Fotoğraf Galerisi
Alıntı Yazılar
Hüsnü Mahalli
Koalisyona bak!

Ceyda KARAN
‘Başkanın Adamları’...

Fehim TAŞTEKİN
Kırık milletler

Ahmet Hakan
Ahmet Hakan Davutoğlu'ndaki o kapasiteyi yazdı

Alptekin Dursunoğlu
Irak’ın bölünmesi: ABD projesine Türk müteahhitliği

Soner Yalçın
Erdoğan’ın hastalığı

Banu Avar
Survivor

Kenan Çamurcu
Cenevre 2 Değerlendirmesi

    Cemel Savaşı

Tarih : 02.09.2012 12:09:50 | Yorum Sayısı : 0

Cemel Savaşı

Muhacir ve ensardan Peygamber (s.a.a) ashabının biat için benzeri görülmemiş şekilde Hz. Ali'ye akın etmesi, adalet ve hak hükümetinin yeniden tesisini istemeleri, O'nun hilâfeti ele alarak halkı sünnete ve İslâm kanunlarına göre idare etmesine vesile oldu.

Ali'nin (a.s) beytülmali taksim etme metodu, adalet ve sünnet-i haseneden sürekli rahatsızlık duyan, ayrıcalık ve sınırsız nefsanî gerize ve isteklerinin işbasını isteyen bazı kimseleri öfkelendirdi.

Ali (a.s) 5 yıllık hükümeti döneminde, isyan ve asiliklerinin haddi sınırı olmayan, Osman hükümetinin durumunun, sebepsiz bağışlar ve israfın devam ettirilmesini, Muaviye gibi liyakatsiz ve bencil kişilerin yönetimlerinin devamını, önceki hükümetin valilerinin görevde kalmasını ve buna benzer şeyleri isteyen üç serkeş grupla karşı karşıya kaldı.

Müslüman kardeşlerin kanlarının aktığı bu savaşlarda, Bedir ve Uhud gazileri olan, yani İslâm tarihinin en hassas anlarında Peygamber-i Ekrem'in yanında kılıç sallamış olanlar, bu defa O'nun gerçek halifesinin yanında savaşarak hedefleri uğrunda canlarını feda ettiler.

Hepsi bir yana, Hz. Ali'nin, fertlerin yetiştirilmesi, ümmetin hidayeti ve İslâmî maarifin öğretilmesinde harcanması gereken değerli vakitleri, İmam'ın mukaddes hedeflerinin önünü kesen bu üç grubun savuşturulmasında harcandı. Sonuçta Ali (a.s), İslâmî esas ve sünnetlere dayalı bir hükümet tesis etmek olan nihai hedefine ulaşmadan, 5 yıl süreyle bir güneş gibi parlayan hükümeti, bir güneş gibi battı. Vefatından sonra da İslâm hükümeti, miraslık bir saltanat şekline dönüştü ve bu saltanat Ümeyye ve Abbas oğulları arasında elden ele dolaştı. Böylece İslâmî hükümet, müminlerin kalbinde bir arzu olarak kaldı.

Bu üç grup şunlardan ibaretti:

1- Nakisîn (Ahdini bozanlar): Bu grubun elebaşları, özellikle Ali (a.s) hükümeti döneminde her yerden irtibatları koparılan, Ayşe'nin saygınlığının arkasına sığınan ve Ümeyye oğulları'nın hesapsız yardımları ile ayakta duran Talha ve Zübeyir, Basra ve Kûfe'yi ele geçirmek için büyük bir ordu teşkil edip Basra'yı ele geçirdiler. Ali (a.s) onları takibe aldı ve iki taraf arasında bir savaş oldu ve bu savaş sırasında Talha ve Zübeyir öldürüldü; ordusu dağıldı; bazıları esir oldu; fakat daha sonra Ali (a.s) onları serbest bıraktı.

2- Kasıtîn (Zalimler): Bu grubun elebaşı, hile ve desiselerle 2 yıla yakın hatta ömrünün sonuna dek İmam'ın fikrini meşgul eden, neticesinde 100 binin üzerinde Müslüman kanının döküldüğü fakat İmam'ın nihai hedefine ulaşamadığı, Irak'la Şam arasında Ali'ye (a.s) karşı Sıffin savaşını çıkaran ve Şam bölgesinde münzevi olan Muaviye idi.

3- Marikîn (Dinden çıkmışlar): Bu topluluğun diğer adı da "Havâric: Haricîler" dir. Bunlar Sıffin Savaşı'nın sonuna dek Hz. Ali'nin yanında yer almış, beraber kılıç sallamış, ancak Muaviye'nin aldatmacalarına kanarak Hz. Ali'nin aleyhine ayaklanmış ve hem İmam'a hem de Muaviye'ye karşı üçüncü bir grup oluşturmuşlardı. Bu güruh, İslâm, Müslümanlar ve Ali (a.s) hükümeti için diğer iki gruptan daha tehlikeliydi. Ali (a.s) bu grupla Nehrevan denen bölgede karşı karşıya geldi ve onları dağıttı. Kendini bir kez daha fesadın kökü Şam serkeşini ortadan kaldırmaya hazırlamak üzereyken, Haricîlerden biri tarafından şehit edildi ve insanlık şerefli ve aziz evlâtlarından birini; İslâm ise Peygamber'den (s.a.a) sonraki en üstün şahsiyetini kaybetti. Ve adil İslâm hükümeti, Hz. Mehdi'nin (a.f) zuhuruna dek karanlığa gömüldü.

Ali (a.s) bu acı olaylarla karşılaşmadan önce vuku bulacağını biliyordu. Bu yüzden Osman'ın öldürülmesinden sonra kendisine biat için evine gelen inkılâpçılara şöyle buyurdu:

Beni bırakın başkasına gidin. Biz öyle bir hadiseyle karşı karşıyayız ki değişik boyutları ve renkleri var; kalpler ve akılların bunu tahammüle gücü yoktur.[1]

Hz. Ali'nin, hilâfeti dönemindeki bu acı olayları bilmesinin kaynaklarından biri, Peygamber'in (s.a.a) haber vermesiydi. Hadisçiler, Peygamber'in (s.a.a) Ali'ye (a.s) şöyle dediğini nakletmişlerdir:

Ey Ali! Sen ahdini bozanlar, zalimler ve dinden çıkanlarla savaşacaksın.[2]

Bu hadis, tümünün mazmunu aynı olan değişik şekillerde tarih ve hadis kitaplarında nakledilmiştir.

Böyle kanlı ve esef verici hadiselerin vuku bulacağını bilen sadece Ali (a.s) değildi. Tarihte Cemel ashabı diye geçen ahdini bozanların elebaşları da Peygamber'den Ali'yle savaşacaklarına dair sözler duymuşlardı. Hatta Peygamber (s.a.a) bu konuda Zübeyir ve Ayşe'yi şahsen sert şekilde uyarmıştı. Fakat maalesef hükümet aşkı onları gelip geçici maddî emellere öylesine meftun etmişti ki, nefislerini bu esaretten bir türlü kurtaramıyorlardı. Neticede sonu isyan, günah ve Allah'ın gazabı olan bir yolda ilerlediler. Peygamber'in (s.a.a) Cemel hadisesi hakkındaki sözlerine yeri geldiğinde değineceğiz.

Ne acıdır ki, İslâm'ın tomurcuklandığı, hakkın, mihverine oturduğu, hilâfetin, ilk günden itibaren önderlik için yetiştirilen birinin eline geçtiği, İslâm'ın bu döneminde büyük bir maddî ve manevi ilerleyişin Müslümanlara nasip olmasının ve İslâmî hükümetin Hz. Ali'nin eliyle tamamen yenilenmesi, böylece geleceğe kâmil bir örnek olmasının beklendiği bir dönemde, fırsatçı bir grup Ali'ye (a.s) muhalefete kalkışıp savaş bayrakları açtılar. Ali (a.s) hutbelerinden birinde bu gelişmeden duyduğu üzüntüyü izhar ederek şöyle buyuruyor:

Ama işi elime aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de itaatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah'ın, "İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç çekinenlerindir." (Kasas Suresi/83) buyurduğunu duymamışlardı. Evet, andolsun Allah'a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş geldi onlara.[3]

Çocukça Mazeret!

Ahdini bozan grup, yani Talha, Zübeyir ve taraftarları, güpegündüz Hz. Ali'ye biat ettikleri hâlde ve kamuoyu, muhacir ve ensarın baskısı onları biate zorlamasına rağmen, muhalefet bayrağını çektikleri zaman, zahiren ve dilleriyle biat ettiklerini, Ali hükümetini asla kalben tasdik etmediklerini iddia ettiler.

Ali (a.s) konuşmalarının birinde onlara şöyle cevap veriyor:

Sanıyor ki eliyle biat etti, gönlüyle etmedi. Oysaki biat ettiğini ikrar etmekte, kalbiyle etmediğini söyleyip yaptığını inkâr etmektedir. Peki, öyleyse ya buna dair bir hüccet göstersin, tanık getirsin yahut da çıktığı, bozduğu biate gene dönsün.[4]

Nifak ve İki Yüzlülük

Talha ve Zübeyir, Hz. Ali'nin huzuruna giderek şöyle dediler: "Biz sana, hilâfete seninle ortak olmak için biat ettik." Ali (a.s) onların şartını tekzip edip şöyle dedi: "Siz bana, güçsüz olduğumda yardım etmek için biat ettiniz."[5]

İbn-i Kuteybe "Hulefa" adlı kitabında, Talha ile Zübeyir'in Ali (a.s) ile müzakeresini şöyle nakletmiştir: "Onlar, Hz. Ali'ye şöyle dediler: 'Bizim sana neye dayanarak biat ettiğimizi biliyor musun?' Ali (a.s): 'Evet biliyorum, siz bana itaat esasına göre biat ettiniz; nasıl ki Ebubekir ve Ömer'e de aynı şekilde biat etmiştiniz."

Zübeyir, Hz. Ali'nin Irak valiliğini kendisine bırakacağını, Talha da Yemen'e sahip olacağını sanıyordu.[6] Ancak İmam'ın (a.s) beytülmali taksim metodu ve başka valileri ataması, onları arzularından mahrum bıraktı. Bunun üzerine Medine'den kaçıp Ali (a.s) aleyhine komplo kurmaya karar verdiler. Kaçmadan önce Zübeyir, Kureyş'in genel bir toplantısında şöyle söyledi: "Bu mu bize reva görülen? Ali evinde otururken biz Osman'ın aleyhine kıyam ettik ve öldürülmesini sağladık. Şimdi işbaşına geçince bizi bir kenara bırakıp başkalarına görev verdi."[7]

Ahdini Bozanların Ayaklanmasının Kökeni

Talha ve Zübeyir, Ali hükümetinde bir bölgenin valiliğine atanmaktan ümitlerini kestiler. Diğer taraftan Muaviye, Talha ve Zübeyir'e içeriği takriben aynı olan ve onlara Emir'ül-Müminin diye hitap ettiği birer mektup gönderdi ve mektupta Şam halkından her ikisi için biat aldığını, en kısa sürede Kûfe ve Basra'yı işgal etmeleri gerektiğini ve Ebu Talib oğlunun onları alt etmesinden önce her yerde Osman'ın intikamını slogan yapıp halkı onun intikamını almaya davet etmelerini hatırlattı.

Bu iki basit fikirli sahabe, Muaviye'nin mektubuna kanıp, Medine'den Mekke'ye giderek adam ve savaş araç gereçleri toplamaya karar verdiler. Onlar Muaviye'nin plânını uygulama doğrultusunda Hz. Ali'nin huzuruna giderek şöyle dediler: "Osman'ın velâyet ve hükümet işlerindeki adaletsizlik ve zulmünü müşahede ettin ve onun Ümeyye oğulları'ndan başkasına teveccüh göstermediğini anladın. Şimdi Allah hilâfeti sana nasip ettiğine göre, bizi Kûfe ve Basra valiliğine ata. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Allah'ın size nasip ettiğine razı olun ve bırakın bu konuda düşüneyim. Bilin ki, ben dininden ve güvenilirliğinden mutmain olduğum ve ruhî yapılarını bildiğim kimseleri hükümet işlerine atarım."

Talha ve Zübeyir bu sözleri duyduktan sonra daha da meyus olup İmam'ın kendilerine itimadı olmadığını anladılar. Bunun üzerine konuyu değiştirerek şöyle dediler: "Öyleyse izin ver Umre için Medine'den ayrılalım." Ali (a.s), "Sizin Umre adı altında başka hedefiniz var." deyince, onlar Allah'a yemin ederek başka hedefleri olmadığını söylediler. Ali (a.s), "Siz hile ve biati bozma peşindesiniz." buyurunca, yeminlerini tekrarlayıp bir kez daha İmam'a biat ettiler. Talha ve Zübeyir Hz. Ali'nin evinden ayrılınca Ali (a.s) toplantıda bulunanlara şöyle dedi: "Onların bir fitnede öldüklerini görüyorum." Oradakilerden bazısı, "Medine'den ayrılmalarını engelle" dediği vakit, Ali (a.s) şöyle buyurdu: "İlahî takdir gerçekleşmelidir."

İbn-i Kuteybe şöyle yazıyor:

"Talha ve Zübeyir, Hz. Ali'nin evinden ayrıldıktan sonra Kureyş'in toplantısında şöyle dediler: "Bu, Ali'nin bize verdiği ödül! Ali evinde otururken biz Osman'ın aleyhine kıyam ettik ve öldürülmesini sağladık. Şimdi hilâfete ulaşınca diğerlerini bize tercih ediyor.

Hz. Ali'nin evinde ettikleri onca yemine rağmen, Medine'den ayrıldıktan sonra yolda kimi görseler, İmam'a biatlerini inkâr ettiler."[8]

Ayşe'nin Medine'ye Giderken Yarı Yoldan Mekke'ye Geri Dönmesi

Daha önce belirtildiği gibi Osman'ın evinin Mısır ve Iraklı inkılâpçılar tarafından muhasara edildiği esnada, Ayşe hac için Medine'den ayrılmış, Mekke'de iken Osman'ın öldürüldüğü haberini duymuş ancak hilâfet meselesinin nereye vardığını öğrenememişti. Bu yüzden Medine'ye geri dönmeye karar verdi.

Mekke'den dönüşünde 'Serf' denen bölgede karşılaştığı İbn-i Ümmü Kilab adlı birinden Medine'nin durumunu sordu. O, halifenin evinin muhasarasının 80 gün sürdüğünü, sonra da öldürüldüğünü ve birkaç gün sonra Ali'ye biat edildiğini söyledi.

Ayşe, muhacir ve ensarın Ali'ye (a.s) biat ettiğini duyunca öfkeyle şöyle dedi: "Keşke gökyüzü başıma yıkılsaydı." Daha sonra yönünü Mekke'ye doğru çevirdi ve Osman hakkındaki fikrini değiştirerek şöyle dedi: "Allah'a andolsun Osman mazlumca öldürüldü ve ben onun intikamını katillerinden alacağım."

İbn-i Ümmü Kilab Ayşe'ye şöyle dedi: "Sen halka, Na'sel'e[9] benzeyen Osman'ın kâfir olduğunu, dolayısıyla öldürülmesi gerektiğini söyleyen ilk kişiydin. Ne oldu da ilk sözünden döndün?" Ayşe, karanlıkta ok fırlatan biri gibi şöyle cevap verdi: "Katilleri, Osman'ı tövbe ettirdikten sonra öldürdüler. Osman hakkında herkes konuşuyordu ve ben de konuşuyordum; ama son sözüm ilk sözümden daha iyi."

Ümmü Kilab, Ayşe'nin mazeretinin tutarsızlığı hakkında birkaç beyit okumuştur. Birkaçının tercümesi şöyledir:

Halifenin öldürülmesine ferman verdin ve bize o dinden çıkmıştır dedin. Onu senin fermanınla öldürdük. Bu yüzden onun katili bizce fermanı verendir.

Ayşe Mescid-i Haram'ın karşısında devesinden indi ve Hicr-i İsmail'e gidip bir perde çektirdi. Halk onun etrafına toplanıyor ve o halka hitaben şöyle diyordu: "Osman nahak yere öldürülmüştür ve ben onun intikamını alacağım."[10]

Ali Muhaliflerinin Üssü

Osman'ın öldürülmesi ve halkın Hz. Ali'ye biat etmesinden sonra, Mekke, Ali (a.s) muhaliflerinin merkezi sayılıyordu. İmam'a muhalif olanlar ya da adaletinden korkanlar, özellikle varlıklarını müsadere edeceğinden ve hıyanetlerinden dolayı yakalayacağından korkan Osman'ın valileri, Allah'ın evinin hürmet ve saygınlığına sığınarak Mekke'de toplandılar ve Cemel Savaşı'nın plânını hazırladılar.

Cemel Savaşı'nın Masrafı

Cemel Savaşı'nın masrafını, Osman'ın, kendi hükümeti zamanında beytülmali yağmalamış ve büyük bir servet elde etmiş valileri karşıladı. Hedef, yeni kurulmuş genç Ali devletini yıkmak ve önceki duruma dönmekti.

Bu savaşın ağır masrafını temin edenlerden bir kısmının adları şunlardan ibaretti:

1- Abdullah b. Ebî Rebia: Osman'ın, Yemen'in San'a' şehri valisiydi. Osman'a yardım etmek için San'a'dan hareket etti ve yarı yolda Osman'ın öldürüldüğünü duyunca Mekke'ye geri döndü. Ayşe'nin halkı Osman'ın intikamını almaya çağırdığını duyunca, hemen mescide gidip minbere oturarak halka şöyle seslendi: "Her kim Osman'ın intikamını almak için bu cihada katılırsa, masrafını ben karşılayacağım." Nitekim büyük bir grubu savaşmak üzere mücehhez etti.

2- Ye'la b. Ümeyye: Osman'ın ordu komutanlarından biriydi. Cemel Savaşı'nın masraflarına yüksek miktarda katkıda bulundu. 600 deve satın alıp[11] bir grubu da develerin üzerine bindirerek Mekke'nin dışında harekete hazırladı. Ayrıca 10.000 dinar para harcadı.

Ali (a.s) Ye'la'nın bu bağış ve yardımlarından haberdar olunca şöyle buyurdu: "Ümeyye'nin oğlu 10.000 dinarı nereden kazandı? Beytülmalden çalmaktan başka nereden alabilir ki? Allah'a andolsun ki, o ve Ebu Rebia'nın oğlunu elime geçirirsem, servetlerini müsadere edip beytülmale katacağım."[12]

3- Abdullah b. Amir: Basra valisi olan bu kişi, yüklü bir servetle Basra'dan Mekke'ye kaçmıştı. Basra'nın ele geçirilmesi plânını çizen, Talha, Zübeyir ve Ayşe'yi Basra'yı geri almaya teşvik eden de oydu.[13] Osman'ın firarî valileri Mekke'de bir araya toplanmışlardı. Sonra Abdullah b. Ömer, kardeşi Ubeydullah, Mervan b. Hakem, Osman'ın evlâtları, köleleri ve Ümeyye oğulları'ndan bir grup da onlara katılmıştı.[14] Tüm bunlara rağmen, bu tanınmış simaların çağrı ve davetleri, halkı Ali (a.s) aleyhine kışkırtmaya yetmiyordu. Bu yüzden, Osman'ın azledilmiş valileri ve Ümeyye oğulları'nın bağış ve yardımlarıyla hazırlanan sıradan güçlerinin yanında, manevi bir dayanak da bulmaya ve bu yolla yol güzergâhında yaşayan Arapların dinî atıfetlerini tahrik etmeye mecburdular. Bu nedenle Ayşe ve Hafsa'ya, bu grubun manevî önderliğini uhdelerine alarak Basra'ya doğru hareket etmek üzere davette bulundular.

Doğrudur ki Ayşe, Mekke'ye girdiği andan itibaren Hz. Ali'ye muhalefet bayrağı açmıştı. Fakat kendi muhalif görüşünün icrası için asla bir plânı yoktu ve bir ordunun önderliğini uhdesine alıp Basra'ya hareket edeceğini asla aklından geçirmemişti. Bunun içindir ki, Zübeyir, Ayşe'nin kız kardeşinin oğlu olan oğlu Abdullah'ı, kıyam ederek Basra'ya gitmek için teşvik etmek üzere evine gönderdiği Ayşe, Abdullah'a şöyle demişti: "Ben halka asla kıyam emri vermedim. Mekke'ye, halka halifelerinin nasıl öldürüldüğünü ilân etmek için geldim. Böylece halk, halifeye karşı ayaklanıp onu öldürenlere ve meşveret etmeksizin hilâfeti ele geçirenlere karşı kıyam etsinler."

Abdullah şöyle dedi: "Osman'ın katilleri ve Ali hakkında böyle düşünüyorsan, neden Ali'ye karşı işbirliği ve yardımdan geri duruyorsun? Hâlbuki Müslümanlardan bir grup, kıyam için amadeliklerini ilân etmişlerdir." Ayşe şöyle cevap verdi: "Sabret bu konuda biraz düşüneyim." Abdullah, Ayşe'nin sözlerinin içeriğinden, razı olacağını hissetti. Onun için eve döndüğünde Talha ve Zübeyir'e "Ümmü'l-Müminin davetimize icabet etti." Vaadinde bulundu. Tam emin olmak için ertesi gün Ayşe'nin huzuruna gidip kesin muvafakatini elde etti ve bu haberin iblağı için grubun tellalı mescitte, pazarda, Ayşe, Talha ve Zübeyir'in huruçlarını ilân etti ve böylece Ali'ye (a.s) karşı kıyam meselesi ve Basra'nın ele geçirilmesi düşüncesi kesinleşti.[15]

Taberî, huruç edenlerin çağrı metnini şöyle naklediyor:

Bilin ki Ayşe, Talha ve Zübeyir Basra'ya hareket edecekler. Kim İslâm'ı aziz kılmak, Müslümanların kanını helâl sayan kimselerle savaşmak ve Osman'ın intikamını almak istiyorsa bu grupla hareket etsin. Kimin bineği ve gücü yoksa işte binek, işte para.[16]

Siyaset sahnesinin oyuncuları, halkın dinî atıfetlerini daha fazla tahrik etmek için Peygamber'in (s.a.a) bir diğer hanımı Hafsa'ya gittiler. Hafsa, "Ben Ayşe'ye tabiyim. O, bu yolculuğa çıkmaya hazırsa, ben de hazırım." dedi. Fakat gitmeye hazırlandığı zaman kardeşi Abdullah engel oldu. Bunun üzerine Hafsa, Ayşe'ye, "Kardeşim sizinle hareket etmeme engel oldu." diye mesaj yolladı.

