyler. (Tarih-i Berguzide, s.184; Tarih-i Fahrî, s.131) Mes'udî'ye göre, kendini aynı bıçakla öldürdü. (Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.329.) Fakat Habib'us-Siyer'in yazarı, Şia'nın rivayetine dayanarak onun Medine'den kaçtığını ve Irak'a gittiğini ve sonunda İran'ın Kaşan şehrinde vefat ettiğini yazar (Habib'us-Siyer, c.1, cüz. 4, s.489)

[130]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.161; Fütuh'ul-Buldan, s.583; Tecarib'us-Selef, s.23.

[131]- İmam, Ubeydullah'a hitaben şöyle buyurdu: "Ya Fasiku, ema vallahi le in zafertu bike yevmen min'ed-dehri le ezribenne unugake." Yani, "Ey Fasık, bir gün elime düşersen, Allah'a andolsun ki boynunu vuracağım." (Belâzürî, Ensab'ul-Eşraf, c.5, s.24, İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.61; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.395.)

[132]- Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.388.

[133]- el-Ahbar'ut-Tuval, s.169. Kahire baskısı; Vak'a-i Sıffin, s.186.

[134]- Mes'udî şöyle der: Ubeydullah'ı Sıffin savaşında katleden, İmam'ın kendisiydi ve naklettiğine göre O Hazret öyle bir darbe indirmiştir ki, üzerinde olan zırh yarılmış ve kılıç bağırsaklarına ulaşmıştır. Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.395.

[135]- Vak'a-i Sıffin, s.187–188; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 5, s.242; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.146.

[136]- Vak'a-i Sıffin, s.189; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.16.

[137]- Vak'a-i Sıffin, s.190; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.17-18.

[138]- age.

[139]- Vak'a-i Sıffin, s.190-191.

[140]- age. s.195.

[141]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 5, s.243; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.146.

[142]- Vak'a-i Sıffin, s.195.

[143]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.2 ve 3; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.147; Vak'a-i Sıffin, s.196-198; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.21-22.

[144]- Ziyad b. Hafse'nin sözünün orijinal metni şöyle: "Emma ba'du, feinnî alâ beyyinetin min Rabbî ve bima en'ame aleyye felen ekune zahîren li'l-mucrimîn."

[145]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 3, s.3; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.148; Vak'a-i Sıffin, s.199; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.22.

[146]- Tarih-i Taberî, c.3, s.4, cüz. 6; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.148-149; Vak'a-i Sıffin, s.200-202; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.23-24.

[147]- Neml Suresi, 80-81.

[148]- Enfal Suresi, 58.

[149]- Vak'a-i Sıffin, s.202-203; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.5; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.149; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.25; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.387.

[150]- Vak'a-i Sıffin, s.205; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.24-26.

[151]- Vak'a-i Sıffin, s.203–204; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.6; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.149; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.26.

[152]- age.

[153]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.27-30; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.387-388; Vak'a-i Sıffin, s.214 ve 215.

[154]- age.

[155]- age.

[156]- age.

[157]- age.

[158]- Vak'a-i Sıffin, s.215-216; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.31; Tarihi-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.7.

[159]- age.

[160]- Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.388.

[161]- Vak'a-i Sıffin, s.221-222; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.150; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.7; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.388.

[162]- age.

[163]- Vak'a-i Sıffin, s.222; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.180.

[164]- Vak'a-i Sıffin, s.223- 224; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.181 182

[165]- age.

[166]- Vak'a-i Sıffin, s.225; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.182; Tarihi-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.7 ve 8; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.150.

[167]- Eğer hatırlarsanız Amr b. As'ın bu iki oğlu önceleri babalarını Muaviye'nin yanında yer almaktan alıkoymaya çalışıyorlardı; fakat şimdi onun en samimî yardımcıları olmuşlar! Bu olay bize Araplar ve Farslar arasında yaygın olan bir atasözünü hatırlatıyor: Canlı, canlıdan başkasından doğar mı? İnsan yanında büyüse de, kurttan doğanın akıbeti kurt olmaktır.

[168]- Vak'a-i Sıffin, s.226; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.182.

[169]- Vak'a-i Sıffin, s.237; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.189-190.

[170]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.8; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.151.

[171]- Vak'a-i Sıffin, s.232

[172]- Vak'a-i Sıffin, s.234; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.186.

[173]- Vak'a-i Sıffin, s.347; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.188.

[174]- Vak'a-i Sıffin, s.239-241; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.190-191.

[175]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.196; Vak'a-i Sıffin, s.244.

[176]- Vak'a-i Sıffin, s.243; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.195- 1996.

[177]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.151.

[178]- Vak'a-i Sıffin, s.234; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.9; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.151.

[179]- Vak'a-i Sıffin, s.248.

[180]- İbn-i Mezahim, Vak'a-i Sıffin'de bu sayıyı 100 olarak yazmıştır.

[181]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.153.

[182]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.10; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.151-152; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.196.

[183]- Vak'a-i Sıffin, s.245-246.

[184]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.13-16; Vak'a-i Sıffin, s.246; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.153-154; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.197; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.398.

[185]- age.