 

Hz. Ali'nin Ahdini Bozanları Yakalama Plânı

Emir'ül-Müminin Hz. Ali'nin, hükümetinin ilk günlerindeki programı, İslâm toplumunu, Müslümanların beytülmalini zeametlerine geçiren, önemli bir kısmını hazine yapıp, diğer kısmını şahsî çıkarları doğrultusunda harcayan, her biri bir bölgede özerk, yağmacı ve sıkıntı yaratan bencil yöneticilerden temizlemekti. Bunların başında, 2. halife döneminden Kayser'e komşu olması bahanesiyle Kayser sarayları gibi saraylarda naz u nimet içinde yaşayan ve aleyhinde konuşanları hemen sürgün eden ya da öldüren Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye geliyordu.

Serkeş Şam valisinin başkaldırı haberini alan Ali (a.s), ordusuyla Muaviye'ye cevap verme kararı aldı ve bu düşüncede iken haberci vasıtasıyla Haris b. Abdulmuttalib'in kızı Ümmü'l-Fazl'ın, Talha ve Zübeyir'in ahitlerini bozup Basra'ya hareket ettiğini bildiren mektubu ulaştı.[17] Bu mektup, İmam'ın kararını değiştirip, ahdini bozanları yarı yolda yakalamak ve fitneyi kaynağında kurutmak üzere Basra'ya doğru hareket etmesine vesile oldu. Bu yüzden Abbas'ın Temam adlı oğlunu Medine valisi, Kusem adlı oğlunu da Mekke valisi olarak atadı[18] ve 700 [19] fedaisiyle birlikte Medine'den Basra'ya doğru hareket etti. Ali (a.s) "Rebeze" ye vardığında, ahdini bozanların yarı yolda yakalanma ihtimallerini öngörerek tanıdıklar vasıtasıyla kestirme yoldan Basra'ya yöneldiklerini öğrendi.[20]

Eğer Ali (a.s) bu durumu çabuk haber alsaydı, onları yarı yolda yakalardı ve yakalanmaları çok kolay olur ve bir mukavemetle karşılaşmazdı. Zira Talha ile Zübeyir'in ittihadı yüzeysel bir ittihattı ve her biri hilâfeti kendisi ele geçirmek, diğerini alt etmek istiyordu. Nifakları o kadardı ki, Mekke'den hareketlerinden itibaren aralarındaki ihtilâf aşikâr oldu. Hatta Basra yolunda cemaat namazına İmamlık yapma konusunda birbirlerine girdiler. Bu ihtilâf sebebiyle her ikisi de Ayşe'nin emriyle cemaat imamlığından mahrum oldu ve bu görev Zübeyir'in oğlu Abdullah'a verildi. Muaz diyor ki: "Allah'a andolsun ki, eğer bu ikisi Ali'ye (a.s) galip bile gelselerdi, hilâfet konusunda asla anlaşamazlardı."[21]

Dostlarından bazısı İmam Ali'yi Talha ve Zübeyir'i takip etmekten vazgeçirmek istedi, fakat o bunu kabul etmedi. Bakın bu konuda ne söylüyor:

Vallahi sırtlana benzemem ben, onun gibi uykuya dalmam ben. Sırtlan, taş vuruldukça uyuklar; bu vuruş uzadıkça uykuya dalar; sonunda da onu avlamak isteyen ona ulaşır; gözetleyen onu aldatır.

Ben hakka yüz tutanlara yardım için ondan yüz çevirenlere, benim sözlerimi duydukları hâlde itaat etmeyip isyan edenlere, öleceğim güne dek yürür de yürürüm; vurur da vururum.[22]

Ali (a.s) bu sözüyle programını ilân etti, isyancı ve zorbalar karşısında sükût etmeyi reva görmedi ve bu hedefin tahakkuku için ordularını yeniden yapılandırma fikrine düştü.

Ordunun Yenilenmesi

Ali (a.s) ahdini bozanların kaçtığını öğrendikten sonra, onları Basra'ya kadar takip etmeye karar verdi. Fakat beraberinde bulunan grubun sayısı 700 ya da 900 ü aşmıyordu. Her ne kadar bazısı Bedir Savaşı'na bile katılmış çoğu muhacir ve ensarın seçkin savaşçılarından oluşsa da, bu sayı, Basra çevresindeki bazı kabilelerin de desteğini alan savaş ecirleriyle baş etmek için yeterli değildi. Bu yüzden Ali (a.s), itaati altında bulunan etraf kabilelerden yardım alarak ordusunu yeniden yapılandırmaya karar verdi. Bunun için Adiyy b. Hatem, kabilesi Tayy'a giderek, onlara Hz. Ali'nin ahitlerini bozanları hezimete uğratmak için harekete geçtiğini bildirdi ve kabilenin önde gelenlerinin bir araya geldiği toplantıda şöyle dedi:

Ey Tayy kabilesinin büyükleri! Sizler Peygamber (s.a.a) döneminde onunla savaşmaktan uzak durdunuz ve Allah ve Peygamber'ine "Mürtetler" hadisesinde yardım ettiniz. Bilin ki, Ali buraya gelmek üzere. Sizler cahiliye asrında dünya için savaşıyordunuz; şimdi, İslâm asrında ahiret için savaşın. Eğer dünyayı istiyorsanız, Allah katında pek çok ganimet vardır. Ben sizleri dünya ve ahirete davet ediyorum. Geç olmadan hemen kalkın ve İmamınızı karşılayın.

Adiyy'in konuşması o toplantıda müthiş bir coşku yarattı; her taraftan teyit sesleri yükseldi ve hepsi İmam'a yardıma amade olduklarını ilân etti. Ali (a.s) gelince yaşlı bir adam İmam'ın karşısında durup şu şekilde bir hoş geldin konuşması yaptı:

Aferin sana ey Müminlerin Emiri. Allah'a andolsun eğer boynumuzda biatin olmasaydı, Peygamber'e olan yakınlığın ve parlak geçmişin sebebiyle sana yardım ederdik. Sen cihat yolunu tut. Tüm Tayy kabilesi arkanda ve hiç biri orduna katılmaktan geri kalmaz.

Adiyy'in teşebbüsünün neticesi, Hz. Ali'nin ordusuna bir grup süvari birliğinin katılması ve ordusunun yenilenmesi oldu.

Tayy kabilesinin yakınında Esed oğulları kabilesi yaşıyordu. Kabilesinin önde gelenlerinden olan Zufer, kabilesini yardıma çağırmak üzere Hz. Ali'den izin aldı. Zufer, kabile efradıyla müzakereden sonra bir kısmını ikna edip beraberinde ordugâha getirmeye muvaffak oldu. Şu da var ki, Zufer bu girişiminde Adiyy b. Hatem kadar başarılı olamamıştı. Zira Adiyy, ailevî asaleti ve babası Hatem'in cömertliği sebebiyle kabilesi arasında fevkalade bir nüfuza sahipti ama Zufer'in böyle bir konumu yoktu. Ayrıca Tayy kabilesi, sağlam inancını ve İslâmî inzibatını mürtetler hadisesinde göstermiş ve Hz. Peygamber'in vefatından sonra onlardan tek bir kişi bile mürtet olmamıştı. Hâlbuki Esed oğulları kabilesi mürtet olmuş ve Tayy kabilesinin çabaları sonucu yeniden İslâm'a dönmüştü.[23]

Ahdini Bozanların Basra Yolundaki

Sergüzeşti

Talha ve Zübeyir ashaptandı; fakat tek başlarına merkezî hükümete karşı ayaklanıp bir orduyu Mekke'den Basra'ya kadar sevk ve idare edebilecek bir konum ve güce sahip değillerdi. Eğer başlarında Ayşe, yetkilerinde Emevîlerin büyük servetleri olmasaydı, komplo ve plânları daha Mekke'de bozulurdu. Evet, onlar Osman'ın kanını sahiplenmek kisvesi altında ve güya Hz. Ali'nin Osman'ın katili ya da katillerinin destekçisi olduğu iddiasıyla Mekke'den Basra'ya hareket ettiler ve yol boyunca sürekli "Ey Osman'ın kanını yerde koymayacak olanlar, nerdesiniz?" sloganını kullandılar. Fakat bu slogan öylesine gülünçtü ki, Osman'ın yakınları bile buna gülüyordu. Aşağıdaki iki olay bunun şahididir.

Said b. As, "Zat-u Irk" denilen bölgede, başlarında Talha ve Zübeyir'in bulunduğu ahdini bozanların kafilesiyle karşılaştı. Kendisi Ümeyye soyundan olan Said b. As, Mervan'a "Nereye gidiyorsunuz?" deyince Mervan, "Osman'ın intikamını almaya." dedi. Bunun üzerine Said b. As, "Uzaklarda aramayın, Osman'ın katilleri (Talha ve Zübeyir)[24] arkanızdan hareket ediyor." dedi.

İbn-i Kuteybe bu konuda daha açık konuşmuştur. O şöyle yazıyor:

"Talha, Zübeyir ve Ayşe, Hayber bölgesinde 'Ebu Tas' adlı yerde konaklayınca, Said b. As elinde siyah bir yay ve beraberinde Muğire b. Şu'be ile Ayşe'nin yanına gitti ve 'Nereye gidiyorsun.' dedi. Ayşe, 'Basra'ya.' dedi. Said, 'Hayırdır?' deyince, Ayşe, 'Osman'ın intikamını almaya.' dedi. Said, 'Ey Ümmü'l-Müminin! Osman'ın katilleri aranızda.' dedi. Daha sonra Mervan'la da aynı diyalogu yaşadı ve şöyle dedi: 'Osman'ın katilleri Talha ve Zübeyir'dir; Osman'ı, hilâfeti elde etmek için öldürdüler; fakat hedeflerine ulaşamadıkları için, kanı kanla, günahı tövbeyle yıkamak istiyorlar."[25]

Hz. Ali'nin şahadetinden sonra Muaviye'nin sağ kolu sayılan Muğire b. Şu'be, o gün halka dönerek şöyle dedi: "Eğer Ümmü'l-Müminin ile yola koyulmuşsanız, ona hayırlı akıbet dileyin, eğer Osman'ın intikamını almak için huruç etmişseniz, Osman'ın katilleri başınızdakiler. Ve eğer Ali'yi eleştirmek için yola düşmüşseniz, suçunu söyleyin. Allah aşkına bir yıl zarfında iki fitne (Osman'ın katli ve Ali'yle savaş) çıkarmaktan kaçının." Fakat ne Said'in ne de Muğire'nin sözleri onları etkilemedi. Said Yemen'e, Muğire de Taif'e doğru hareket etti ve hiçbiri Cemel ve Sıffin savaşlarına katılmadılar.

Hızlı Hareket

Talha ve Zübeyir, Hz. Ali'ye yakalanmamak için Mekke ile Basra arasındaki menzilleri süratle kat ediyorlardı. Bu yüzden Ayşe'yi bir an önce Basra'ya ulaştıracak hızlı bir deve temin etme fikrine düştüler. Yarı yolda, "Urniye" kabilesinden bir Arap'ın, ince ayaklı bir cemele (erkek deve) binmiş olduğunu gördüler. Ondan devesini satmasını istediler. Arap, devesinin değerini 1000 dirhem olarak açıkladı. Onlar, 'Deli misin? Bir devenin 1000 dirhem ettiği nerde görülmüş?' Deyince, devenin sahibi, 'Sen bu devenin değerini bilmezsin. Hiçbir deve bununla yarışamaz.' Dedi. Onlar, 'Bu deveyi kim için almak istediğimizi bilsen, tek dirhem almadan bağışlarsın.' Dediler. Arap, 'Kim için?' deyince, 'Ümmü'l-Müminin Ayşe için.' Dediler. Arap, nübüvvet makamına duyduğu saygıdan, devesini onlara takdim edip karşılığında bir şey istemedi. Onlar Arap'ı rehber olarak kullanmak için, Ayşe'nin konakladığı kervana götürdüler ve aldıkları deve karşılığında bir dişi deve ile 400 ya da 600 dirhem verip, çölün bir bölümünün kat edilmesinde kendilerine yardım etmesini istediler. O da kabul etti.

O bölgeyi en iyi tanıyanlardan biri olan rehber şöyle diyor: "Ayşe benden, geçtiğimiz her bölge ve su kuyusunun adını soruyordu. "Hev'eb" denilen bölgeden geçerken köpek sesleri yükseldi. Ayşe başını mahfesinden çıkarıp 'Bura neresi?' diye sorunca, 'Hev'eb.' Dedim. Ayşe 'Hev'eb' adını duyunca feryadı yükseldi ve deveden inip şöyle dedi: 'Allah'a andolsun ki ben, Hev'eb'den geçerken köpekleri devesine havlayan kadınım. Döndürün beni.' Bu cümleyi üç defa tekrarladı. Ayşe'nin durması, kervanın da durmasına sebep oldu. Hareket etme ısrarı etkili olmadı ve Ayşe ertesi güne kadar orda durdu. Ama sonunda kız kardeşinin oğlu Abdullah b. Zübeyir gelip şöyle dedi: 'Bir an önce hareket et. Zira Ali peşimizde ve her an eline düşebiliriz.'"[26]

Taberî, taassubundan ötürü olayı yukarıdaki gibi nakletmiştir. Ama daha önce yaşamış İbn-i Kuteybe (ö. h. 276) şöyle yazıyor:

Ayşe, Hev'eb adını duyunca Talha'nın oğluna şöyle dedi: "Benim dönmem gerek; zira bir gün Allah Resulü, hanımlarının yanında -ki ben de aralarındaydım- konuşuyordu; ezcümle şöyle buyurdu: 'Görüyorum ki sizlerden biri Hev'eb denilen bölgeden geçiyor ve oranın köpekleri ona havlıyor.' Daha sonra bana hitaben şöyle dedi: 'Hümeyra, olmaya ki sen o kadın olasın.' O sırada Talha'nın oğlu yola devam etmek istedi; fakat etkili olamadı. Ayşe'nin kız kardeşinin oğlu Abdullah b. Zübeyir, o bölgenin Hev'eb olmadığını, gecenin evvelinde o bölgeyi geçtiklerine dair yemin etti. Bununla da yetinmeyip bir grup göçebe Arap'ı getirip o bölgenin adının Hev'eb olmadığına dair yalan yere yemin ettirdiler. Kendi türünde böyle yalan şahitlik, İslâm tarihinde benzersizdir. Nihayet kafile güzergâhına devam etti ve valisi, Ali (a.s) tarafından atanan Osman b. Huneyf olan Basra şehrini ele geçirmek için yakınlarında konakladılar.[27]

Ahdini Bozanlar Basra'ya Yaklaşıyor

Ahdini bozanların kafilesi Basra yakınlarına ulaştığında, Temim kabilesinden biri Ayşe'den, şehre girmeden önce şehrin ileri gelenlerini, hedefi konusunda bilgilendirmesini istedi. Bu yüzden Ayşe, Basra'nın büyük şahsiyetlerine mektuplar yazdı ve kendisi "Hufeyr" denen bir yerde inip mektuplarının cevabını beklemeye koyuldu.

İbn-i Ebi'l-Hadid, Ebu Mihnef'den, Talha ve Zübeyir'in de Basra valisi Osman b. Huneyf'e bir mektup yazdığını ve Valilik konağı'nı kendilerine bırakmasını istediğini naklediyor. Mektubu alan Osman, Ahnef b. Kays'ı istedi ve mektubu ona da gösterdi. Ahnef meşveret amacıyla şöyle dedi: "Onlar, kendileri öldürdükleri hâlde, Osman'ın intikamını almak için ayaklanmışlar; bence onlarla savaşmaya hazırlanmalısın. Sen valisin ve halk senin sözünü dinler. Öyleyse onlar şehre girmeden önce sen onların üzerine git." Osman, "Ben de aynı kanıdayım; ancak Hz. Ali'nin emrini bekliyorum." dedi.

Ahnef'ten sonra Hekim b. Cebelet'il-Abdî içeri girdi. Osman, Talha ve Zübeyir'in mektubunu ona da okudu. O da Ahnef'in görüşünü tekrarlayıp şöyle dedi: "İzin ver onlarla mücadele edeyim; Ali'ye itaat etseler ne âlâ; aksi hâlde hepsiyle savaşayım." Osman, "Eğer karar mücadele ve savaş yönünde olursa, bu iş ilk önce bana düşer." dedi. Hekim ise şöyle dedi: "Bir an önce harekete geç; eğer ahdini bozanlar Basra'ya girerse, Ayşe'nin onlarla birlikte olması sebebiyle halkın kalbini kazanıp seni makamından indirirler."

Durum böyleyken Hz. Ali'den Osman b. Huneyf'e, Talha ve Zübeyir'in biatlerini bozup Basra'ya doğru hareket ettiklerini bildiren bir mektup ulaştı. Mektupta onları biatlerine bağlı kalmaya davet etmesini, kabul ettikleri takdirde iyi davranmasını, kabul etmezlerse savaşmasını emretti. Ali (a.s) mektubu Rebeze'den göndermişti. Mektup İmam'ın imlası ve kâtibi Ubeydullah'ın yazısıyla kaleme alınmıştı.[28]

Basra valisi, dostlarıyla meşveret ve Hz. Ali'nin mektubunun ulaşmasından sonra, Basra'nın iki büyük şahsiyeti İmran b. Husayn ve Ebu'l-Esved Duelî'yi[29] huzuruna çağırıp, Basra'nın dışına çıkarak Talha ve Zübeyir'le, ahdini bozanların elebaşlarının konakladığı yerde mülakat etmek ve Basra'ya asker çıkarmakla hedeflerinin ne olduğunu öğrenmekle görevlendirdi. Bu iki şahsiyet de hemen ahdini bozanların ordugâhına giderek Talha, Zübeyir ve Ayşe ile mülakat ettiler. Ayşe şöyle cevap verdi: "Bir grup, Müslümanların önderini suçsuz yere öldürdü; haram bir malı yağmaladı ve haram ayın saygınlığına riayet etmedi. Ben buraya bu grubun cürümlerini açıklamak ve halka ne yapmaları gerektiğini söylemek için geldim."[30] (Ve diğer bir nakle göre şöyle dedi:) "Ben buraya bir ordu hazırlayıp Osman'ın düşmanlarını cezalandırmaya geldim."

Her ikisi Ayşe'den sonra Talha ve Zübeyir'in yanına gidip geliş sebeplerini sordular. Talha ve Zübeyir, Osman'ın intikamını almak için geldiklerini söylediler. Valinin elçileri, "Sizler Ali'ye biat etmediniz mi?" diye sorunca Talha ve Zübeyir, "Biatimiz Malik-i Eşter'in kılıcının gölgesinde oldu." dediler. Bunun üzerine elçiler Basra'ya geri dönüp valiyi ahdini bozanların hedefleri hakkında bilgilendirdiler.

Vali, halk kuvvetleri yardımıyla, ahdini bozanların Basra'ya yaklaşmasını engellemeye karar verdi. Bunun için tellallar şehir ve etrafında dolaşarak halkı mescitte toplanmaya çağırdılar. Valinin sözcüsü kendini "Kays" kabilesinden Kûfeli bir kişi olarak tanıtıp şöyle dedi:

Eğer bunlar, 'Can korkusu yüzünden Basra'ya geldik' diyorlarsa, asılsız bir söz söylüyorlar; zira onlar, havadaki kuşların bile güvende olduğu Allah'ın Haremi'nde (Mekke) idiler. Ve eğer Osman'ın intikamını almak için gelmişlerse, Osman'ın katilleri Basra'da değil ki. Onların karşısında durmanız ve geldikleri yere göndermeniz gerekir.

Bu sırada Esved adında biri şöyle dedi: "Onlar bize Osman'ın katilleri demiyor, bizden yardım alarak Osman'ın intikamını almak istiyorlar." Esved'in sözü her ne kadar çoğunluğun muhalefetiyle karşılaştıysa da, Talha ve Zübeyir'in Basra halkı arasında destekçilerinin olduğu anlaşıldı.

Ahdini bozanlar kafilesi konakladıkları yerden Basra'ya doğru hareket etti. Osman b. Huneyf de onları engellemek için harekete geçti ve "Merbed" denilen yerde karşı karşıya geldiler. Talha ve Zübeyir'in ordusu, bölgenin sağ tarafında, Osman b. Huneyf ve ordusu sol tarafında yer aldılar. Talha ve Zübeyir, Osman'ın faziletleri ve mazlum oluşu hakkında konuşup halkı onun intikamını almaya çağırdılar. Talha ve Zübeyir'in taraftarlarından lebbeyk sesleri yükseldi; fakat valinin yâranı, Talha ve Zübeyir'in sözlerini tekzip ettiler ve iki taraf arasında niza başladı. Bu arada valinin yâranı arasında en küçük bir ayrılma olmadı.

Ayşe durumu böyle görünce konuşmaya başlayıp şöyle dedi:

Halk, Osman'ın kadrolarından sürekli şikâyette bulunuyor ve bize bildiriyorlardı. Biz bu konuda araştırma yaptık ve Osman'ı suçsuz, takvalı ve vefakâr, şikâyet edenleri ve habercileri, hileci ve yalancı gördük. Eleştirenler güçlenince, Osman'ın evine saldırıp suçsuz yere haram ayda kanını döktüler. Bu durumda size yakışan ve sizden gayrisine yakışmayan, katilleri yakalayıp haklarında Allah'ın hükmünü icra etmenizdir. (Daha sonra şu ayeti okudu:) "Şu kendilerine Kitap'tan bir pay verilmiş olanlara bak, aralarında hüküm vermesi için Allah'ın Kitabı'na çağrılıyorlar da içlerinden bir zümre yüz çevirerek dönüp gidiyor."[31]

Ayşe'nin sözleri, valinin yâranı arasında ikilik çıkardı. Bir grup, Ayşe'nin sözlerini tasdik ederken, diğer bir grup tekzip etti ve iş, Osman b. Huneyf'in taraftarları arasında birbirine taş atmaya kadar ilerledi. Valinin yâranı arasındaki ikilik sürerken ve bir kısmı ahdini bozanlara katıldığı esnada, Ayşe Merbed'den ayrılarak Debbağin denen bölgeye doğru hareket etti.

Ahdini Bozanların Sorgulanması

Ayşe'nin konakladığı bölgede Sa'd oğulları kabilesinden bir adam, sorgularcasına şöyle dedi:

Ey Ümm'ül-Müminin! Osman'ı öldürmek bize, senin evinden huruç edip şu mel'un deveye binmenden daha kolaydır. Senin Allah tarafından hürmet ve ihtiram perden vardı;[32] fakat sen bu perdeyi yırttın ve hürmetini yok ettin. Eğer isteyerek buraya gelmişsen geri dön ve eğer zorla gelmişsen bizden yardım iste.

Aynı kabileden diğer bir genç Talha ve Zübeyir'e şöyle dedi:

Sana gelince ey Zübeyir! Peygamber'in (s.a.a) havarisi sayılıyorsun ve sen ey Talha, kendi elinle Peygamber'i (s.a.a) tehlikeden korudun. Annelerinizi beraberinizde görüyorum. Acaba hanımlarınızı da getirdiniz mi?" Onlar "Hayır." deyince, genç, "Öyleyse ben sizden ayrılıyorum." dedi.

Daha sonra bir şiir okudu. Şiirin ilk mısrası şöyle:

Sentum helâilekum ve qudtum ummekum / Hâzâ leomruke qillet'ul-insâf: Hanımlarınızı perdenin arkasında oturtmuşsunuz fakat annelerinizi öne sürmüşsünüz, canına andolsun ki bu, insafsızlığın nişanesidir.[33]

Bu sırada Hekim b. Cebeletu Abdi, yâranıyla birlikte Hz. Ali'nin valisine yardım etmek için kıyam etti ve Talha ve Zübeyir'in taraftarlarıyla aralarında şiddetli bir savaş başladı. Ayşe, iki tarafı ayırmak için, o bölgenin terk edilerek "Mazin oğulları" mezarlığına hareket edilmesini emretti. O bölgeye vardıklarında gecenin karanlığı iki tarafı ayırdı ve vali de şehre geri döndü.

Ayşe yandaşları gece "Dar'ur-Rızk" denilen bölgede toplanarak savaşa hazırlandılar. Ertesi gün Hekim b. Cebele onlara karşı saldırıya geçti ve iki taraf arasında kanlı bir savaş yaşandı. Bu savaşta her iki taraftan ölen ve yaralananlar oldu.

İki Taraf Arasında Geçici Sulh

Buraya kadar tarihçiler ittifakla, olayları bizim naklettiğimiz şekilde yazmışlardır. Şimdi bundan sonraki olayları ele almak gerek. Yani bu iki grup nasıl savaşı bırakıp başka bir olayın beklentisi içine girdiler. Burada Taberî ve onun izinden Cezeri el-Kâmil kitabında olayı iki şekilde yazmışlardır. İkinci şekli gerçeğe yakın görünüyor; fakat biz her iki şeklini de aktaracağız:

a) Talha ve Zübeyir'in Biat Şeklinin Sorgulanması

Taberî şöyle yazıyor: "Taraflar, Medine halkına bir mektup yazılarak Talha ve Zübeyir'in Hz. Ali'ye nasıl biat ettiğinin sorulması üzerinde anlaştılar. Medine halkı Talha ve Zübeyir'in isteyerek ve özgürce Ali'ye (a.s) biat ettiğine şahadet ederse, her ikisi Medine'ye geri dönecek ve Osman b. Huneyf'e saldırmayacak ve eğer biatlerinin zorla ve korkudan olduğuna şahadet ederse, Osman Basra'yı terk edecek, Valilik konağı'nı, beytülmali ve hükümete ait her şeyi Talha ve Zübeyir'e bırakacaktı."

Taberî tarihinde bu barış anlaşmasının metnine yer vermiş ve Kâb b. Sur'un mektubu Medine'ye götürdüğünü belirtmiştir. Cuma günü Medine mescidinde Basra halkının mesajı Medine halkına okundu; fakat Üsame adlı bir kişiden başka kimse cevap vermedi. Üsame şöyle dedi: "Onların biatleri isteyerek değil, zorla ve korkudan olmuştur." Bu sırada halk öfkelenerek Üsame'yi öldürmek istedi ve eğer Suheyb ve Muhammed b. Mesleme gibi bazısı engel olmasaydı, öldürülecekti. Kâb, Medine mescidinde gördüklerini Basra'ya döndükten sonra nakletti ve bunun üzerine Talha ve Zübeyir, Osman b. Huneyf'e mesaj göndererek Valilik konağı'nı terk etmesini, zira biatlerinin isteyerek gerçekleşmediğinin ispatlandığını belirttiler.

Bu esasa dayalı bir barış oldukça uzak bir ihtimal olarak görülüyor ve bu nakil birkaç açıdan gerçekten uzaktır; zira:

1- Nakleden, ulemanın Salih ve doğru sözlü kabul etmediği Seyf b. Ömer'dir. Fakat maalesef Taberî Tarihi'nin bir bölümü (hicrî 11 ila 36. yılları arasındaki olaylar) onun nakilleriyle doludur.

2- Basra Medine arasını kat edip geri dönmek, uzun zaman ister. Oysa ahdini bozanlar, Hz. Ali'nin Medine'den hareket ettiğini ve kendilerini takipte olduğunu biliyorlardı. Öyleyse, kendilerini bekleyen bu tehlike karşısında böyle bir şarta boyun eğip, Basra'yı işgali erteleyerek Medine'den gelecek cevabı beklemeye koyulmaları beklenemezdi.

3- Böyle bir şartı ancak, kendilerinin zorla biat ettirildiğine ashabın şahitlik edeceğine itminanı olan kimseler kabul eder. Hâlbuki Talha ve Zübeyir'in böyle bir itminanı yoktu. Hatta bunun tersine itminanları vardı denebilir. Çünkü Taberî'nin Seyf b. Ömer'den nakline göre, Medine mescidinde Üsame dışında -ki o da Ali'ye (a.s) biat etmeyenlerden biriydi- hiç kimse Talha ve Zübeyir'in zorla biat ettiğine şahitlik etmedi ve diğerleri sustu.

4- Talha ve Zübeyir'in zorla biat etmediğinin en açık delili, Sa'd b. Vakkas, Abdullah b. Ömer, Üsame, Hassan ve... Gibilerin Hz. Ali'ye biatten imtina edip uzlete çekilmelerine rağmen kimsenin onlara karışmamasıdır. Eğer Talha ve Zübeyir de biate yanaşmasalardı, biat etmeyenler safına katılabilirlerdi. Nitekim Hz. Ali durumu öğrenince Zübeyir hakkında şöyle buyurdu:

Sanıyor ki eliyle biat etti, gönlüyle etmedi. Oysaki biat ettiğini ikrar etmekte, kalbiyle etmediğini söyleyip yaptığını inkâr etmektedir. Peki, öyleyse ya buna dair bir hüccet göstersin, tanık getirsin yahut da çıktığı, bozduğu biate gene dönsün.[34]

Sonraları, ahdini bozanların elebaşlarının öldürülmesinden sonra Ali (a.s) Talha ve Zübeyir'in durumlarını şöyle teşrih ediyor:

Allah'ım, bu iki kişi, yakınlık bağlarını kestiler; bana zulmettiler; biatlerini inkâr eylediler; halkı aleyhime kışkırttılar. Bağladıklarını sen çöz; düğümlediklerini sen gevşet; umdukları, yaptıkları şeydeki kötülüğü sen göster onlara. Savaştan önce tövbe etmelerini bekledim; nimeti hor gördüler, esenliği teptiler.[35]

b) İmam'ın (a.s) Görüşünün Alınması

Anlaşmanın ikinci şekli şöyledir: Osman b. Huneyf, ahdini bozanlara, kendisinin Hz. Ali'nin memuru olduğunu, dolayısıyla O'na bir mektup yazıp görüşünü almadan isteklerine boyun eğemeyeceğini söyledi.[36] İbn-i Kuteybe, el-İmame ve's-Siyase adlı kitabında şunları ekliyor: "Taraflar, Hz. Ali'den bir haber gelinceye kadar Osman b. Huneyf'in görevinde kalması, Valilik konağı, Mescid ve beytülmalin yetkisinde olması, Talha ve Zübeyir'in istedikleri yerde konaklaması üzerinde anlaşmaya vardılar. Eğer Ali (a.s) ile anlaşmaya vardılarsa ne âlâ; aksi takdirde herkes istediği yolu seçmekte özgür olacaktı. Bu minval üzere anlaştılar ve her iki taraftan bir grubu şahit tuttular.[37]

Bu, daha doğru görünüyor. Elbette bu, ahdini bozanların başlarının samimî bir kalple ve gerçekten bu anlaşmayı kabul ettikleri anlamına gelmez. Onlar bu anlaşma metnini kabul etmekle, ilk fırsatta yapacakları bir baskınla Valilik konağı'nı ele geçirip Osman b. Huneyf'i Basra valiliğinden uzaklaştırmayı hedefliyorlardı. Nitekim tarihçiler, Ayşe'nin Zeyd b. Suhan'a bir mektup yazdığını ve mektupta ona oğlum dediğini, kendilerine katılmasını ya da hiç olmazsa evinde oturarak Ali'ye yardım etmemesini istediğini yazıyorlar. Zeyd Ayşe'nin mektubuna şöyle cevap verdi: "Allah'ın rahmeti Ümmü'l-Müminin'in hâline şamil olsun. O'na evinde oturmak, bize de cihat emredilmiştir. O kendi vazifesini terk etmiş, bizi kendi vazifesini (evde oturma) yapmaya davet ediyor! Diğer yandan, bizim vazifemiz olan şeyi yapmaya kalkıp, bizi kendi vazifemizi ifa etmekten alıkoyuyor."

İbn-i Ebi'l-Hadid, ahdini bozanların başlarının bir araya gelerek konuştuklarını ve bu zaaflarıyla, Hz. Ali'nin, ordusuyla ulaşması durumunda işlerinin biteceğini dile getirdiklerini naklediyor. Bu yüzden etraf kabilelerin önderlerine mektup yazdılar ve Ezd, Zabbe ve Kays b. Ğiylan gibi bazı kabilelerin muvafakatini celp ettiler. Fakat bazı kabileler Hz. Ali'ye vefakâr kaldı.[38]

 

Kanlı Darbe

Bu şartlar altında ahdini bozanların başları kendilerini güçlü hissederek Osman b. Huneyf'in mektubunun gönderilmesinin üzerinden kısa bir süre sonra, soğuk ve sert rüzgârlı bir gecede yatsı namazı ve bir nakle göre de sabah namazı vakti, mescit ve Valilik konağı'na saldırdılar. Mescidin, Valilik konağı'nın ve zindanın muhafızlarını öldürerek -ki ölenlerin sayısı muhtelif şekillerde nakledilmiştir- şehrin en hassas noktalarını ele geçirdiler ve daha sonra halkın ilgisini çekmek için konuşmalar yaptılar.

Talha, maktul halifeyi methederek şunları söyledi: "Halife bir günah işledi ama tövbe etti. Biz önce onu kınamak istiyorduk fakat akılsızlarımız bize galebe çalarak onu öldürdüler." Söz buraya gelince halk itiraz ederek şöyle dedi: "Halife hakkında bize yazdığın mektuplar böyle demiyordu ama. Sen bizi Osman'ın aleyhine kıyama davet ediyordun."

Bu sırada Zübeyir ayağa kalktı ve kendisini temize çıkarmak adına, onlara bir mektup yazmadığını söyledi.

Bu arada "Abdulkays" kabilesinden biri, 4 halifenin hilâfet serüvenini dile getirdi ve "Tüm halifelerin seçimi siz muhacir ve ensar vesilesiyle gerçekleşiyor ve bizimle en ufak meşverette bulunmuyordunuz." dedi. En son, görüşümüzü almadan Ali'ye biat ettiniz. Şimdi ona hangi tenkitte bulunuyorsunuz? Zimmetine bir mal mı geçirdi? Haksızlık mı yaptı? Münkire mi bulaştı? Bunlardan hiçbiri gerçekleşmemişse, neden ayaklandınız?

Adamın sağlam ve güçlü mantığı, dünya heveslilerin öfkesini kabarttı. Adamı öldürmek istediler; ancak kabilesi buna engel oldu. Ertesi gün adama saldırıp, kendisine yardıma gelen 70 kişiyle birlikte kılıçtan geçirdiler. Daha sonra cemaat imamlığında tutun beytülmale kadar işleri ele alıp, arzularının bir kısmına ulaştılar.[39]

Valinin Akıbeti

Valinin, Hz. Ali'nin makam ve mevkisini korumaktaki sebatı, ahdini bozanları oldukça kızdırmıştı. Nitekim onu yakalar yakalamaz linç edercesine dövüp saç sakalını kazıdılar. Daha sonra öldürüp öldürmemek konusunda birbirleriyle meşverette bulunup, sonunda serbest bırakmaya karar verdiler; zira kardeşi Sehl b. Huneyf'in Medine'de sert bir tepki göstermesinden korktular.

Osman b. Huneyf, Hz. Ali'yi görmek için Basra'dan ayrıldı. Ali (a.s) Osman'ı o şekilde görünce espriyle şöyle dedi: "Bizden taraf yaşlı bir adam olarak gittin, şimdi bir genç gibi geri döndün!" Osman, İmam'a hadiseyi teşrih etti.

Bu kanlı darbede ölenlerin sayısı muhtelif nakledilmiştir. Taberî Tarihi'nde ve Cezeri, el-Kâmil'de, ölenlerin sayısını 40 olarak açıklamış; fakat İbn-i Ebi'l-Hadid 70 olarak belirtmiştir. Ebu Mihnef ise (Cemel'de) 400 kişinin öldüğünü nakletmiştir.[40]

İşin en acı yanı, ahdini bozanların, hepsi mescit zindan ve valilik muhafızları olan bu kimselere hileyle ulaşmaları ve feci bir şekilde hepsinin başlarını kesmesiydi.

Hekim b. Cebelle'nin Kıyamı

Bu arada Hekim b. Cebelle, Osman'ın acı bir şekilde valilikten tecrit edilmesi ve muhafızların feci şekilde öldürülmesinden oldukça etkilendi. Abdulkays kabilesinden 300 kişiyle ahdini bozanlarla savaşmaya ve dört bölük oluşturup, kendisi ve üç kardeşiyle birlikte bu bölüklerin komutasında saldırmaya karar verdi. Ahdini bozanlar, halkı Hekim'e karşı mücadeleye teşvik etmek için, ilk kez Ayşe'yi deveye bindirip, onun konumundan yararlanarak halkın duygularını kendilerine cezp ettiler. Bu sebeple Hekim'in kıyam ettiği günü de Cemel günü olarak adlandırmış ve bugünü meşhur Cemel gününden ayırmak için ilkini küçük, ikincisini büyük sıfatıyla vasıflandırmışlardır.

Bu savaşta Hekim'in 300 adamının tamamı, üç kardeşiyle birlikte öldüler. Böylece Basra tartışmasız bir şekilde Talha ve Zübeyir'in kontrolüne geçti. Fakat her ikisi de hükümet ve yöneticiliğe talip oldukları için, cemaat imamlığı üzerinde birbirleriyle sert şekilde tartışmaya tutuştular. Zira o gün hangisi cemaat imamı olsaydı, hükümdar olarak görünecekti. Ayşe ikisinin ihtilâfından haberdar olunca onları bu görevden menedip, cemaat imamlığını Talha ve Zübeyir'in oğullarına verdi. Bir gün Abdullah b. Zübeyir, diğer bir gün Muhammed b. Talha cemaat namazı kıldırıyordu.

Beytülmalin kapısını açıp Müslümanların hazinesinin büyük servetini görünce Zübeyir şu ayeti okudu:

"Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimetler vadetti. Şunu da size aceleden verdi." [41]

Daha sonra şöyle dedi: "Biz bu servete Basra halkından daha evlâ ve lâyığız." Ardından tüm malları zapt etti. Ali (a.s) Basra'yı ele geçirdiğinde bu malları tekrar beytülmale iade etti.[42]

Hz. Ali'nin Darbeden Haberdar Olması

Rebeze, hatıralar bölgesidir. Hz. Ali'nin bu bölgeye eskiye dayanan aşinalığı vardı. Özellikle Rebeze'nin İmam'ın samimî dostlarının sürgün yeri olduğu günden beri. Örneğin Peygamber'in (s.a.a) büyük sahabesi Ebuzer, adaletsizlik ve israflarla mücadele ettiği için oraya sürgün edilmişti. Yıllar sonra takdir-i ilahî, ahdini bozarları yakalamak için asker toplamak üzere Ali'yi (a.s) o bölgeye yöneltmişti.

İşte Ali (a.s) Rebeze'de iken, ahdini bozanların darbe yaptığı acı haberini duydu. Talha ve Zübeyir'in Basra'ya girdiğini, Valilik konağı, mescit, beytülmal ve zindan muhafızlarını öldürdüklerini, yüzlerce insanın kanını dökerek şehri ele geçirdiklerini ve kendi valisini feci şekilde dövüp saç sakalını kazıttıktan sonra şehirden attıklarını ve zehirli propagandalarıyla Basra kabilelerinden bazısını kendi saflarına çektiklerini öğrendi.

Bu aşamada Hz. Ali'nin görüşü, ahdini bozanları bastırmak için Kûfe halkından yardım almaktı. Zira Irak'ta kendisine kalan tek siper, Kûfe ve etraf kabilelerdi. Ancak bir engel vardı; o da, her tür kıyamı fitne sanan ve halkın Ali'ye (a.s) yardım etmesine engel olan Kûfe valisi Ebu Musa Eş'arî idi.

Ebu Musa, muhacir ve ensarın Hz. Ali'ye biatinden önce Kûfe valisiydi ve İmam'ın hilâfete geçmesinden sonra, Malik-i Eşter'in uygun görmesiyle görevinde kaldı. İmam'ı Ebu Musa'yı görevde tutmaya iten neden, Malik-i Eşter'in görüşünün yanı sıra, beytülmalde israftan kaçınması ve tutumlu davranmasıydı. Bu açıdan 3. Halifenin diğer valilerinden farklıydı.

Evet, Ali (a.s) çareyi, kendisine yardım gönderilmesine zemine hazırlamaları, aksi takdirde valiyi azledip başkasını ataması için Kûfe'ye adamlar gönderip, bu konuda Ebu Musa ve Kûfe halkına mektuplar göndermekte gördü. Şimdi İmam'ın bu mesele bağlamında yaptığı işleri zikrediyoruz:

1- Muhammed b. Ebîbekir'i Kûfe'ye Göndermesi

Ali (a.s), Muhammed b. Ebîbekir ve Muhammed b. Cafer'i, umumi bir toplantıda kendisinin yardım çağrısını halka duyurmaları için bir mektupla beraber Kûfe'ye gönderdi. Fakat Ebu Musa'nın kendi görüşünde ısrar etmesi, her ikisinin çabalarını neticesiz bıraktı. Ebu Musa, bu konuda kendisine danışan halka şöyle diyordu: "Evde oturmak ahiret, huruç etmek dünya yoludur. (Hangisini istiyorsanız seçin!)[43] Bu nedenle İmam'ın elçileri bir netice alamadan Kûfe'yi terk edip "Zikar" denilen bölgede İmam'la mülakat ederek olanları anlattılar.

2- İbn-i Abbas Ve Malik-i Eşter'i Göndermesi

Ali (a.s) bu konuda da tıpkı diğer konularda olduğu gibi, iş çıkmaza girmedikçe sert bir girişimde bulunmak niyetinde değildi. Bu nedenle Ebu Musa'yı azletmeden önce, müzakere yoluyla sorunu çözmeleri için iki büyük şahsiyeti, yani İbn-i Abbas ve Malik-i Eşter'i Kûfe'ye göndermeyi maslahat olarak gördü. Malik-i Eşter'e şöyle buyurdu: "Yaptığın iş şimdi kötü netice verdi. Bunu düzeltmelisin." Sonra her ikisi Kûfe'ye giderek Ebu Musa ile görüşüp müzakere ettiler.

Ebu Musa bu kez sözünü başka bir kalıba dökerek şöyle dedi:

Bu bir fitnedir; bu fitnede uyuyan uyanıktan, uyanık oturandan, oturan ayakta durandan, ayakta duran binenden ve binen çalışandan daha hayırlıdır.[44]

Sonra şunları ekledi: "Kılıçları kınlarına koyun ve ..."

Bu defa da İmam'ın temsilcileri, onca çabadan sonra ümitsizce geri dönüp İmam'ı Ebu Musa'nın inadından ve kendine has tutumundan haberdar ettiler.