[186]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.31. İbn-i Cerir Taberî belirtilen sayfada, sulh anlaşmasının yazılış tarihini sefer ayının 13'ü ve Leylet'ül-Herir'i cuma günü olarak belirtiyor. (s. 24) Fakat sefer ayının ilk günü çarşamba olduğu için, tabiatıyla Leylet'ül-Herir'in seferin 17. gecesi (ayın üçüncü cuma akşamı) olması gerekir. Ve eğer maksat 2. cuma akşamı olsa, bu durumda Leylet'ül-Herer'in sefer ayının 10'u olması gerekir; 13'ü değil. Ha, denirse ki, Leylet'ül-Herir ile sulh namenin yazılması arasında, taraflar arasında üç günlük soğuk çekişme yaşanmış ve 3. gün sulh name yazılmıştır; o başka. Fakat İbn-i Mezahim'in Vak'a-i Sıffin kitabının belirttiğine göre savaş 10'undan sonra da devam etmiştir.

[187]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.241-242; Vak'a-i Sıffin, s.306.

[188]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.197-198; Vak'a-i Sıffin, s.250; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.12.

[189]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.14.

[190]- Mu'cem'ul-Buldan, c.5, s.34-35.

[191]- Vak'a-i Sıffin, s.257-258; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.204-205.

[192]- Vak'a-i Sıffin, s.259; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.207; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.14; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.154.

[193]- Vak'a-i Sıffin, s.262; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.15; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.209.

[194]- Vak'a-i Sıffin, s.272; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.215.

[195]- Vak'a-i Sıffin, s.268; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.213.

[196]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.18; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.213.

[197]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.223-224; Vak'a-i Sıffin, s.278.

[198]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.243; Vak'a-i Sıffin, s.308.

[199]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.18-19; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.225-226.

2- age.

[201]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.19; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.156.

[202]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.228.

[203]- Vak'a-i Sıffin, s.306.

[204]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.233; Vak'a-i Sıffin, s.297; el-Ahbar'ut-Tuval, s.179.

[205]- Vak'a-i Sıffin, s.297; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.233.

[206]- Vak'a-i Sıffin, s.408.

[207]- Vak'a-i Sıffin, s.410- 414; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.98- 99.

[208]- Vak'a-i Sıffin, s.414- 416; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.100.

[209]- Tefsir-i Taberî, c.14, s.122; Esbab'un-Nuzul, s.212; ve diğer tefsirler.

[210]- Zümer Suresi, 9. En'am Suresi, 52. Bu konuda Kurtubî, Keşşaf, Râzî ve ed-Dürr'ül-Mensur tefsirlerine müracat edilsin.

[211]- Peygamber'in gaybî haberlerinden biri olan bu hadisi, muhaddis ve tarihçiler nakletmişlerdir. Suyutî Hasais kitabında bu hadisin tevatür derecesinde olduğunu tasrih etmiştir ve merhum Allâme Eminî el-Gadîr kitabında (c. 9, s.21-22) hadisin kaynaklarını zikretmiştir. Ayrıca Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.21; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.157.

[212]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.157; Vak'a-i Sıffin, s.319; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.21.

[213]- Vak'a-i Sıffin, s.336; A'yan'uş-Şia, c.1, s.496, Beyrut baskısı.

[214]- Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.21; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.157; Vak'a-i Sıffin, s.320.

[215]- Vak'a-i Sıffin, s.332-336; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.16-22.

[216]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.157.

[217]- Vak'a-i Sıffin, s.248-250; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.198-200; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.10-11; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.151-152.

[218]- Vak'a-i Sıffin, s.250; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.199.

[219]- Vak'a-i Sıffin, s.272-273; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.215-216; el-Ahbar'ut-Tuval, s.176.

[220]- Vak'a-i Sıffin, s.274-275; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.5, s.217-218; el-Ahbar'ut-Tuval, s.176-177; Tarih-i Taberî, c.3, cüz. 6, s.23; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.158.

[221]- el-Ahbar'ut-Tuval, s.184; Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.393; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.29.

[222]- Vak'a-i Sıffin, s.356; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.29.

[223]- Vak'a-i Sıffin, s.359.

[224]- Vak'a-i Sıffin, s.423; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.6, s.313; A'yan'uş-Şia, c.1, s.501.

[225]- Vak'a-i Sıffin, s.440-441; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.79.

[226]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.82; Vak'a-i Sıffin, s.443.

[227]- Vak'a-i Sıffin, s.455; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.94.

[228]- Vak'a-i Sıffin, s.459.

[229]- Vak'a-i Sıffin, s.408; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.61; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.102; A'yan'uş-Şia, c.1, s.503.

[230]- Maksat Sakife olayı idi; Numan'ın babası Beşir, hilâfetin Kays'ın babasına yani amcasının oğlu Sa'd b. Ubade'ye geçmemesi için Ebubekir'e biat etti ve Ensar'ın ittifakını bozdu. İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.8, s.87; Vak'a-i Sıffin, s.448; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.97.

[231]- Mektubun Nehc'ül-Belâğa'da yer alan içeriği, el-Ahbar'ut-Tuval (s. 187), el-İmame ve's-Siyase (s. 103 ve 104) ve Vak'a-i Sıffin'deki (s. 471) içeriğinden farklıdır.

 



YORUM YAZ
  Yorum
  Güvenlik Kodu

  Menü Panelinden Üye Girişi Yaptıktan Sonra Yorum Ekleyebilirsiniz!!!