3- Hz. Hasan (a.s) Ve Ammar Yasir'i Göndermesi

Ali (a.s) bu kez mesajının iblâğı için makamı daha yüce insanlardan yardım almaya karar verdi ve bu iş için en uygun kişiler, oğlu İmam Hasan (a.s) ve Ammar Yasir'di. İlki, Peygamber'in (s.a.a) çok sevdiği, kızının oğlu, ikincisi, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sıkça övdüğü ilk Müslümanlardandı. Bu iki büyük şahsiyet de İmam'ın (a.s) mektubuyla Kûfe'ye geldiler. Önce İmam Hasan-ı Mucteba (a.s) babasının mektubunu halka okudu:

Allah'ın kulu, Müminlerin Emiri Ali'den, şerefli yaverler ve Arap'ın yüce mertebelileri Kûfe halkına.

Ben sizleri Osman'ın işinden (katlinden) öyle bilgilendireyim ki, duyan, görür gibi olsun. Halk onun işlerini tenkit etti; bense muhacirlerden biri olarak onu huzurlu kılmak ve en az kınayanlardan biri olmaya çabaladım. Hâlbuki Talha ve Zübeyir'in Osman'a nispet misali, en ufak hareketle hızlanan ve yavaşlaması, develeri sürmek için söylenen rahatsız edici teraneleri olan ürkek bir deve gibiydi. Ayşe de aniden ona öfkelendi ve sonunda bir grup onu öldürdü. Sonra halk en ufak bir zorlama olmadan, aksine büyük bir rağbetle bana biat etti. Hicret için (Medine) halkını dışarı atmış, kaynayan bir kazana dönüşmüş ve fitne çıkmıştır. Komutanınıza koşun ve düşmanla cihada girişin.[45]

İmam'ın (a.s) mektubunun okunmasından sonra, İmam'ın temsilcilerinin konuşma ve halkın zihinlerini aydınlatma zamanı gelmişti. İmam'ın (a.s) oğlu konuşmaya başlayınca herkesin gözü ona odaklandı. Dinleyenler içlerinden, İmam'ın mantığını sağlam kılması için Allah'a dua ediyorlardı. Hz. Hasan (a.s) bir asa ya da mızrağa dayanmış hâlde konuşmasına şöyle başladı:

Biz sizleri Allah'ın kitabına, Peygamberi'nin (s.a.a) sünnetine ve ümmetin biat edebileceği en bilgin, en adaletli ve en şayeste ferdine çağırmaya geldik. Sizi öyle birine davet ediyoruz ki, Kur'an onu eleştirmemiş, sünnet inkâr etmemiş ve kendisiyle iki bağı olan (iman ve akrabalık) kimseye iman etmede herkesten öncü olmuş ve onu asla yalnız bırakmamıştır. Halkın onun (Peygamber'in) etrafından dağıldığı gün, Allah (c.c.) onun yardımıyla iktifa etti. Peygamber'le (s.a.a) namaz kılarken, diğerleri müşriktiler.

İşte böyle bir kimse sizden yardım istiyor ve sizi hakka davet ediyor. Sizden kendisini desteklemenizi, ahdini bozup, Salih yâranını öldüren ve beytülmali yağmalayan grubun aleyhine kıyam etmenizi istiyor. Ayağa kalkın ki, Allah'ın rahmeti üstünüzde olsun ve O'na doğru gidin; iyiliği emredin ve kötülükten sakındırın ve İyilerin hazırladığını sizler de hazırlayın.

İbn-i Ebi'l-Hadid, ünlü tarihçi Ebu Mihnef'ten İmam Hasan'ın (a.s) iki konuşmasını naklediyor. Biz birinin tercümesiyle yetindik. Her iki konuşması da, halkın duygularını tahrik ve Hz. Ali'nin makamını teşrih etmede fevkaladedir.[46]

İmam Hasan'ın (a.s) konuşması sona erince, Ammar Yasir ayağa kalktı; Allah'a hamdüsenadan ve Peygamberi'ne (s.a.a) salât ve selâmdan sonra şöyle dedi:

Peygamber'in (s.a.a) kardeşi ve amcası oğlu, sizleri Allah'ın dinine yardım etmeye çağırıyor. Bir İmam ki, asla hilaf iş yapmaz, bir bilgin ki, öğrenmeye ihtiyacı olmaz, bir kudret sahibi ki asla korkmaz ve İslâm'daki önceliğine kimse ulaşamaz. Eğer onunla karşılaşırsanız, hakikati size açıklar.

Peygamber'in oğlu ve büyük sahabesinin sözleri, kalpleri ve vicdanları uyandırdı ve basiretsiz vali Ebu Musa'nın bağnaz fikirlerini dağıttı. Çok geçmeden şevk ve heyecan bütün toplumu sardı. Özellikle Zeyd b. Suhan Ayşe'nin mektubunu Kûfe halkına okuyunca, herkes hayrete düştü. Ayşe mektubunda, Zeyd'e evde oturmasını ve Ali'ye yardım etmemesini yazmıştı. Zeyd mektubu okuduktan sonra halka hitaben şöyle dedi: "Millet! Bilin ki Ayşe'nin vazifesi evde oturmak, benim vazifemse savaşmaktır. Şimdi o bizi kendi vazifesine davet edip, bizim vazifemizi de kendi uhdesine alıyor!"

Tüm bu gelişmeler, durumu Hz. Ali lehinde değiştirdi. Bir grup Müslüman, İmam'a yardım etmeye hazır olduklarını bildirdi ve yaklaşık 12.000 kişi İmam'a katılmak için evlerini barklarını terk etti.

Ebu Tufeyl diyor ki: "Ali (a.s), Kûfe askerlerinin kendi ordugâhına katılmasından önce, bana, Kûfe'den gelecek askerlerin sayısının 12.001 kişi olduğunu söyledi. Askerler geldikten sonra ben hepsini saydım. Ne bir kişi eksikti; ne de bir kişi fazla.[47]

Şeyh Müfid bu sayıyı 6600 olarak belirtip şöyle diyor: "Ali (a.s) İbn-i Abbas'a, iki gün zarfında 6600 askerin kendisine katılacağını ve Talha ve Zübeyir'i öldüreceğini söyledi. İbn-i Abbas askerlerin sayısını araştırdığında, İmam'ın verdiği sayının doğru olduğunu gördü.[48]

Ebu Musa'nın Neticesiz Çabası

Ebu Musa, Kûfe'nin durumunun değişmesine oldukça öfkelendi; Ammar ve halka şöyle dedi:

Peygamber'den (s.a.a) duydum ki çok yakında bir fitne çıkacak ve bu fitnede oturan ayakta durandan, her ikisi de binenden daha iyidir. Yüce Allah bizim canımızı ve malımızı birbirimize haram kılmıştır.

Ammar, sahip olduğu savaşçı ruhuyla şöyle karşılık verdi: "Evet, Peygamber (s.a.a) seni kastetmiş; senin oturman (başkalarının değil) kıyamından daha iyidir."[49]

Burada sözü edilen hadis hakkında biraz düşünmek gerek.

Farz edelim ki Peygamber (s.a.a) böyle bir hadisi beyan etmiş, fakat maksadının Cemel hadisesi olduğu ne malum? Acaba iktidar için 400 kişinin başını koyun gibi kesen bir grubun karşısında durmak fitne midir ki, bu fitnede, oturan, kıyam edenden daha iyi olsun?

Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra Sakife'den Osman'ın katline kadar birçok hâdise vuku bulmuştur. Peygamber'in (s.a.a) hadisi neden bu olaylar hakkında olmasın? Eğer tarih sayfalarını çevirir ve hicrî 11 ila 35 yılı olaylarını incelersek, bazılarının çok esef verici olduğunu görürüz. Mesela Malik b. Nuveyre hadisesinin üzerinden kolayca geçilebilir mi? 3. Halife dönemi olayları, ezcümle mümin sahabelerin dövülüp sürgün edilmesi unutulabilir mi? Neden bu hadis Muaviye, Mervan ve Abdulmelik'in hilâfet dönemlerine şamil olmasın?

Buna ilaveten, İslâm'ın, asla görmezlikten gelinemeyecek muhkem hükümleri vardır. Mesela ulû'l-emr'e itaat. Nassla belirlenmiş ya da muhacir ve ensar tarafından seçilmiş halifeye itaat, herkesin doğruladığı bir İslâmî vazifedir. Ebu Musa da Ali'yi (a.s) "Veliyy-i emr" olarak tanımıştı; zira İmam'ın fermanını kabul etmiş ve Kûfe valiliğinde kalmıştı. Ondan sonra yaptığı her işi, İmam Ali'nin valisi unvanıyla yapıyordu. Bu durumda "Allah'a, Resulü'ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin." ayeti karşısında, mücmel bir hadis bahane ederek Kur'an nassına muhalefet etmemeliydi.

Ebu Musa'nın Valilik Makamından Azli

Çok sayıda temsilci gönderilmesi ve bütün çabaların sonuçsuz kalması, Hz. Ali'yi, Ebu Musa'yı makamından azletmeye mecbur bıraktı. İmam (a.s) önceden de bir mektupla ona hücceti tamamlamış şöyle yazmıştı: "Ben Haşim b. Utbe'yi, senin yardımınla Müslümanları bize yardıma göndermesi için Kûfe'ye gönderdim. Onun için işbirliği yapmalısın. Biz seni bu makama, hakkın yaveri olasın diye bıraktık."

Ali (a.s), gönderdiği mektup ve elçilerin, Ebu Musa'nın fikrini değiştireceğinden ümidini kesince, oğlu İmam Hasan'la birlikte, Ebu Musa'ya bir mektup da yazarak, onu resmen valilik makamından azledip, yerine Kurza b. Kâb'ı atadı. İmam'ın mektubunun metni şöyle idi:

Allah'ın senin için bir nasip karar kılmadığı bu makamdan ayrılmanı uygun görüyorum. Ben, halkı bize yardıma çağırsınlar diye Hasan b. Ali'yi ve Ammar Yasir'i oraya gönderdim. Kûfe valiliğine ise Kurza b. Kâb'ı atadım."

Mektubun içeriği şehirde yayıldı ve çok geçmeden bu kez de kendi isteğiyle Kûfe'ye gönderilen Malik-i Eşter, Valilik konağı'nı devralıp yeni valiye teslim etti. Ebu Musa ise bir gece kaldıktan sonra ertesi gün Kûfe'yi terk etti.[50]

 

Hz. Ali'nin Zikar'dan Basra'ya Doğru Hareketi

Ali (a.s) Rebeze'de iken ahdini bozanların kanlı darbesinden haberdar oldu ve Zikar'da iken de onları cezalandırmaya dair kesin kararını verdi.

İmam Hasan ve Ammar gibi şahsiyetlerin Kûfe'ye gönderilmesi, Kûfe halkında bir şevk ve heyecan yarattı ve bir grubun Zikar'da bulunan Hz. Ali'nin ordugâhına katılmasına sebep oldu. Böylece Ali (a.s) daha fazla bir askerî güçle Basra'ya gitmek üzere Zikar'dan ayrıldı.

Ali (a.s) Peygamber-i Ekrem (s.a.a) gibi savaş meydanında düşmanla karşılaşmadan önce, her ne kadar hakikat onlara aşikârdıysa da, itmam-ı hüccet etmek istiyordu. Bu sebeple ahdini bozanların başlarına yani Talha, Zübeyir ve Ayşe'ye ayrı-ayrı mektuplar gönderdi. Her üç mektupta onların yaptıklarını mahkûm etti; Valilik konağı ve beytülmal muhafızlarını öldürdükleri ve Osman b. Huneyf'e reva gördükleri zulüm için sert şekilde kınadı. Ali (a.s) her üç mektubu Sa'saa b. Suhan vesilesiyle gönderdi. Sa'saa şöyle diyor:

"Önce Talha ile mülakat edip İmam'ın (a.s) mektubunu verdim. Talha mektubu okuduktan sonra, 'Savaş Ali'ye zor mu geldi de esneklik gösteriyor?' dedi. Sonra Zübeyir'le görüştüm ve onu Talha'dan daha halim buldum. Daha sonra Ayşe'ye mektubunu verdim; fakat onu savaş ve fitne çıkarmaya diğerlerinden daha hazır buldum. Ayşe şöyle dedi: 'Ben Osman'ın intikamı için kıyam ettim ve Allah'a andolsun ki bunu yapacağım.'"

Sa'saa şöyle devam ediyor: "Ali (a.s) Basra'ya girmeden önce huzuruna vardım. Benden olup bitenleri sorunca, 'Gördüklerim, seninle savaşmaktan başka bir şey istemiyorlar.' dedim. İmam (a.s) şöyle buyurdu: 'Allah yardım edendir.'"[51]

Ali (a.s) ahdini bozanların başlarının kesin kararını öğrenince, İbn-i Abbas'ı çağırıp şöyle dedi: "O üç kişiyle görüş ve boyunlarında olan hak biatim sebebiyle onlara itmam-ı hüccet et." İbn-i Abbas Talha ile mülakat edip Ali'ye biatini hatırlatınca, Talha şöyle cevap verdi: "Ben tepemde kılıçla biat ettim." İbn-i Abbas şöyle dedi: "Ben seni özgürce biat ederken gördüm. Çünkü biat sırasında Ali sana, 'İstiyorsan ben sana biat edeyim.' Ve sen, 'Hayır ben sana biat edeyim.'" dedin. Talha cevaben şöyle dedi: "Ali'nin böyle dediği doğru, fakat o sırada birçoğu ona biat etmişti ve benim muhalefet etmeme imkân yoktu... " Daha sonra şöyle dedi: "Biz Osman'ın kanını yerde bırakmayacağız; eğer amcaoğlun Müslümanların kanının akmasını istemiyorsa, Osman'ın katillerini teslim etsin ve hilâfetin şûraya kalması ve şûranın istediğini seçmesi için hilâfetten çekilsin. Aksi takdirde bizim Ali'ye hediyemiz kılıçtır."

İbn-i Abbas fırsatı ganimet sayıp biraz daha açık konuşarak şöyle dedi: "Hatırlıyor musun? Osman'ın evini tam 10 gün muhasara ettiniz ve evine su götürülmesine bile engel oldunuz. Ali, halifenin evine su verilmesine izin vermen için seninle görüştü; ama sen izin vermedin. Mısırlılar da böyle bir mukavemete şahit olunca evine saldırıp Osman'ı öldürdüler. Sonra halk parlak bir geçmişi, faziletleri ve Peygamber (s.a.a) ile yakın akrabalığı olan zata biat etti; sen ve Zübeyir de bir zorlama olmadan biat ettiniz. Şimdiyse biatinizi bozdunuz. Hayret! Sen önceki üç halife döneminde sessiz sakindin; sıra Ali'ye gelince yerinizden söküldünüz. 'Osman'ın katillerini teslim etsin.' diyorsun. Sen katillerini daha iyi tanıyorsun ve biliyorsun ki Ali kılıçtan korkmaz."

Bu sırada İbn-i Abbas'ın güçlü mantığı karşısında içinde mahcubiyet yaşayan Talha, müzakereyi bitirerek şöyle dedi: "İbn-i Abbas, bu mücadelelerden el çek." İbn-i Abbas şöyle diyor: "Ben hemen İmam'ın (a.s) yanına gittim ve müzakerenin neticesini bildirdim." İmam bana Ayşe ile de müzakere etmemi ve savaşmanın kadınların görevi olmadığını, buna rağmen böyle bir işe giriştiğini, beraberindekilerle Basra'ya girip Müslümanları öldürdüğünü, yöneticileri kovduğunu ve 'Kendine gel, sen Osman'ın en azılı düşmanlarındandın.' söylememi emretti.

İbn-i Abbas'ın Ali'nin sözlerini aktardığı Ayşe şöyle cevap verdi: "Amcaoğlun şehirlere egemen olduğunu düşünüyor. Allah'a andolsun ki, onun elinde ne varsa, bizde fazlası var."

İbn-i Abbas: "Ali'nin İslâm'da öncülüğü ve fazileti var ve bu yolda çok çileler çekmiştir."

Ayşe: "Talha da Uhud Savaşı'nda çok zahmetler çekti."

İbn-i Abbas: "Peygamber'in (s.a.a) ashabı arasında kimsenin İslâm yolunda Ali'den daha fazla cefa çekmiş olabileceğini sanmıyorum."

Bu sırada Ayşe insafa gelerek, "Ali'nin bunun dışında başka üstünlükleri de var." dedi. İbn-i Abbas fırsattan istifade ederek şöyle dedi: "Allah aşkına Müslümanların kanını dökmekten sakın." Ayşe cevap verdi: "Müslümanların kanı, Ali ve yâranı kendilerini öldürünceye dek akacak."

İbn-i Abbas diyor ki: "Ayşe'nin mantıksızlığına tebessüm edip şöyle dedim: "Ali'nin beraberinde, bu yolda kanlarını akıtacak basiretli kimseler var." Sonra Ayşe'nin yanından ayrıldı.

İbn-i Abbas şunları ekliyor:

Ali (a.s) bana Zübeyir ile de, mümkünse oğlu Abdullah'ın olmadığı bir ortamda görüşmemi emretti. Ben onu yalnız bulmak için iki defa geri döndüm; fakat yalnız bulmadım. Üçüncü defasında yalnız gördüm. Zübeyir, hizmetkârı Şerheş'e kimseyi içeri almamasını söyledi. Söze ben başladım. Önce onu biraz sinirli buldum; fakat yavaş-yavaş sakinleştirdim. Hizmetkârı, Zübeyir'in sözlerimden etkilendiğinin farkına varınca hemen oğlunu haberdar etti. Zübeyir'in oğlu Abdullah içeri girince konuşmayı kestim. Abdullah, babasının kıyamının hakkaniyetini ispat etmek için, Osman'ın intikamının alınması ve Ayşe'nin muvafakatini öne sürdü. Ben cevaben şöyle dedim: "Halifenin kanı babanın boynunda; ya öldürdü ya da en azından yardım etmedi. Ayşe'nin muvafakati de babanın doğru yolda olduğunun delili değil. Resul-i Ekrem (s.a.a), 'Ya Ayşe! Olmaya ki bir gün Hev'eb bölgesinin köpekleri sana havlasınlar.' dediği hâlde onu evinden dışarı çıkardınız."

Sonunda Zübeyir'e şöyle dedim: "Allah'a andolsun biz seni Haşim oğulları'ndan sayardık. Sen Ebu Talib'ın kız kardeşi Safiyye'nin oğlu ve Ali'nin halasının oğlusun. Oğlun Abdullah büyüyünce akrabalık bağlarını kesti."[52]

Hz. Ali'nin Nehc'ül-Belâğa'daki sözlerinden, Talha'nın irşat olacağından tamamen ümitsiz olduğu ve bu yüzden İbn-i Abbas'a sadece Zübeyir'le müzakere ve mülakatta bulunmasını istediği anlaşılıyor. Ve herhâlde bu emri, İbn-i Abbas'ın ikinci memuriyetine aitti.

Şimdi İmam'ın (a.s) bu konudaki beliğ sözünü aktaralım:

Talha'yla buluşma; buluşursan görürsün ki o, boynuzuyla süsmeye hazırlanmış bir boğadır sanki serkeş bir bineğe binmiş; bana bu binek ram olmuş diyor. Sen Zübeyir'le buluş, görüş. Çünkü o, yaratılış bakımından daha yumuşaktır. De ki: Halanın oğlu diyor ki: Beni Hicaz'da tanıdın, Irak'ta inkâr ettin. Ne iş yüz gösterdi, ne gördün ki bu işi ettin?[53]

Ka'ka' b. Amr'ın Gönderilmesi

Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Kûfe'de yaşayan tanımış sahabesi Ka'ka' b. Amr, kabilesi arasında özel bir saygınlığa sahipti. Ka'ka', Hz. Ali'nin emriyle ahdini bozanların başlarıyla mülakat etmekle görevlendirildi. Ka'ka'ın ahdini bozanların başlarıyla yaptığı müzakerenin metnine, Taberî kendi tarihinde, Cezeri ise el-Kâmil'de yer vermiştir. Ka'ka', kendine has mantığıyla, ahdini bozanların düşüncelerini etkileyip Ali (a.s) ile barışmaya hazır hâle getirmeyi başardı. Ka'ka', Hz. Ali'nin huzuruna varıp müzakere neticesini aktarınca, İmam bu duruma çok şaşırdı.[54]

Bu sırada Basra halkından bir grup, Hz. Ali'nin ve kendisine katılan Kûfeli kardeşlerinin görüşünü öğrenmek için İmam'ın ordugâhına geldiler. Grubun Basra'ya dönmesinden sonra, Ali (a.s) askerleri arasında bir konuşma yaptı; daha sonra oradan ayrılarak "Zaviye" denen bir bölgede konakladılar. Talha, Zübeyir ve Ayşe de bulundukları yerden ayrılarak, sonraları Ubeydullah İbn-i Ziyad'ın sarayının yeri olan bölgeye gelerek Hz. Ali'nin ordusunun karşısında yerlerini aldılar.

Her iki orduya sükûnet hâkimdi. Ali (a.s), isyancılar meselesini müzakere yoluyla halletmek için karşı tarafa adamlar yolladı. Hatta Ka'ka'a verdikleri söze bağlı iseler fikir alışverişinde bulunabilecekleri mesajını verdi. Fakat karineler, sorunun siyasî müzakere yoluyla halledilemeyeceğini, fitneyi gidermek için silâh kullanmak gerektiğini gösteriyordu.

İmam'ın Düşman Gücünü Azaltma Siyaseti

Ahnef b. Malik, kabilesinin lideri olmanın yanı sıra, civar kabilelere de söz geçiren biriydi. Osman'ın evinin muhasarası sırasında Medine'de idi. O günlerde Talha ve Zübeyir'den, Osman'dan sonra kime biat etmek gerektiğini sormuş ve her ikisinden de Ali cevabını almıştı. Ahnef, hac seferinden döndüğünde Osman'ın öldürüldüğünü öğrenince Ali'ye (a.s) biat edip Basra'ya döndü. Talha ve Zübeyir'in biatlerini bozduğunu öğrenince çok şaşırdı. Ayşe tarafından kendilerine yardıma çağrıldığında, reddederek şöyle dedi: "Ben, o ikisinin onayıyla Ali'ye (a.s) biat ettim ve Peygamber'in (s.a.a) amcasının oğlu ile asla savaşmam; fakat tarafsız kalırım." Bu yüzden Hz. Ali'nin huzuruna varıp şöyle dedi: "Kabilem, 'Ali savaşı kazanırsa erkekleri öldürüp kadınları esir edecek.' diyor." Ali (a.s) şöyle cevap verdi: "Benim gibi birinden korkmamak gerek. Bu söylenenler, İslâm'a yüz çevirip küfrü seçenler için reva görülür; hâlbuki bu grup Müslüman'dır." Ahnef bu cümleyi duyunca İmam'a (a.s) dönerek şöyle dedi: "İki işten birini seç. Ya arkanda savaşayım ya da 10.000 kılıçlı askerin şerrini senden bertaraf edeyim." Ali (a.s) şöyle buyurdu: "En iyisi verdiğin tarafsızlık vaadine uyman." Ahnef, kendi kabilesi ve civar kabileler üzerinde sahip oluğu nüfuzuyla, hepsini savaşa katılmaktan alıkoydu. Ali (a.s) savaşı kazanınca da, hepsi İmam'a katılıp biat ettiler.

Ali (a.s) Talha ve Zübeyir'le Görüşüyor

Hicrî 36 yılının cemaziyülâhır ayında, Ali (a.s) iki ordunun arasında ahdini bozanların başları ile görüştü. Her iki taraf birbirine o kadar yaklaşmıştı ki, atlarının kulakları nerdeyse birbirine değiyordu. Ali (a.s) öne Talha sonra da Zübeyir ile aşağıdaki şekilde konuştu.

Ali (a.s): Silâh, piyade ve atlı birlikler hazırlayan sizler, bunun için bir delil ve mazeretiniz varsa beyan edin, aksi takdirde Allah'a muhalefetten kaçının ve eğrilmiş ipini pamuğa çeviren kadın gibi olmayın. Ben sizin kardeşiniz değil miydim, kanınızı muhterem saymıyor muydum ve siz de benim kanımı muhterem saymıyor muydunuz? Ne yaptım ki şimdi kanımı dökmeyi helâl sayıyorsunuz?

Talha: Sen halkı Osman'ı öldürmeye tahrik ettin.

Ali (a.s): Eğer ben böyle bir şey yaptıysam, Allah belirlenen bir günde herkesin amelinin karşılığını verecek ve o zaman hak herkese aşikâr olacak. Sen ey Talha, acaba Osman'ın intikamını mı almak istiyorsun? Allah Osman'ın katillerine lânet etsin. Sen Peygamber'in (s.a.a) hanımını getirdin gölgesinde savaşasın, hâlbuki kendi hanımını evde bıraktın. Sen bana biat etmedin mi?

Talha: Biat ettim ama ensemde kılıçla.

Daha sonra Ali (a.s) Zübeyir'e dönerek şöyle dedi: Bu isyanın sebebi ne?

Zübeyir: Ben seni bu işe kendimden daha lâyık görmüyorum.

Ali (a.s): Ben mi bu işe lâyık değilim?! (Zübeyir, 6 kişilik halife tayini şûrasında Ali'ye (a.s) oy vermişti.) Biz seni, oğlun Abdullah büyüyüp aramıza ayrılık sokana dek, Abdulmuttalib'den sayıyorduk. Hatırlıyor musun bir gün Peygamber (s.a.a) "Ğanem oğulları" kabilesinin yaşadığı bölgeden geçerken bana bakıp güldü ve ben de güldüm. Sen ise Peygamber'e, 'Ali şakadan vazgeçmiyor.' dedin. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) sana şöyle dedi: "Allah'a andolsun ki sen Ey Zübeyir, onunla savaşacak ve zalimlerden olacaksın."

Zübeyir: Doğrudur. Eğer bu olayı hatırlasaydım asla bu yola girmezdim. Yemin ederim ki seninle savaşmayacağım.

Zübeyir, Hz. Ali'nin sözlerinin etkisinde kaldı ve Ayşe'ye dönüp olayı ona anlattı. Abdullah, babasının kararını öğrenince, onu bu kararından vazgeçirmek için sitem ederek şöyle dedi: "İki grubu burada topladın ve şimdi bir taraf güçlendiği için diğer tarafı bırakıp gidiyor musun? Yemin ederim ki sen Ali'nin çektiği kılıçlardan korkuyorsun; zira o kılıçları kahramanların taşıdığını biliyorsun."

Zübeyir: Ali'yle savaşmayacağıma yemin ettim. Şimdi ne yapayım?

Abdullah: Bunun çaresi kefarettir. En iyisi bir köle azat et.

Bu nedenle Zübeyir kölesi Mekhul'u azat etti.

Bu olay, Zübeyir'in olaylara yüzeysel bakışını gösteriyor. Peygamber'den (s.a.a) bir hadisin hatırlatılmasıyla Ali'yle savaşmayacağına yemin ediyor, daha sonra oğlunun tahrikiyle Peygamber'in (s.a.a) sözünü görmezlikten gelerek, yeminini, kefaret ödeyerek ayakaltına alıyor.

Vaziyet, çarpışmanın kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu. Nitekim ahdini bozanların kuvvetlerini takviyeye başladı.

İnsanların kabileler şeklinde yaşadıkları bölgelerde yönetim kabile reisinin elinde olur ve ona mutlak şekilde itaat edilir. Basra çevresi kabileleri arasında, ahdini bozanlara katılması onlara büyük bir güç katacak ve 6000 den fazla bir birliğin onların safına geçmesiyle sayıları artacak, Ahnef adında bir şahsiyet vardı. Fakat Ahnef, onlarla işbirliğinin hava ve hevesten başka bir şey olmadığını, Osman'ın intikamını alma meselesinin bahane, işin aslının iktidar hırsı ve Hz. Ali'yi kenara iterek hilâfeti ele geçirmek olduğunu zekice idrak etti. Bu yüzden Hz. Ali'nin onayıyla bir köşeye çekilip, kendi kabilesi ve etraf kabilelerden 6000 kişinin ahdini bozanlara katılmasını engelledi.

Ahnef'in tarafsız kalışı, ahdini bozanlara pahalıya mal oldu. Bundan başka, Basra kadısı Kâb b. Sur'a ümitlerini bağlamışlardı. Fakat mesaj yollayıp kendi saflarına katılmasını istedikleri Basra kadısından da olumlu cevap alamadılar. Bu yüzden onunla görüşmeye giderek yakından müzakere etmeye karar verdiler; fakat buna da razı olmadı. Bu sefer tek çare olarak Ayşe'ye tevessül edip, onun görüşmeye gitmesini istediler.

Ayşe bir katıra bindi ve Basra halkından bir grup bineğinin etrafını sardı. Ayşe, Ezd kabilesinin büyüğü ve Yemen halkı nezdinde saygın bir makama sahip olan Kadı'nın ikametgâhına giderek içeri giriş izni istedi ve gerekli izni aldı. Ayşe ona bir köşeye çekilmesinin sebebini sorunca, o, "Benim bu fitneye katılmama ihtiyaç yok ki." cevabını verdi. Ayşe, "Oğlum! Kalk; ben sizin görmediğinizi görüyorum." dedi. (Maksadı, müminleri yani ahdini bozanları güya himaye etmeye gelen meleklerdi!) Ve ekledi: "Ben, cezalandırması şiddetli olan Allah'tan korkuyorum." Böylece Basra kadısı, ahdini bozanlarla işbirliği yapmaya ikna edildi.

Zübeyir'in Oğlunun Konuşması ve İmam Hasan'ın (a.s) Cevabı

Zübeyir'in oğlu, ahdini bozanların yerleşmesinden sonra bir konuşma yaptı ve sözleri Ali'nin (a.s) yâranı arasında da yayıldı. Bu sırada İmam Hasan-ı Mucteba (a.s) bir hutbe irat ederek Zübeyir'in oğlunun sözlerine cevap verdi. Sonra mahir bir şair, İmam Hasan'ın methinde, oradakilerin duygularını harekete geçiren bir şiir okudu. İmam Hasan'ın sözleri ve şairin şiiri, ahdini bozanların üzerinde etkili oldu. Zira Peygamber'in (s.a.a) kızının oğlu, Talha'nın Osman'a karşı tutumunu aşikâr etti. Bunun üzerine Talha konuşmaya başladı ve Ali taraftarı kabilelerin münafık olduğunu söyledi.

Talha'nın sözleri, münafık suçlamasına maruz kalan kabile mensuplarının Talha'nın askerleri içindeki yakınlarına çok ağır geldi. Aniden birisi ayağa kalkarak şöyle dedi: "Ey Talha! Sen Muzer, Rebia ve Yemen kabilelerine mi hakaret ediyorsun? Allah'a andolsun, biz onlardanız onlar da bizden." Zübeyir'in etrafındakiler bu adamı yakalamak istediler; fakat Esed oğulları kabilesi buna engel oldu. Ancak olay bununla son bulmadı ve Esved b. Avf adında başka bir kişi ayağa kalkarak aynı sözleri tekrarladı. Tüm bu olaylar, Talha'nın savaşçı olduğunu fakat siyaset usulünü, o da hassas şartlar altında bilmediğini göstermektedir.

Hz. Ali'nin Konuşması

Ali (a.s) böylesi bir kader anında kalkıp bir hutbe irat etti ve şunları hatırlattı:

Basra halkı itaatim altında ve bana biatli iken, Talha ve Zübeyir Basra'ya girdiler. Basra halkını bana karşı muhalefet ve başkaldırıya davet edip, kendilerine muhalefet edenleri öldürdüler. Hepiniz biliyorsunuz ki onlar Hekim b. Cebelle ve beytülmal muhafızlarını öldürdüler ve Osman b. Huneyf'i oldukça şeni bir şekilde Basra'dan kovdular. Şimdi gerçek yüzleri ortaya çıktığı için savaş ilân ettiler.

Hz. Ali'nin sözleri bitince Hekim b. Menaf, İmam'ı metheden bir şiir okuyarak Ali ordusuna taze bir ruh verdi. Şiirin iki beyti şöyle:

Ebâ Hesenin eyqezte men kâne nâimen / Ve mâ kullu men yud'â ile'l-hakki yesmeu / Ve ente imruun u'tîyte min kulli vichetin / Mehâsinehâ vellahu yu'tî ve yemneu:

Ey Ebu'l-Hasan! Uyuyanları uyandırdın; ancak hakka davet edilen herkes duymaz; sen öyle bir kişisin ki, her kemalden en iyisi sana verilmiştir ve Allah kime isterse verir ya da men eder.

Ali (a.s), muhalefetlerinden el çekip itaat etmeleri için, ahdini bozanlara üç gün mühlet verdi. Fakat onların dönüş yapmasından ümidini kesince, kendi yâranı arasında bir hutbe irad etti ve hutbesinde ahdini bozanların facialarını açıkladı. Hz. Ali'nin sözleri sona erince, Şeddad Abdi adında biri kalkıp, kısa cümlelerin zımnında, Peygamber'in Ehlibeyti'ni doğru şekilde tanımasını şöyle dile getirdi:

Günahkârlar çoğalıp inatçılar muhalefete kalkınca, Allah'ın onların vesilesiyle bizi aziz kıldığı ve sapıklıktan hidayete yönlendirdiği Peygamberimizin Ehlibeyti'ne sığındık. Onların eteğine tutunun ve sağa sola dönenleri bırakın da dalâlet girdabına gömülsünler.[55]

Hz. Ali'nin Son İtmam-ı Hücceti

Hicrî 36 yılı Cemziyelevvel ayının 10'u perşembe günü, Ali (a.s) ordusunun safları önünde durarak şöyle dedi: "Acele etmeyin; bırakın bu gruba son kez itmam-ı hüccet edeyim." Sonra İbn-i Abbas'ın eline bir Kur'an vererek şöyle dedi: "Bu Kur'an'la ahdini bozanların başlarının yanına git ve onları Kur'an'a davet et ve Talha ve Zübeyir'e, bana biat etmediler mi? Neden biatlerini bozdular? Diye sor ve de ki, bu Allah'ın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun."

İbn-i Abbas önce Zübeyir'e İmam'ın bu sözlerini ulaştırdı. Zübeyir, İmam'ın mesajına cevaben şöyle dedi: "Benim biatim zoraki idi ve Kur'an'ın muhakemesine de ihtiyacım yok." Sonra Talha'nın yanına gidip şöyle dedi: "Emir'ül-Müminin, neden biatini bozduğunu soruyor." Talha, "Ben Osman'ın intikamını almak istiyorum." dedi. İbn-i Abbas, "Osman'ın intikamını almak oğlu Eban'a düşer." deyince, Talha, "Eban aciz bir insan; biz ondan daha güçlüyüz." dedi. En son Ayşe'nin yanına gitti ve onu, dizginini Basra kadısı Kâb b. Sur'un tuttuğu, etrafında Ezd ve Zabbe kabilesinden bir grubun toplandığı bir devenin üstüne kurulu mahfenin içinde oturmuş buldu. Ayşe'nin gözü İbn-i Abbas'a ilişince şöyle dedi: "Niçin geldin? Git Ali'ye de ki, bizimle onun arasında kılıçtan başka bir şey yok."

İbn-i Abbas İmam'ın (a.s) yanına döndü ve olanları aktardı. Ali (a.s) açık bir delile dayanarak kılıcının kabzasına el atmak için bir kez daha hücceti tamamlamak istedi ve şöyle buyurdu: "Kimdir içinizden şu Kur'an'ı karşı gruba götürüp onları Kur'an'a davet edecek ve eğer elini kesseler diğer eline alacak ve eğer her iki elini kesseler dişleri arasına alacak? Bir genç, "Ben, ey Emir'ül-Müminin." dedi. Bir kez daha çağrısını tekrarlayan Ali (a.s) o gençten başkası cevap vermedi. Ardından Ali (a.s) Mushaf'ı o gence verip şöyle dedi: "Onlara Kur'an'ı sun ve de ki, 'Bu kitap başından sonuna dek sizinle bizim aramızda hakem olsun.'

Genç, İmam'ın (a.s) emriyle elindeki Kur'an'la düşmana doğru gitti. Düşman onun her iki elini kesti ve o, canını teslim edeceği ana dek Kur'an'ı dişleri arasında tuttu.[56]

Bu gelişme savaşı kaçınılmaz ve ahdini bozanların inadını aşikâr etti. Buna rağmen Ali (a.s) özveri ve büyüklük gösterip saldırıdan önce şöyle buyurdu:

Ben, Talha ve Zübeyir'in kan dökmeden bu işten vazgeçmeyeceklerini biliyorum ki. Ancak onlar savaşa başlamadan siz başlamayın. Onlardan biri kaçarsa takip etmeyin. Yaralıyı öldürmeyin ve düşmanın üzerindeki elbiseyi almayın.[57]

 

 

Ali (a.s) Ordusunun Kahramanlıkları ve cemel'in düşüşü

Dünyadaki askerî komutanlar arasında Ali (a.s) kadar düşmana mühlet veren, şahsiyetler yollamak ve Kur'an'ın hakemliğine davet etmekle, kendi askerlerinden itiraz sesi yükselecek kadar savaşı başlatmak konusunda sabır ve havsala gösteren, deyim yerindeyse eli koynunda bekleyen kimse olmamıştır. Diğer taraftan Ali (a.s) ordusunu hazırlamak zorunda kaldı ve komutanlarını aşağıdaki şekilde tayin etti:

İbn-i Abbas'ı ordunun öncü birlikler genel komutanı, Ammar Yasir'i süvari birlikler genel komutanı ve Muhammed b. Ebîbekir'i piyade birlikler genel komutanı olarak atadı. Sonra Muzhec, Hemdan, Kinde, Kuzaa, Huzaa, Ezd, Bekr ve Abdulkays ve... Kabilelerinin piyade ve süvari birlikleri için sancaktarlar tayin etti. O gün süvari ve piyade olmak üzere İmam'ın (a.s) arkasında savaşa hazırlanmış askerlerin sayısı yaklaşık 16.000 idi.[58]

Ahdini Bozanlar Saldırıyı Başlattı

Ali (a.s) askerlerine savaş taktikleri vermekle meşgulken, ordugâhı aniden düşman tarafından ok yağmuruna tutuldu ve neticede birkaç kişi şehit oldu. Ezcümle, Abdullah b. Budeyl'in oğlu, isabet eden bir okla şehit oldu. Abdullah, oğlunun naşını İmam'ın huzuruna getirip şöyle dedi: "Düşman bizi teker-teker öldürünceye kadar mı sabredeceğiz? Allah'a andolsun eğer hedef itmam-ı hüccetse, sen onlara hücceti tamamladın."

Abdullah'ın sözleri İmam'ın (a.s) savaşa hazırlanmasına sebep oldu. Resulullah'ın zırhını giydi; atına bindi ve askerlerinin safları önünde durdu. Hz. Ali'nin en samimî yâranından olan Kays b. Sa'd b. Ubade,[59] İmam ve açtığı bayrak hakkında bir şiir okudu. Şiirin iki beyti şöyle:

Hâze'l-livâu'llezî kunnâ nehuffu bihi / Mea'n-Nebiyyi ve Cibrîlu lenâ mededa / Mâ zarre men kânet'il-ensâru aybetuhu / En lâ yekûne lehu min ğayriha eheda

Onun etrafına açtığımız bayrak, o bayraktır ki, Resulullah'ın zamanında onun etrafına toplanırdık ve Cebrail o gün bizim yardımcımız idi. Ensarın sırdaşı olduğu kimseye, başkasından yar u yaver olmamasının bir zararı olmaz.

Ali'nin (a.s) göz alıcı ve muntazam ordusu, ahdini bozanları aceleye sevk etti. Ayşe'nin mahfesini taşıyan devesini savaş meydanına getirdiler. Devenin dizginini Basra kadısı Kâb b. Sur'a verdiler. Kâb, boynuna bir Mushaf asmış, Ezd ve Zabbe oğulları kabilesinden bir grup ise devenin etrafını çevirmişlerdi. Abdullah b. Zübeyir Ayşe'nin önünde, Mervan b. Hakem sol yanında yer aldı. Ordunun yönetimi Zübeyir'e aitti. Talha süvari birliğinin, oğlu Muhammed de piyade birliğinin komutanı idi.

Ali (a.s) Cemel'de bayrağı oğlu Muhammed Hanefiyye'ye verdi ve askerî slogan şaheseri olan cümlelerle şöyle buyurdu:

Dağlar yerinden deprense deprenme; sık dişini, başım gözüm Allah'a emanet de. Bas yere ayağını, direndikçe diren. Gözünü başka yerden yum. Ordunun ta sonuna dik. Bil ki yardım, noksan sıfatlardan münezzeh Allah'tandır ancak.[60]

İmam'ın cümlelerinden her biri, açıklaması konuyu uzatacak birer yapıcı slogandır.

Muhammed Hanefiyye, 'Neden baban, Hasan ve Hüseyin'i değil de seni meydana gönderdi?' diye soran halka şöyle dedi: "Ben babamın eliyim; onlar gözleri; babam eliyle gözlerini koruyor."[61]

İbn-i Ebi'l-Hadid, Medainî ve Vâkıdî gibi tarihçilerden olayı şöyle naklediyor:

Ali (a.s), muhacir ve ensardan oluşan, Hasan'la Hüseyin'in etrafını çevirdiği "Ketibet'ul-Hezra: Yeşil Tugaylar" adında bir grupla düşman ordusuna saldırıya geçmek istedi. Bayrağı oğlu Muhammed Hanefiyye'ye teslim edip ileri komutunu vererek şöyle buyurdu: "O kadar ilerle ki, bayrağı devenin gözüne sok." Muhammed ilerlemeye başladı; fakat ok yağmuru buna engel oldu. Ok yağmuru dinene dek bir müddet bekledi. Bu sırada oğluna yeniden saldırı emri verdi. Fakat yavaş hareket ettiğini görünce hâline acıdı ve bayrağı ondan aldı. Sağ elinde kılıç, sol elinde bayrak, hamleyi başlattı ve düşman ordusunun içlerine kadar ilerledi. Sonra eğilen kılıcını düzeltmek için birliğine döndü.

Ammar, Malik gibi yâranı ve Hasan'la Hüseyin, İmam'a şöyle dediler: "Bu işi bize bırak; sen burada kal." Ali (a.s) bakıp da cevap bile vermedi. Bir aslan gibi kükrüyordu. Tüm dikkatini düşman ordusu üzerine toplamış, yanındakileri gözü görmüyordu. Sonra bayrağı tekrar oğlu Muhammed'e verdi ve ikinci bir saldırı başlatıp düşman ordusunun içlerine daldı ve önüne çıkanı adeta biçti. Önüne çıkan düşman, sağa sola kaçışıyordu. Bu saldırıda o kadar öldürdü ki, yeri düşman kanıyla renklendirdi. Sonra geri döndü. Kılıcı eğilmişti. Dizleriyle bastırıp düzeltti. Bu sırada yâranı etrafını alıp Allah'a yemin verdirerek, 'Ne olur tek başına saldırma; zira senin ölmen İslâm'ın yok olmasına sebep olur; biz senin için varız.' dediler. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Ben Allah için savaşıyor ve O'nun rızasını umuyorum." Daha sonra oğlu Muhammed Hanefiyye'ye, "Bak işte böyle saldırılır." diye buyurdu. Muhammed, "Kim senin yaptığını yapabilir ya Emire'l-Müminin." dedi.

Bu sırada Ali (a.s) Malik-i Eşter'e, Hilâl'in komuta ettiği düşmanın sol kanadına saldırması için mesaj yolladı. Bu saldırıda Hilâl, Ayşe'nin devesinin dizginini elinde tutan Basra kadısı Kâb b. Sur ve Cemel ordusunun kahramanı, uzun müddet Osman'ın Basra kadılığını yapmış Amr b. Yesribi Zabbi öldürüldü. Basra ordusunun himmeti, Ayşe'nin devesini korumaktı; zira sebat ve direnişlerinin sembolüydü. Bu yüzden Ali ordusu Cemel'e doğru saldırıya geçince, onlar da savunmaya geçip, ahdini bozanlardan 70 kişisinin makamlarını korumak adına kendilerini helâk ettiler.[62]

Kesik başlar, kopan eller havada uçuşurken, kalpler dışarı fırlamış, bağırsaklar karınlardan dökülmüşken, ahdini bozanlar çekirge sürüsü gibi devenin etrafından ayrılmıyorlardı. Bu esnada Ali (a.s) şöyle feryat etti:

Vay olsun sizlere! Ayşe'nin devesinin el ayağını kesin ki o bir şeytandır. Eğer kesmezseniz Arap yok olacak. Bu deve ayakta oldukça kılıçlar inip kalkacak.[63]

Hz. Ali'nin Ordusuna Moral Takviye Metodu

Ali (a.s) ordusunun moralini takviye etmek için, Peygamber'in (s.a.a) müşriklerle savaşta kullandığı "Ya mensuru emit: Ey zafer kazanmışlar, öldürün." ve "Ha mim la yunserun: Onlar zafer kazanmazlar." şiarlarını kullanıyordu. Bu şiarların düşmanın moralini bozmada çok etkisi oluyordu; zira Müslümanlarla müşriklerin savaşlarındaki hatıraları canlandırıyordu. Bu yüzden Ayşe de Cemel ordusunun moralini yükseltmek için şu şiarı kullandı: "Oğullarım, saldırın; saldırın; sabredin; ben sizin için cenneti garanti ediyorum!"

Bu şiarın tesiriyle bir grup asker onun etrafına toplandı ve İmam'ın (a.s) ordusuna birkaç adım mesafeye kadar ilerlediler.

Ayşe askerlerini galeyana getirmek için bir avuç toprak istedi; verilen toprağı alarak Hz. Ali'nin ordusuna doğru serpti ve "Yüzünüz kara olsun." dedi. Ayşe bu hareketiyle Peygamber'i taklit etti. Zira Peygamber (s.a.a) Bedir Savaşı'nda bir avuç toprak alıp düşmana serperek aynı cümleyi buyurdu ve Allah şu ayeti nazil etti: "...ve attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı."[64] Ali (a.s) Ayşe'nin bu hareketini görünce hemen şöyle dedi: "Attığın zaman sen atmadın, fakat şeytan attı."

Cemel'in (Deve'nin) Ayaklarının Kesilmesi

Ayşe'nin devesi sonuçta dilsiz bir hayvandı ve kötü maksatlar için kullanılıyordu. Ayşe'nin mahfesini üzerine koymakla da bir nevi kutsallık bahşetmişlerdi deveye. Basra ordusu bu deveyi korumak ve ayakta tutmak için çok çaba harcadı ve çok kimse bu yolda elinden oldu. Kesilen her elin yerine başka bir el devenin dizginini tutuyordu. Fakat sonunda devenin dizgini sahipsiz kaldı ve artık kimse onu tutmaya yanaşmadı. O sırada Zübeyir'in oğlu dizgini kavradı; ancak Malik-i Eşter hamle ederek onu yere devirip boğazını tuttu. Zübeyir'in oğlu Malik'in eliyle öldürüleceğini anlayınca şöyle feryat etti: "Askerler, saldırın ve benim ölümümle sonuçlansa bile Malik'i öldürün."[65]

Malik-i Eşter Zübeyir'in oğlunu, suratına bir darbe indirip bıraktı ve sonunda askerler Ayşe'nin devesinin etrafından dağıldılar. Ali (a.s) düşmanın Ayşe'nin devesini görüp tekrar dönmesini engellemek için devenin ayaklarının kesilmesi emrini tekrar verdi. Böylece deve, üzerindeki mahfe ile devrildi. Bu sırada Ayşe'nin feryadı yükseldi; öyle ki sesini her iki taraftaki askerler duydu. Muhammed b. Ebîbekir, İmam'ın (a.s) emriyle kız kardeşinin mahfesine ulaştı ve bağlarını çözdü.

Bu hengâmede iki kardeş arasında birtakım konuşmalar geçti. Bu konuşmaları özet şekilde naklediyoruz.

Ayşe: Sen kimsin?

Muhammed b. Ebîbekir: Senin ailenden sana en fazla düşman olan.

Ayşe: Sen Esma Hes'amiye'nin oğlu musun?

Muhammed b. Ebîbekir: Evet; ama senin annenden aşağı kalır yanı yoktu.

Ayşe: Doğru; şerefli bir kadındı. Bunları geç. Şükürler olsun ki sen sağsın.

Muhammed b. Ebîbekir: Fakat sen benim sağ kalmamı istemiyordun.

Ayşe: Eğer istemeseydim böyle söylemezdim.

Muhammed: Sen, benim ölmem pahasına da olsa kendi zaferini düşünüyordun.

Ayşe: Düşünüyordum; ama nasip olmadı. Fakat senin sağ kalmanı diliyordum. Bu sözü söyleme ve serzenişte bulunma; nasıl ki baban böyle değildi.

O sırada Ali (a.s) gelerek Ayşe'nin mahfesine mızrağıyla vurup şöyle dedi: "Ey Ayşe, Peygamber mi sana bu işi yapmayı vasiyet etmişti?" Ayşe şöyle dedi: "Ey Ebu'l-Hasan, sen kazandın affet."

Biraz sonra da Ammar ve Malik-i Eşter geldiler. Onların arasında da aşağıda geçtiği gibi bir diyalog yaşandı:

Ammar: Anne! Bugün oğullarının cesaretini gördün mü nasıl din yolunda kılıç sallıyorlardı?" Ayşe duymazlıktan gelip bir şey söylemedi. Zira Ammar değerli bir sahabe ve kavminin büyüğüydü.

Malik-i Eşter: Şükürler olsun Allah'a ki İmam'ına yardım edip düşmanını rezil etti. Hak geldi batıl zail oldu. Çünkü batıl gidicidir. Anne! Yaptığını nasıl buluyorsun?

Ayşe: Sen kimsin ey annesi yasında oturasıca?

Malik-i Eşter: Ben senin oğlun Malik-i Eşter'im.

Ayşe: Yalan söylüyorsun, ben senin annen değilim.

Malik-i Eşter: İstemesen de sen benim annemsin.

Ayşe: Sen o kişisin ki, kız kardeşim Esma'yı, oğlunun (Abdullah b. Zübeyir) matemine oturtmak istiyordun.

Malik-i Eşter: Allah'ın emrine uymak içindi.

Daha sonra Ayşe bineğine binerken şöyle dedi: "İftihar yarattınız ve zafer kazandınız; Allah'ın takdiri gerçekleşendir."

İmam (a.s) Muhammed b. Ebîbekir'e şöyle buyurdu: "Kız kardeşine ok isabet edip etmediğini sor." Zira Ayşe'nin mahfesinin dışı, atılan oklardan kirpinin sırtına benzemişti. Ayşe, kardeşine cevaben şöyle dedi: "Sadece başıma bir ok isabet etti." Muhammed kız kardeşine şöyle dedi: "Allah ahirette senin aleyhine hükmedecektir; zira sen İmam aleyhine kıyam ettin; halkı ona karşı kışkırttın ve Allah'ın kitabını görmezlikten geldin." Ayşe cevap verdi: "Beni bırak ve Ali'ye (a.s) de ki beni korusun."

Muhammed b. Ebîbekir, İmam'ı, Ayşe'nin iyi olduğundan haberdar etti. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "O bir kadın ve kadınlar mantık açısından güçlü değillerdir. Benim onun hakkında bir karar vermeme kadar, korunmasını üstlen ve onu Abdullah b. Halef'in evine intikal ettir." Ayşe, İmam'ın (a.s) ve kardeşi Muhammed'in merhametine mazhar olmasına rağmen, dilinden Ali (a.s) hakkındaki kötü sözlerini ve Cemel'de ölenlerini rahmetle yâd etmeyi eksik etmedi.[66]

Talha Ve Zübeyir'in Akıbeti

Tarihçiler, Talha'nın Mervan b. Hakem tarafından öldürüldüğüne inanır. Talha, askerlerinin hezimete uğradığını ve canının tehlikede olduğunu görünce, kaçmayı seçti. Bu sırada Mervan'ın gözü Talha'ya ilişti ve onun Osman'ın öldürülmesinde etkili rolü olduğunu hatırladı. Fırlattığı bir ok Talha'ya isabet etti. Talha, okun kendi ordugâhından atıldığını sandı. Hizmetkârına, kendisini oradan başka bir yere intikal ettirmesini emretti. Hizmetkârı Talha'yı "Benî Sa'd" harabeliklerinden birine götürdü. Talha, toplardamarından kanlar süzülür vaziyette "Hiçbir büyüğün kanı benim kanım gibi kirlenmedi." dedi ve sonra öldü.

Zübeyir'in Katli

Cemel Savaşı'nı ateşleyenlerin ikincisi olan Zübeyir, yenilgiyi hissettiği zaman, Medine'ye doğru, üstelik İmam'ın lehine, savaşa katılmaktan kaçınan Ahnef b. Kays'ın kabilesinin arasından kaçmaya karar verdi. Kabile reisi, Zübeyir'in bu alçakça hareketine çok sinirlendi. Zira o, insanî ilkelerin aksine, halkı kendi çıkarlarına feda etmiş ve şimdiyse meydanı terk etmek istiyordu.

Ahnef'in dostlarından Amr b. Cermuz, dökülen kanların intikamını Zübeyir'den almaya karar verdi. Zübeyir'i takip etti. Zübeyir yarı yolda namaz için durduğunda, arkadan saldırıp öldürdü. Zübeyir'in atını, yüzüğünü, silâhını aldı ve beraberindeki genci kendi hâline bıraktı. O genç, Zübeyir'i "Vadi'us-Suba'" denen yere defnetti.[67]

Amr b. Cermuz, Ahnef'in yanına dönüp Zübeyir'in akıbetinden haberdar etti. Ahnef şöyle dedi: "İyi mi yaptın kötü mü, bilmiyorum." Sonra her ikisi İmam'ın huzuruna vardı. Ali (a.s), gözü Zübeyir'in kılıcına ilişince şöyle buyurdu: "Bu kılıç defalarca Allah'ın Peygamberi'nin (s.a.a) çehresinden gamı bertaraf etmiştir." Daha sonra kılıcı Ayşe'ye gönderdi.[68] Bu sefer gözü Zübeyir'in suratına ilişen Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Sen bir müddet Peygamber'in (s.a.a) sahabesi idin ve akrabalık bağın vardı. Fakat şeytan aklına musallat oldu ve akıbetin buraya vardı."[69]

Cemel'de Ölenlerin Sayısı

Cemel Savaşı'nda ölenlerin sayısı, tarihe dakik olarak zapt olmamış ve değişik sayılarda nakledilmiştir. Şeyh Müfid şöyle yazıyor: "Bazıları ölenlerin sayısını 25.000 olarak yazmıştır; hâlbuki Abdullah b. Zübeyir (savaşın ateşleyicisi) bu sayıyı 15.000 olarak açıklamıştır." Şeyh Müfid daha sonra ikinci kavli tercih ederek, ölenlerin toplamının 14.000 olduğunun meşhur görüş olduğunu söylemiştir.[70]

Taberî tarihinde, yarısı Ayşe taraftarı, yarısı Ali (a.s) taraftarı olmak üzere ölenlerin sayısını 10.000 olarak naklediyor. Daha sonra, neticesi Abdullah b. Zübeyir'den naklettiğimizle aynı olan başka bir görüş naklediyor.[71]

Ölenlerin Defni

Cemel hadisesi, hicrî kamerî 36 yılının cemaziyülâhır ayının 10'u perşembe günü vuku buldu ve güneş batmadan önce Ayşe'nin devesinin düşmesi ve mahfesinin devrilmesiyle sona erdi.[72] Doğru bir gerekçeden yoksun oldukları için, ahdini bozanlar genellikle kaçtılar. Mervan b. Hakem, "Anze" kabilesinden bir aileye sığındı. İmam'ın (a.s) Nehc'ül-Belâğa'daki sözlerinden, İmam Hasan'la Hüseyin'in, babalarından Mervan için aman diledikleri anlaşılıyor. İlgi çekici olan şu ki, İmam Hasan'la Hüseyin, babalarına Mervan'ın biat edeceğini hatırlatınca, İmam şöyle buyurdu:

Osman'ın öldürülmesinden sonra bana biat etmedi miydi? Onun biatine ihtiyacım yok, Yahudi elidir onun eli; bana eliyle biat ederse düzeniyle gadreder. Köpeğin burnunu yalaması kadar bir müddet beylik sürecek, dört keçinin babası olacak, ümmet, onun ve evlâdının yüzünden kızıl ölüme uğrayacak.[73]

Abdullah b. Zübeyir, "Ezd" kabilesinden birinin evine sığındı ve yerini Ayşe'ye bildirdi. Ayşe, İmam'ın emriyle kendisini koruma görevini üstlenen kardeşi Muhammed b. Ebîbekir'e, Abdullah b. Zübeyir'i, kendisinin kaldığı Abdullah b. Halef'in evine getirmesini söyledi. Sonunda Abdullah b. Zübeyir ve Mervan da oraya taşındılar.[74]

Daha sonra Ali (a.s) günün geri kalan kısmını savaş meydanında geçirdi ve Basra halkını ölenlerini defetmeye çağırdı. Taberî'nin nakline göre, Ali (a.s) hem Kûfe ve Basralı ahdini bozanların ölenlerine, hem de kendi ordusundan şehit olanlara cenaze namazı kıldı ve hepsini büyük bir mezara defnetti. Daha sonra, hükümet alâmeti olan silâhlar hariç, halka ait bütün malların kendilerine verilmesini emredip şöyle buyurdu:

Ölen bir Müslüman'ın malı başka bir Müslüman'a helâl olmaz.[75]

İmam'ın yâranından bazısı, ahdini bozanlara müşrik muamelesi yapılmasını, yani esirlerinin köle edilip mallarının bölüşülmesinde ısrar ettiler. Ali (a.s) şöyle buyurdu: "Hanginiz Ayşe'yi kendine pay olarak alabilir?"[76]

İmam Sadık (a.s) bir hadiste, İslâm fıkhında "Baği: Serkeş" olarak konu edilen bu grubun hükmünü şöyle beyan etmiştir:

Ali (a.s) Basra halkını ifsat ve serkeşlikleri sebebiyle öldürdü; fakat mallarına el sürmedi. Zira müşrikin hükmü, isyancı Müslüman'dan farklıdır. Küfür ve şirk muhitinde İslâm ordusunun eline geçen her şey helâldir; ama İslâm muhitinde helâl olmaz. Peygamber'in (s.a.a) Mekke ehline minnet koyması gibi Ali de onlara minnet koydu.[77]

 

Hz. Ali'nin Ölenlerle Konuşması

Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) Bedir Savaşı'nda Kureyş'e ait cesetleri bir kuyuya döküp daha sonra onlarla konuşmaya başladı. Kendisine, 'Ölüler dirilerin sözlerini duyar mı? Denildiği zaman, 'Siz onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz.'[78] Buyurdu.

Emir'ül-Müminin (a.s) Cemel ölülerinin arasından geçerken, bedeninde güzel elbisesiyle Abdullah b. Halef Huzaî'nin cesedini gördü. Halk onun ahdini bozanların lideri olduğunu söyleyince, İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Hayır; o şerefli ve güzel huylu bir insandı." Sonra Abdurrahman b. İtab b. Üseyd'in cesedini gördü ve şöyle buyurdu: "Buydu onların belkemikleri ve lideri." Hazret, ölüler arasında yürüyüşüne devam ederken Kureyş'den bir grubun cesetlerini görüp şöyle buyurdu: "Allah'a andolsun ki durumunuz bizim için üzüntü verici fakat ben size hücceti tamamladım; ama sizler tecrübesiz gençlerdiniz ve yaptığınız işin sonuçlarından habersizdiniz."

Daha sonra gözü, boynunda Kur'an asılı hâlde Basra kadısı Kâb b. Sur'a ilişti. Kur'an'ın temiz bir yere konulmasını emredip şöyle buyurdu: "Ey Kâb, Allah'ın bana vadettiğini ben doğru buldum; acaba sen de Allah'ın sana vadettiğini doğru ve gerçek buldun mu? Daha sonra şöyle buyurdu:

Senin ilmin vardı. Keşke o ilim sana fayda sağlasaydı. Fakat Şeytan seni saptırdı; sarstı ve ateşe sürükledi.[79]

Talha'nın cesedini görünce şöyle buyurdu: Sana fayda sağlayabilecek bir geçmişin vardı İslâm'da. Fakat şeytan seni dalâlete düşürdü; sarstı ve ateşe koşar adım gittin.[80]

Tarihin bu bölümünde, İmam'ın (a.s) isyancıları mahkûm etmesi ve ateş ehlinin tümünü tanıtması dışında bir şey söz konusu olmamışken, Mutezile fırkası, bunlardan bazılarının ölmeden önce pişman olup tövbe ettiklerini iddia etmektedir. Mutezile mektebinin sıkı savunucularından olan İbn-i Ebi'l-Hadid şöyle der: "Büyükler rivayet ediyorlar ki, Ali (a.s) Talha'ya şöyle dedi:

Benim için acıdır seni gök kubbe altında ve bu vadide toz toprağa bulanmış olarak görmek. Yakışır mıydı Allah yolunda cihat ve Peygamberi müdafaadan sonra böyle bir şey yapmak?

Bu sırada biri İmam'ın (a.s) huzuruna varıp şöyle dedi: "Ben Talha'nın yanındaydım. Atılan bir okla yaralanınca benden yardım istedi ve kim olduğumu sordu. Ali taraftarı olduğumu söyleyince, "Ver elini senin vesilenle Ali'ye biat edeyim." dedi ve biat etti. O esnada İmam şöyle buyurdu: "Allah, Talha'yı bana biat etmiş hâlde cennete götürmek istedi."[81]

Tarihin bu bölümü, efsaneden başka bir şey değil. Talha, İmam'ın makamını, kişiliğini ve hakkaniyetini bilmiyor muydu? Böyle bir tövbe, bir müddet cehalet içinde yaşadıktan sonra hakikati müşahede eden biri için geçerli olabilir; hâlbuki Talha ilk günden hak ve batılı tanıyordu. Üstelik bu hikâyenin doğru olduğunu farz etsek bile, Talha'nın tövbesi Kur'an'ın hükmüne göre faydasızdır:

İçlerinden birine ölüm gelip çatıncaya kadar kötülükleri yapıp 'Ben şimdi tövbe ettim.' diyenler ve kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. İşte onlar için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa Suresi/18)

Hepsi bir yana, sadece Ali'ye (a.s) biat etmesi onun günahlarını temizleyebilir mi? Talha, Zübeyir ve Ayşe'nin işbirliğiyle Basra ve savaş meydanında birçok kanın akmasına sebep oldu; hatta bir grup insan onların emriyle koyun gibi boğazlandı. Bu tür faydasız çabalar, Peygamber (s.a.a) sahabesinin tümünü âdil tanıtmak isteyen önyargıların neticesidir.

Basra'nın Düşmesi, Mektuplar Yollanması ve Ayşe'nin Medine'ye Gönderilmesi

İmam'ın ordusuyla ahdini bozan Basralılar arasındaki savaş ihtimali, Irak, Hicaz ve Şam çöllerinde sürekli gidiş geliş hâlinde olan ticaret kervanları vesilesiyle İslâm topraklarında yayıldı. Müslümanların ve Osman taraftarlarının bir kısmının gözü kulağı vuku bulacak olaylara çevrilmişti. Taraflardan her birinin zafer ve yenilgi haberi kader tayin ediciydi. Bu nedenle Ali (a.s) ölenlerin defnedilmesi, esirlerden bazısının intikali emrini verdikten ve savaş meydanında gezintiden sonra çadırına döndü ve kâtibi Abdullah b. Ebî Rafi'yi huzuruna çağırıp mektuplar yazdırdı. Mektupların muhatabı, o gün İslâm dünyasının iki hassas bölgesi olan Medine ve Kûfe halklarıydı. Ayrıca bir mektup da kız kardeşi Ümmü Hâni'ye yazdı. İmam Ali (a.s) bu mektupları yazmakla dostlarını mutlu ederken, fırsatçıları muhalefet fikrinde ümitsiz bıraktı. Şeyh Müfid bütün mektupların metnini eksiksiz şekilde naklederken,[82] Taberî, tarihinde sadece Kûfe halkına yazdığı bir mektubun çok kısa bir metnini yansıtmıştır. Ve Taberî, kitabının bu bölümünde Seyf b. Ömer'in yazdıklarına itimat ettiği için konunun hakkını eda edememiş ve hassas noktaların üzerinden kolayca atlamıştır.

Taberî'nin nakline göre İmam'ın (a.s) Kûfe halkına yazdığı mektupta, savaşın hicrî 36 yılı cemaziyülâhır ayının 15'inde "Hureybe" denen bölgede gerçekleştiği zikredilmiştir.

Evet, sonunda İmam (a.s) pazartesi günü Hureybe'den ayrılarak Basra'ya doğru hareket etti ve Basra mescidine vardığında iki rekât namaz kılıp ardından, Ayşe'nin korunduğu Basra'nın en büyük evi olan Abdullah b. Halef Huzai'nin evine gitti. Abdullah, Ömer'in hilâfeti döneminde Basra'nın divan kâtibi idi. Önceden geçtiği üzere, o ve kardeşi Osman Cemel Savaşı'nda ölmüşlerdi. Bazıları, kesin olmasa da onun Peygamber dönemini idrak ettiğini söylüyor.[83]

Ali (a.s) Abdullah'ın evine girdiğinde, hanımı olan Haris b. Talha b. Ebî Talha'nın kızı Safiye ağlıyordu. Abdullah'ın hanımı İmamı görünce hakaret edip "Katil-ul Ehibba: Sevenlerinin katili" ve "Muferrik-ul Cem': Birliği bozan" diye hitap etmesine rağmen, İmam (a.s) ona bir cevap vermedi. Sonra Ayşe'nin odasına gitti; selâm verip oturdu ve Safiye'nin hakaretini dile getirdi. Hatta İmam (a.s) evden çıkarken de safiye hakaretini tekrarladı. Bu sırada İmam'ın dostları dayanamayarak Safiye'yi tehdit ettiler. İmam (a.s) onları her tür fiili hareketten menedip şöyle dedi: "Kadınlara saldırmak diye bir haber bana ulaşmasın."

İmam'ın (a.s) Basra'daki Konuşması

Ali (a.s) Abdullah'ın evinden çıktıktan sonra şehrin merkezî noktasına gitti. Basra halkı çeşit-çeşit bayraklarıyla İmam'ı karşılayıp biat tazelediler. Hatta yaralılar ve bir şekilde aman verilmiş olanlar bile biatlerini yenilediler.[84] İmam'ın, Basra halkını cinayetlerinin vahametinden ve yaptıklarının kötülüğünden haberdar etmesi gerekirdi. Bu nedenle, adeta bir nur ve azamet hâlesine bürünmüş bir vaziyette ve Basra halkının pürdikkat kesildiği anda sözlerine şöyle başladı:

Siz bir kadının (Ayşe'nin) ordusu oldunuz; bir hayvana (Ayşe'nin devesine ) uydunuz. (Devesi) Bağırdı, koştunuz, öldürüldü, korkup kaçtınız. Huylarınız kötülük, ahdiniz aldatma, dininiz nifak ve suyunuz tuzlu ve acı. Aranızda oturan suça batmıştır; sizden ayrılan, Rabbinin rahmetine ermiştir.

Mescidinize bakıyorum da görüyorum sanki; sular üstünde gemi gibi; Allah, üstünden azap olarak yağmur yağdırmada; altından dalgalar köpürüp coşmada; içinde kim varsa gark olup gitmede.[85]

Sonra şunları ekledi:

Yeriniz suya yakın, gökten uzak. Aklınız az, tedbirleriniz bozuk. Her ok atan size atar; her yiyen sizi yutar, her saldıran sizi paralar."[86]

Sonra şöyle buyurdu: "Şimdi ey Basra halkı, hakkımda ne düşünürsünüz?"

O esnada biri kalkıp şöyle dedi: "Hayır ve iyilikten başka bir şey düşünmüyoruz. Eğer bizi cezalandırırsan, yeri var; zira biz hatalıyız ve eğer bağışlarsan, Allah affedenleri sever."

İmam (a.s) şöyle buyurdu: "Hepinizi affettim. Fitnecilikten uzak durun. Sizler biati bozup ümmetin asasını ikiye ayıran ilk kişilersiniz. Günahtan el çekin ve halisane tövbe edin."[87]

Halis Niyet Amel Derecesindedir

Bu sırada İmam'ın dostlarından biri şöyle dedi: "Keşke kardeşim burada olsaydı da düşmanlarına karşı zaferini görse ve cihadın sevap ve faziletine ortak olsaydı." Ali (a.s) sordu: "Kardeşinin kalbi ve düşüncesi bizimle miydi?" Adam: "Evet." dedi. Hazret şöyle buyurdu:

Öyleyse o da bizimle beraberdi. Şu ordumuzda öyle kişiler vardır ki, henüz babalarının bellerindedir onlar, analarının rahîmlerinde. Zaman, burundan gelen pıhtı gibi onları ortaya atacak, iman onlarla kuvvet bulacak.[88]

İmam'ın (a.s) bu sözü, aslında bir eğitim prensibine vurgu yapıyor; o da şu ki; iyi ve kötü niyet, mükâfat ve ceza açısından amel mesabesinde olabilir. Nehc'ül-Belâğa'nın diğer bölümlerinde de bu esasa işaret edilmiştir. Örneğin:

Biliniz ki, bir amele rıza göstermek veya kabullenmemektir insanları bir bayrak altında toplayan. Semud kavmine gönderilen deveyi bir kişi öldürdü ama azap hepsini kapladı. Zira geneli buna rıza göstermişti.[89]

Beytülmalin Taksimi

Hz. Ali'nin askerleri bu savaşta bir ganimet elde etmediler. Yani savaşları yüzde yüz Allah rızası içindi. Zira Ali (a.s) silâhları dışında düşmanın her şeyini kendilerine bıraktı. Bu yüzden beytülmali kendi askerleri arasında taksim etmeliydi. İmam'ın gözü beytülmale ilişince şöyle buyurdu "Git benden başkasını kandır." Beytülmalin mevcudu 600.000 dirhemdi. Tamamını askerleri arasında taksim etti ve her askere 500 dirhem düştü. Herkes parasını aldıktan sonra 500 dirhem de İmam'a aldı. Tam o sırada biri geldi ve savaşa katılmasına rağmen isminin listede olmadığını iddia etti. İmam o 500 dirhemi de o adama verip şöyle buyurdu:

Allah'a şükürler olsun ki bu maldan kendime ayırmadım.[90]

Ayşe'nin Medine'ye Gönderilmesi

Ayşe'ye Resul-i Ekrem'e (s.a.a) intisabından dolayı saygı gösteriliyordu. Ali (a.s), bineğinden azığına kadar yolculuk için gerekli olan şeyleri hazırlatıp Muhammed b. Ebîbekir'i, kız kardeşini Medine'ye götürmekle görevlendirdi ve Medine'ye geri dönmek isteyen bütün Medineli askerlerine de Ayşe'yle birlikte gitme izni verdi. Ayrıca bunlarla yetinmeyerek, Basra'nın şahsiyetli kadınlarından kırkını da Ayşe'nin yanında Medine'ye gönderdi.

Hicrî 36 yılı Recep ayının biri cumartesi günü yola çıkılması karalaştırıldı. Hareket zamanı halktan bir grup, Ayşe'yi uğurladı ve bir veda merasimi yaptılar. Ayşe'nin ruh hali, İmam'ın ilgi ve muhabbeti karşısında elinde olmadan değişti ve halka şöyle dedi: "Oğullarım, bazımız bazılarıyla çekişebilir; fakat bu haddi aşmaya sebep olmamalı. Allah'a andolsun ki Ali ile aramda, bir kadın ile akrabası arasında olan şeylerden başka bir şey yoktu. Gerçi kendisine öfkelendim ama iyilerdendir. Ali (a.s) sözlerinden ötürü Ayşe'ye teşekkür edip şunları ekledi: "Millet, o sizin Peygamber'inizin hanımıdır." Ardından onu birkaç mil uğurladı.

Şeyh Müfid şöyle yazıyor:

İmam'ın (a.s) emriyle Ayşe'nin maiyetine verilen 40 kadın, yabancılar onları erkek sanıp kendileri ve Ayşe hakkında kötü niyet beslememeleri için erkek elbiseleri giydiler. Ayşe ise kendisinin korunması için Ali'nin erkek muhafızlar görevlendirdiğini sanıyor ve sürekli sitemde bulunuyordu. Medine'ye ulaştığında muhafızların erkek elbisesi giymiş kadınlar olduğunu görünce itirazından ötürü özür dileyip şöyle dedi: "Allah Ebu Talib oğluna hayırlı mükâfat versin. Allah Resulü'nün (s.a.a) hakkımdaki hürmetine riayet etti."[91]

Valilerin Atanması

Osman'ın hilâfeti döneminde Mısır valisi, yaptığı icraatlar Mısırlıların halifeye karşı ayaklanmasına sebep olan ve Mısır'dan ihracıyla sonuçlanan Abdullah b. Sa'd b. Ebî Serh'di. O dönemde Muhammed b. Ebî Huzeyfe Mısır'da idi ve Mısır valisi ve halifeyi sürekli eleştiriyordu. Mısırlılar halifeyi muhakeme için Medine'ye giderken, Mısır'ın yönetimini Muhammed b. Ebî Huzeyfe'ye bıraktılar. O, Ali (a.s) Kays b. Sa'd b. Ubade'yi Mısır valisi olarak atayana dek bu görevde kaldı. Taberî, Kays'ın Mısır'a atanmasının Cemel Savaşıyla aynı yılda olduğunu yazarken, İbn-i Esir[92] gibi bazı tarihçiler sefer ayında olduğunu yazar. Eğer maksat 36 yılının sefer ayı ise, tabiatıyla Cemel Savaşı'ndan önce demektir ve eğer 37 yılının sefer ayı ise, bu durumda Kays'ın Mısır'a gelmesi Cemel Savaşı'ndan 6 küsur ay sonra olmuştur. Hâlbuki Taberî, Cemel Savaşı yılı olan 36 yılında gerçekleştiğini yazmıştır.

Evet, İmam (a.s) Huleyd b. Kurra Yerbui'yi Horasan ve İbn-i Abbas'ı da Basra valisi olarak atadıktan sonra Kûfe'ye gitmek üzere Basra'dan ayrılmaya karar verdi. Basra'dan ayrılmadan önce Cerir b. Abdullah Becelî'yi, Muaviye ile konuşup, başında kendisinin bulunduğu merkezî hükümete uyduğunu ilân etmesi için Şam'a gönderdi.[93]

Ali (a.s), sahip olduğu ehemmiyet nedeniyle Basra'ya vali olarak İbn-i Abbas'ı, vergi memuru olarak Ziyad b. Ebih'i ve ikisinin yardımcısı olarak da Ebu'l-Esved Duelî'yi atadı.[94] Ali (a.s) İbn-i Abbas'ı halka tanıtırken çok latif bir konuşma yaptı. Şeyh Müfid bu konuşmayı el-Cemel kitabında nakletmiştir.[95]

Taberî şöyle diyor: "Ali (a.s) İbn-i Abbas'a şöyle dedi: 'Sana karşı gelip emrine uymayanları, itaatindekilerle cezalandır.'"[96]

Ali (a.s) Basra'dan ayrılırken Allah'a şöyle münacat etti: "Allah'a şükürler olsun ki beni en habis şehirlerin birinden çıkardı."

Böylece Ali hükümetinin ilk gailesi son buldu ve o Hazret, Muaviye sorununu halletmek ve geniş İslâm topraklarını fesat unsurlarından temizlemek için Kûfe'nin yolunu tuttu.


 

Kûfe, İslâmî Hilâfetin Merkezi

İslâm güneşi Mekke'de doğdu ve 13 yıl sonra Yesrib (Medine) semasında zahir oldu ve Medine üzerinde 10 yıl parladıktan ve Arap yarımadası halkına yeni bir ufuk açıp Hicaz ülkesini, özellikle de Medine şehrini dinî merkez ve siyasetin ağırlık noktası hâline getirdikten sonra battı.

Peygamber-i Ekrem'in (s.a.a) vefatından sonra halifenin muhacir ve ensar vesilesiyle seçilmesi, Medine'nin İslâmî hilâfetin merkezi olmasını ve halifelerin etraf şehirlere valiler göndererek işleri yönetmesini ve fetihler vasıtasıyla İslâm'ın yayılması uğrunda çaba harcamalarını icap ettirdi.

Allah'ın emri ve Peygamber'in tayininin yanı sıra, muhacir ve ensar tarafından da seçilen Hz. Ali'nin de doğal olarak tıpkı diğer halifeler gibi Medine'yi hilâfetin merkezi yaparak işleri oradan yönetmesi gerekiyordu. Ali (a.s) hilâfetinin başlangıcında bu metodu takip etti. Mektuplar yazarak, liyakatli insanları atayıp liyakatsiz olanları azlederek, ateşli ve yapıcı hitabeleriyle İslâm toplumunu yönetti. Ebubekir'in hilâfetinden itibaren geçen 25 yıl içinde İslâmî nizamda oluşan inhiraf ve sapmaları tam ıslah etmek üzereyken, bir anda "Nakisîn" meselesi, yani herkesten önce kendisine biat edenlerin ahdini bozmaları ortaya çıktı. Korkunç ve sarsıcı haberler ulaştı. Ahdini bozanların, Ümeyye oğulları'nın malî desteği ve Ayşe'nin etkinliğiyle Irak'ın güneyini ele geçirdikleri, Basra'yı aldıktan sonra onlarca dostunu ve adamını nahak yere öldürdükleri belli oldu.

Bu durum İmam'ın ahdini bozanları uyarmak ve cezalandırmak için askerleriyle birlikte Medine'den ayrılıp Basra'ya gitmesine sebep oldu. İmam'ın (a.s) hak ordusuyla, batıl ahdini bozanlar ordusu arasında savaş ateşi tutuştu ve sonunda hak ordusu galip geldi; ahdini bozanların başları öldürüldü; bir grubu kaçtı; Basra yeniden İslâm hükümetine katıldı; yönetimi İmam'ın adamlarının eline geçti; şehrin ve halkın durumu normale döndü; Kur'an müfessiri ve İmam'ın seçkin öğrencisi İbn-i Abbas Basra valiliğine atandı.

Zahirî durum, İmam'ın Medine'ye geri dönmesini, Peygamber'in (s.a.a) kabrinin kenarında ve bir grup ashabının fikir birliğiyle İslâmî ilimleri neşretmeyi, toplumun hasta mizacını tedavi etmeyi, İslâm'ı yaymak için uzak bölgelere asker göndermeyi, hilâfetin diğer işleriyle uğraşmayı, her tür keşmekeş ve savaştan sakınmayı gerektiriyordu. Fakat bu durum olayın dış görüntüsüydü ve işin zahirine bakan her fert, özellikle o gün özel bir kutsiyet, maneviyat ve tinselliğe sahip Medine halkı, İmam'a (a.s) böyle bir teklifte bulunuyordu.

Tüm bu şartlar altında Ali (a.s) bir müddet kalmak üzere Kûfe'yi tercih etti. İmam'ın, arkadaşlarıyla görüş alışverişinden sonra yaptığı bu tercih,[97] iki sebebe dayanıyordu:

1- Emir'ül-Müminin (a.s) kalabalık bir grupla Medine'den hareket etmesine ve yol boyunca kendisine katılımlar olmasına rağmen, asker ve kahramanlarının çoğunu Kûfe halkı ve havalisi oluşturuyordu. Zira İmam (a.s) ahdini bozanları bastırmak için büyük sahabe Ammar Yasir ve sevgili oğlu İmam Hasan vesilesiyle Irak'ın önemli merkezi olan Kûfe halkından yardım talep etmiş ve bölge halkından birçoğu bu talebe, Ebu Musa Eş'arî ve hemfikirleri gibi bazı kimselerin her tür yardımdan kaçınmasına ve davranış ve söylemleriyle halkı cihat etmekten alıkoyma çabalarına rağmen müspet cevap vererek o Hazret'in safına katılmışlardı.[98]

İmam'ın (a.s), ahdini bozanlarla savaşta galip geldikten sonra kadirşinaslık gereği Kûfe halkını ziyaret edip, lebbeyk diyerek savaşa katılanları takdir ve katılmayanları eleştirmesi gerekirdi.

2- Ali (a.s), ahdini bozanları ayaklanmaya teşvik edenin Muaviye olduğunu, yalandan gıyaplarında onlara biat ettiğini biliyordu. Hatta Muaviye Zübeyir'e yazdığı bir mektupta ayaklanmanın detaylarını çizmiş, Şam halkından kendisine biat aldığını, bir an önce Kûfe ve Basra'yı işgal etmeleri gerektiğini, Osman'ın kanını istemekle tezahür etmelerini ve bu iki şehri Ebu Talib oğluna bırakmamalarını hatırlatmıştı.

Şimdi bu serkeşin oku hedefini şaşırıp ayaklanma sona ermişken, fesadın kaynağı kesilmeli ve mel'un Ümeyye şeceresinin dalı, İslâm toplumunun gövdesinden koparılmalıydı. Şam'a en yakın nokta Kûfe idi. Ayrıca Irak asker ve fedai yetiştiren bir ülkeydi ve İmam buraya her yerden daha çok önem vermeliydi. Nitekim hutbelerinden birinde bu konuya değinmiştir: "Vallahi isteyerek size gelmedim; çaresizlikten geldim..."[99]

Bu iki sebepten dolayı İmam (a.s) Kûfe'yi karargâh olarak seçti ve hilâfetin merkezini Medine'den Irak'a intikal ettirdi. Ali (a.s) hicrî 36 yılı Recep ayının 12'si pazartesi günü Basra büyüklerinden bir grupla Kûfe'ye girdi. Kûfe halkı, önlerinde Kur'an karileri ve şehrin muhterem zevatıyla birlikte İmam'ı saygıyla karşıladılar. Kûfeliler İmam'ın (a.s) kalacağı yer olarak hükümet sarayını nazar-ı dikkate almışlardı; fakat İmam (a.s), daha önce sapmaların ve zulümlerin merkezi olan bu sarayda kalmayı reddetti. Sonunda Ebu Talib'in kızı Ümmü Hâni'nin kız kardeşinin oğlu Cu'de b. Hubeyret'ul-Mahzumî'nin evini mesken olarak seçti.[100] Ali (a.s) halka hitap etmek için geniş bir yer olan "Rahbe" ye inmek istedi ve bineğinden indi.

Önce orda bulunan mescitte iki rekât namaz kılıp sonra minbere çıkarak Allah'a hamdüsena ve Resulüne (s.a.a) salât-u selâmın ardından konuşmasına şöyle başladı:

Ey Kûfe halkı, sizin için İslâm'da bir fazilet var; ancak değiştirmemek şartıyla. Sizi hakka davet ettim; icabet ettiniz. Kötülüğü başlattınız fakat değiştirdiniz… Sizler, davetinizi kabul eden ve girdiğinize girenlerin önderisiniz.

Sizin için korktuğum en kötü şey iki şeydir: Nefsinin esiri olmak ve uzun arzular. Nefsine uymak haktan alı kor; uzun arzular ise dönüş yurdunu unutturur. Bilin ki dünya sırtını çevirmiş göç etmede, ahiret ise yüzünü dönmüş harekete geçmiştir. Dünya ve ahiretin çocukları vardır. Sizler ahiret çocukları olun. Bugün amel zamanıdır; hesap değil ve yarın hesap vaktidir; amel değil.

Şükürler olsun Allah'a ki velisine yardım etti; düşmanı zelil, haklıyı doğruyu aziz kıldı; ahdini bozanı ve batılı zelil. Size takvayı, çekinmeyi ve Peygamber (s.a.a) hanedanına itaat etmiş kimseye itaati tavsiye ediyorum. Böyle kimseler itaate, kendilerini İslâm ve Peygamber'e nispet verip hilâfet iddiasında bulunanlardan daha liyakatlidir. Bunlar bizimle mukabeleye kalkışıyor ve bizden onlara ulaşan faziletle bize üstünlük kurmak, makam ve hakkımızı inkâr ediyorlar. Onlar günahlarının cezasına kavuşacak ve kısa süre sonra sapmalarının neticesiyle ahiret yurdunda karşılaşacaklardır.

Bilin ki sizlerden bir grup bana yardım etmedi ve ben onları kınayacağım. Onları terk edin ve sevmedikleri şeyleri duyurun ki halkın rızasını elde etsinler ve Hizbullah ile Hizbu'ş-Şeytan ayrılsın.[101]

Valilerin tayininde Adalet

Hz. Ali'nin savaşa katılmayan Kûfelilere karşı mülayim tavrı, müfrit inkılâpçılardan bazısının hoşuna gitmedi. Bu nedenle İmam'ın (a.s) emniyet müdürü olan Malik b. Habib Yerbui ayağa kalkarak itirazcı bir edayla şöyle dedi: "Ben onlara bu kadar cezayı az buluyorum. Eğer bana emretsen onları öldürürüm." İmam (a.s) "Suphanallah" diyerek onu uyardı ve "Habib, haddini aştın." Buyurdu.

Habib bir kez daha ayağa kalkarak şöyle dedi: "Kötü hadiselerin vukuunu engellemede, şiddet ve haddi aşmak, düşmana yumuşak davranmaktan daha müessirdir."

Ali (a.s) bilge mantığıyla onun hidayeti için şöyle buyurdu:

Allah (c.c.) böyle bir emir vermemiştir. Şöyle buyurmuştur: "Kim haksızlıkla öldürülürse, onun velisine yetki vermişizdir. Ama o da öldürmede israfa gitmesin. Çünkü kendisine yardım edilmiştir." (İsra Suresi/33) Öldürmede israftan maksat ise, katil yerine başkasının öldürülmesidir.

Açık Siyasî Atmosfer

Savaşa katılmayan Kûfeliler, savaşa ilk giden bölüğün lideriyle müzakere eden İmam'ın (a.s) adaletini kendi gözleriyle müşahede ettiler ve siyaset atmosferini açık ve elverişli görüp katılmama sebeplerini açıkladılar:

1- Muhaliflerden Ebu Burde b. Avf adında biri ayağa kalktı ve İmam'ın (a.s) ordusuna katılmamasının sebebini, Cemel maktulleri hakkında soru sormak yoluyla açıkladı. İmam'a (a.s) sordu: "Talha ve Zübeyir'in cesetlerinin etrafındaki ölüleri gördün mü? Onlar neden öldürüldü?" Ali (a.s) sebebini beyan ederek soru soranın itimadını kendi metoduna cezp etti. Hazret şöyle buyurdu: "Onlar, benim devlet görevlilerimi kılıçtan geçirdiler. Rebia Abdi gibi bir şahsiyet, bir grup Müslüman'la birlikte öldürüldü. Suçları ise, ahdini bozanlara, 'Biz sizler gibi İmamımıza karşı ahdimizi bozmayacağız ve hile yolunu seçmeyeceğiz.' demeleriydi. Ben ahdini bozanlardan, devlet memurlarının katillerini kısas etmek için teslim etmelerini ve aramızda Allah'ın kitabının hakem olmasını istedim. Onlar katilleri teslim etmekten kaçınıp benimle savaşa giriştiler. Hâlbuki boyunlarında biatim vardı ve dostlarımdan yaklaşık 1000 kişinin kanını dökmüşlerdi. Ben de katilleri kısas etmek ve ahdini bozanların ayaklanmasını bastırmak için savaştım ve ayaklanmayı bastırdım. Bu konuda bir şüphen var mı?" Ebu Burde şöyle dedi: "Ben senin hakkaniyetinde şüphedeydim; fakat bu beyandan sonra onların metodunun yanlışlığı bana aşikâr oldu ve anladım ki sen hidayet olmuş ve gerçeği görensin.[102]

Hangi siyasî ortam bundan daha açık olabilir ki, cihada katılmayan muhalifler, İmam'ın bir grup adamı arasında, hâkim düzenin hakkaniyetinde şüphe etmekten ibaret olan muhalefet nedenlerini soru şeklinde ortaya koyup cevabını alabilsinler? Üstelik soru soran Ebu Burde, Ali taraftarı olmadan önce Osman yanlısıydı. Sonraları Ali (a.s) safında savaşa katılsa da içten Muaviye'ciydi. Nitekim İmam'ın şahadeti ve Muaviye'nin Irak'ı ele geçirmesinden sonra, yaptığı güzel hizmetler karşılığında Muaviye ona, "Felluce"[103] bölgesinde geniş bir arazi bağışladı.[104]

2- İmam'a Cemel Savaşı'na katılmayarak destek olmayanlardan biri de, Peygamber ashabından olan Süleyman b. Sured Huzai idi. İmam (a.s) onu kınayıp şöyle buyurdu: "Benim metodumun hakkaniyetinde şüpheye düşüp savaşa katılmaktan kendini alıkoydun; hâlbuki ben seni bana yardım edecek en dürüst ve öncü kişi sanıyordum. Hangi sebep seni Peygamber'inin (s.a.a) Ehlibeyti'ne yardım etmekten alıkoyup meyilsiz bıraktı?"

Süleyman büyük bir mahcubiyet içinde özür dilemeye kalkıp şöyle dedi:

İşleri geriye döndürme (geçmişten söz etme) ve beni geçmişle melâmet etme. Muhabbet ve sevgimi saklı tut ki bir gün sana yardım ederim. Henüz işler sona ermedi; eksik kalan şeyler var ve bilvesile dost ve düşmanını yeniden tanırsın.

Ali (a.s) Süleyman'ın beklentisinin aksine, özrü karşısında sükût edip bir şey söylemedi. Süleyman biraz oturduktan sonra kalkıp İmam Hasan'ın (a.s) yanına gitti ve şöyle dedi: "İmam'ın kınamasına şaşırmıyor musun?" İmam Hasan (a.s) kibarca şöyle dedi: "Dostluğu ve yardımına güvenilen kimse daha fazla kınanır." Bu sırada o büyük sahabe, ileride İmam (a.s) aleyhine yapılacak ayaklanmalardan haber verdi ve o günlerde kendisi gibi halis ve temiz kişilere her zamankinden daha fazla ihtiyaç olacağını hatırlattı. Süleyman şöyle dedi: "Olacak hadiseler var ki, düşman mızrakları bir araya toplanacak ve kılıçlar kılıflarından çıkarılacak ve o olaylarda benim gibilere daha çok ihtiyaç olacak. Gönlünüzü almamı hile ve aldatmaca sanmayın ve beni hayırhahlıkla itham etmeyin." İmam Hasan (a.s) şöyle buyurdu: "Allah sana rahmet etsin; biz sana asla ithamda bulunmayız."[105]

Süleyman b. Sured o günden sonra Peygamber'in Ehlibeyti'ni müdafaa etmekten asla geri durmadı. Sıffin Savaşı'na Hz. Ali'nin safında katıldı ve savaş meydanında Şamlıların "Havşeb" adındaki kahramanını öldürdü. Muaviye'nin ölümünden sonra İmam Hüseyin'i mektup yazarak Irak'a davet etti. Kerbela'da o Hazret'e yardımda kusur ettiyse de, telâfisinde "Tevvabin: Tövbe edenler" unvanıyla sayıları yaklaşık 4000 olan bir grupla İmam Hüseyin'in intikamını almak için kıyam etti. Hicrî 65 yılında "Ayn-ı Ebu Verde" denen yerde Şam'dan gönderilen bir ordu ile yaptığı savaşta şahadet şerbetini içti.[106]

3- Muhammed b. Mihnef şöyle diyor: "İmam'ın (a.s) Kûfe'ye gelmesinden sonra babamla birlikte huzuruna çıktık. Orada ahdini bozanlarla savaşa katılmamış Irak kabilelerinin başları ve şahsiyetlerden bir grup da bulunuyordu. İmam (a.s) onları kınayıp şöyle diyordu: "Sizler kabilelerinizin başı olduğunuz hâlde neden geri adım attınız? Sebep niyetlerinizin uyuşukluğu ise hepiniz ziyankârsınız; benim hakkaniyetimde ve bana yardım etmede şüpheye düştüyseniz hepiniz düşmanlarımsınız." Onlar söze başlayıp, 'Dostunla dost, düşmanınla düşmanız.' diyerek her biri hastalık yahut yolculuk gibi mazeretlerde bulundular. İmam (a.s) onların özür dilemeleri karşısında sessiz kaldı; fakat babamın ve kabilemizin hizmetlerini takdir edip şöyle dedi: "Mihnef b. Selim ve kabilesi, Kur'an'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden değil:

İçinizden öylesi de var ki, ne olursa olsun ağırdan alır. Size bir musibet gelip çatarsa şöyle diyecektir: 'İyi ki onlarla birlikte şehit olmadım. Allah bana lütufta bulundu.' Eğer size Allah'tan bir lütuf erişirse o -sizinle kendisi arasında hiçbir sevgi yokmuş gibi- şöyle diyecektir: 'Keşke ben de onlarla olsaydım da büyük bir başarı kazansaydım.' (Nisa Suresi/72, 73)[107]

Sonunda İmam (a.s) bu sorgulama, özür kabulü veya sükûtlarla karşısındakilere, bu kez bağışlanıp özürleri kabul edilmişse, artık gelecekte tekrarlanmaması gerektiğini ilân etti. Eğer Ali (a.s) bu derece serzeniş ve kınama da bulunmasaydı, bu grup belki de gelecekte de serkeşliklerine devam edecekti.

Hz. Ali'nin Kûfe'de İlk Cuma Hutbesi

İmam (a.s) Kûfe'ye geldikten sonra İmamet kastıyla namazını tam kıldı ve cuma namazını Kûfe halkıyla birlikte eda etti. Cuma hutbesinde Allah'a hamdüsenadan ve Resulüne salât ve selâmdan sonra şöyle buyurdu:

Sizleri takvaya davet ediyorum. Takva, Allah'ın kullarına tavsiye ettiği en iyi şey ve O'nun rızasını kazanmanın ve hayırlı akıbetin en iyi vesilesidir. Sizler takvaya emrolundunuz; iyilik ve Allah'a itaat için yaratıldınız...

İşlerinizi riya ile ve şöhret arzusuyla değil, Allah için yapın. Kim Allah'tan başkası için bir iş yaparsa, Allah onu, onun için iş yaptığı kişiye bırakır; kim de Allah için iş yaparsa, Allah onun karşılığını kendi uhdesine alır. Allah'ın azabından korkun. O, sizleri boşuna ve sebepsiz yaratmamıştır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır ve yaşayacağınız süreyi belirlemiştir. Dünya sizi kandırmasın. Mağrur, dünyaya kanan kimsedir. Eğer bilseniz, ahiret yurdu hakiki hayat yeridir. Allah'tan istiyorum ki, şehitlerin makamını, Peygamberler ile bir arada olmayı ve mutlu insanların hayatını nasip etsin bana.[108]

Valiler Gönderilmesi

Emir'ül-Müminin (a.s) Kûfe'ye yerleştikten sonra, o güne dek kendisi tarafından vali ve yönetici gönderilmemiş İslâm topraklarına ait bölgelere salih ve gerekli şartlara haiz memurlar gönderdi. Tarih, bu valilerin isimlerini, özelliklerini ve illerini dikkatle kaydetmiştir.[109]

Ezcümle Huleyd b. Kurra'yı Horasan'a gönderdi. Huleyd Nişabur'a vardığında, o sırada Afganistan'ın Kabil şehrinde yaşayan Kisra'dan geriye kalanların tahriklere başvurduklarını ve oranın halkını İslâm hükümetine karşı huruç ve muhalefete zorladıklarını öğrendi. Huleyd, yetkisindeki güçlerle onları alt edip bir kısmını esir ederek Kûfe'ye gönderdi.[110]

Ücra yerlere valilerin gönderilmesi, Ali (a.s) hükümetini bütün İslâm topraklarına hâkim kıldı. Ancak Muaviye'nin Şam'daki muhalefeti, yaranın arasından görünen kemik gibi ortada duruyordu ve bir an önce çare kılınması gerekiyordu.

Ali (a.s) hükümetinin bu bölümüne ait tarihin beyanından önce, Kûfe'de vuku bulan bir olaya değinelim.

Ali (a.s) Irak halkıyla temas kurmanın yanı sıra, hepsi uzun yıllar Kisra hanedanının sultası altında kalmış bir grupla karşılaştı. İmam (a.s), Kisra hanedanından kaç kişinin onlara hükümet ettiğini sorunca, 32 padişah cevabını verdiler. İmam o padişahların yönetim tarzlarının nasıl olduğunu sorunca şöyle dediler: "Hepsi bir tarza sahipti fakat Hürmüz'ün oğlu Kisra'nın kendine has bir tarzı vardı. O, ülkenin servetini kendine tahsis edip büyüklerimize muhalefet etti. Halkın yararına olanı viran, kendi yararına olanı abat etti. Halkı hafife alıp Fars milletini öfkelendirdi. Halk onun aleyhine kıyam edip öldürdü. Kadınları dul, çocukları yetim kaldı. Ali (a.s) onların Nersa adındaki sözcüsüne şöyle buyurdu:

Allah (c.c.), insanları hak üzere yarattı ve her insandan hak amelden başkasına razı olmadı. Allah'ın Saltanatında verdiklerini hatırlatma vardır; o da şu ki, memleket tedbirsiz ayakta durmaz ve mutlaka bir hükümet olması gerek. İşimiz o zaman yürür ki, sonrakiler öncekileri kötülemesin. Ne zaman ki sonrakiler öncekileri kötüledi ve onların iyi metotlarına muhalefet ettiler, hem kendileri yok oldular, hem de başkalarını yok ettiler.

Daha sonra İmam (a.s) Nersa'yı onlara emir olarak atadı.[111]

Hz. Ali'nin Valilerinden Bazısına Mektupları

Hz. Ali'nin fikrini, Kûfe'ye geldikten ve etraf illere valiler gönderdikten sonra, Muaviye'nin serkeşliği her şeyden daha çok meşgul etmişti. Sürekli bu kanser tümörünü İslâm toplumunun bedeninden koparıp atmayı düşünüyordu. Diğer taraftan valilerden bazısının durumu ve İmam'a samimiyetleri açıklığa kavuşmuş değildi; henüz kendilerinin ve halkın o Hazret'e biatlerini ilân etmemişlerdi. Bu nedenle Ali (a.s), 3. halife tarafından ellerinde ferman bulunan valilerden bazısına mektup yazarak durumlarını açıklığa kavuşturmalarını, kendilerinin ve bölge halklarının biatlerini ilân etmelerini istedi.[112]

Hz. Ali'nin mektupları arasında, birini Hemedan valisi Cerir b. Abdullah Becelî'ye diğeri de Azerbaycan velisi Eş'as b. Kays Kindi'ye yazdığı iki önemli mektup vardır. Şimdi bu iki mektubun özetine işaret edeceğiz.

Hemedan Valisine Yazdığı Mektup

Allah bir milletin durumunu, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez. Sana Talha ve Zübeyir olayından yani biatlerini bozup valim Osman b. Huneyf'in başına getirdikleri beladan bahsedeceğim. Ben muhacir ve Ensar'la birlikte Medine'den ayrıldım ve yarı yolda "Uzeyb" denilen noktada oğlum Hasan'a, Abdullah b. Abbas'a, Ammar Yasir'e ve Kays b. Sa'd b. Ubade'ye Kûfe'ye gidip halkı, ahdini bozanları bastırmak için İslâm ordusuna katılmaya davet etmelerini emrettim. Kûfe halkı davetime olumlu cevap verdi. Basra'nın yakınında karargâh kurdum ve ayaklanmanın başlarını davetten muaf tutup hatalarından geçerek bir kez daha bana biatlerini tazelemelerini istedim. Ancak onlar savaştan başka şeye razı olmadılar. Ben de Allah'tan yardım dileyerek savaşa girdim. Bir grubu öldü; bir grubu da Basra'ya kaçtı. Sonra, benim savaştan önce onlardan istediğimi onlar benden istediler. Ben de selâmet ve afiyeti istedim ve böylece savaşın yerini barış aldı. Abdullah b. Abbas'ı oraya vali tayin edip, kendim Kûfe'ye gelerek bu mektubu Zehr b. Kays vesilesiyle sana gönderdim. Ona istediğini sor.[113]

Bu mektupta ve ayrıca Eş'as'a yazılan diğer mektuplarda, Kureyş'in iki büyüğü ve iki ünlü sahabesiyle (Talha ve Zübeyir) mücadelenin sebebinin aydınlanmasına ve böylece İslâm toplumunun, oların ilk önce İmam'a biat ettiklerini ve ahitlerini bozup toplumun düzenini alt üst ederek ayaklanma çıkardıklarını bilmesine çaba gösterilmiştir.

İmam'ın mektubu eline ulaşan Hemedan valisi halkın arasında kalkıp şöyle dedi:

Bu, Emir'ül-Müminin Ali b. Ebî Talib'in mektubudur. O, din ve dünya hakkında güvenilir bir insandır. Düşmanlarına galip geldiğinden dolayı Allah'a şükrederiz. İlk Müslümanlar, muhacir, ensar ve tabiin ona biat ettiler. Eğer hilâfet bütün Müslümanların seçimine sunulsa, o bu makamın en liyakatlisi olurdu. Hayatın idamesi topluma katılmada, kötülük ve ölüm ise tefrika ve ayrılıktadır. Ali sizi, hakka dayandığınız sürece hakka yönlendirir ve haktan saparsanız da doğru yola döndürür.

Halk valinin konuşmasını duyduktan sonra şöyle dedi: "Duyduk; itaat edeceğiz ve hepimiz onun hükümetine razıyız." Bunun üzerine vali, İmam'ın huzuruna, kendisi ve halkının itaatini bildiren bir mektup yazdı.[114]

İmam'ın mektubunu götüren Zehr b. Kays yerinden kalkıp fasih ve belagatli bir hutbe okudu ve şöyle dedi:

Ey millet, muhacir ve ensar Ali'ye, onda gördükleri yücelik ve onun Allah'ın kitabına ve hak yola olan bilgisinden ötürü biat ettiler. Fakat Talha ve Zübeyir sebepsiz yere ahitlerini bozarak halkı isyana davet ettiler ve bununla da yetinmeyip savaş ateşini tutuşturdular.[115]

Hemedan valisi ve bölge halkının biati, Ali (a.s) hükümetinin temelini daha da sağlamlaştırdı. Bir müddet sonra vali, İmam'ın itimat ve himayesini kazanmak için Kûfe'ye gitti.

Azerbaycan Valisi Eş'as'a Yazdığı Mektup

Eş'as b. Kays'ın önceki halifeyle sıkı bir bağı vardı. Kızını halifenin oğlu Amr'a vermişti. Ali (a.s) Hemdan[116] kabilesine mensup dostlarından olan Ziyad b. Merheb[117] vesilesiyle Eş'as'a bir mektup gönderdi. Mektupta şöyle diyordu:

Eğer sende bir şeyler olmasaydı, benim için biat almada önayak olurdun. Eğer takvayı rehber edinirsen bazı şeyler seni hakkı izhar etmeye mecbur eder. Bildiğin gibi halk bana biat etti. Ancak Talha ve Zübeyir biatten sonra biatlerini bozdular ve Ayşe'yi evinden çıkararak Basra'ya götürdüler. Ben de onlara doğru gittim ve biatlerine geri dönmelerini istedim. Fakat kabul etmediler. Ben ısrar ettim ancak faydası olmadı...[118]

Daha sonra Eş'as'a tarihî sözünü buyuruyor:

Şüphesiz yetkilerin senin için bir lokma değil, emanettir. Elinde Allah mallarından bir mal var ve bana teslim edinceye dek o malları koruyan Allah haznedarlarından birisin. Bil ki, doğruluk üzere olduğun sürece, sana kötü bir amir olmam.[119]

Her iki mektup bir zamanda yazılmasına rağmen birinci mektup tamamen yumuşak bir üslupla, ikincisi ise sert bir ifadeyle yazılmıştır. Bu üslup farklılığının sebebi, iki valinin farklı kişilikleridir. Eş'as, İmam'a halktan biat almaya ve o Hazret'i tanıtmaya pek meyilli değildi. Bu nedenle İmam'ın mektubunu alınca, Hemedan valisi gibi kendisi kalkıp Ali'yi (a.s) tanıtıp halktan biat alacağına, sessiz kalmayı tercih etti. Bu yüzden İmam'ın mektubunu getiren temsilcisi Ziyad b. Merheb, halka Osman'ın öldürülmesi, Talha ve Zübeyir'in ahitlerini bozmalarını anlatıp şöyle dedi:

Ey millet, az sözle ikna olmayanı fazla söz de ikna etmez. Osman'ın olayı öyle bir mesele değil ki hakkında konuşmak sizi ikna etsin. Fakat olayı duyan kesinlikle gören gibi değildir. Bilin ki Osman'ın öldürülmesinden sonra muhacir ve ensar Ali'ye (a.s) biat ettiler. O ikisi (Talha ve Zübeyir) sebepsiz yere biatlerini bozdular. Ama sonunda Allah Ali'yi yeryüzünün vârisi kıldı ve hayırlı akıbet muttakiler içindir.[120]

Bu sırada Eş'as, muhacir ve ensarın başa getirdiği halifeye kerhen itaatini kısa birkaç kelimeyle ibraz etmekten başka çare göremeyince kalkıp şöyle dedi:

Ey millet, Osman bu ilin (Azerbaycan) valiliğini bana bağışladı. O öldü ve yetki benim elimdeydi. Halk Ali'ye biat etti. Bizim ona itaatimiz öncekilere olan itaatimiz gibidir. Onun Talha ve Zübeyir ile arasında geçenleri duydunuz. Ali, bizim şahit olmadığımız meselelerde itimat edilir bir insandır.[121]

Vali konuşmasını bitirdikten sonra evine döndü ve adamlarını toplayarak şöyle dedi: "Ali'nin mektubu beni korkutmuştur. O, Azerbaycan'ın servetini benden alacak. Öyleyse Muaviye'ye katılmam daha iyi olur." Fakat müşavirleri onu kınayıp şöyle dediler: "Ölüm senin için bundan daha hayırlı olur. Diyar ve kabileni bırakıp da Şamlıların peşine mi takılacaksın?" Vali bunun üzerine müşavirlerinin görüşünü kabul edip, ilişkilerini düzeltmek için Kûfe'ye gitti.[122]


 

 


[1]- Tarih-i Taberî, c.3, s.156.

[2]- Müstedrek'ül-Vesail, c.3, s.140.

[3]- Nehc'ül-Belâğa, 3. hutbe (Şıkşıkiye Htbesi)

[4]- age. 8. hutbe

[5]- age. 198. kısa söz

[6]- Tarih-i Hulefa, Mısır Baskısı, c.1, s.49.

[7]- age.

[8]- Tarih-i Taberî, c.3, s.163; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.49; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.1, s.231–232.

[9]- Ayşe, "Na'sel'i Allah öldürsün, öldürün Na'sel'i!" diye halkı coşturuyordu. Na'sel, erkek sırtlan demekti; aynı zamanda Medine Yahudilerinden uzun sakallı birinin adıydı; Ayşe, Osman'a bu adı takmıştı.

[10]- Tarih-i Taberî, c.3, s.172.

[11]- Tarih-i Taberî, c.3, s.166.

[12]- el-Cemel, s.123–124 ve İbn-i Kuteybe'nin nakline göre (el-Hulefa, s.56) Zübeyir'e 60.000, Talha'ya 40.000 dinar bağışlamıştır.

[13]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.55; Tarih-i Taberî, c.3, s.166.

[14]- el-Cemel, s.121.

[15]- age. s.123.

[16]- Tarih-i Taberî, c.3, s.167.

[17]- Tarih-i Taberî, Mısır baskısı, c.5, s.167.

[18]- Tarih-i Taberî, c.5, s.169.

[19]- el-İmame ve's-Siyase, s.51; Tarih-i Taberî'nin nakline göre (s. 169) sayıları 900 idi.

[20]- Tarih-i Taberî, c.5, s.169.

[21]- age.

[22]- Nehc'ül-Belâğa, 6. hutbe.

[23]- el-İmame ve's-Siyase, s.53–54.

[24]- Tarih-i Taberî, c.3, s.472.

[25]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.58.

[26]- Tarih-i Taberî, c.3, s.975.

[27]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.9, s.312.

[28]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.59.

[29]- Hz. Ali'nin seçkin öğrencisi ve Nahiv ilminin kurucusu.

[30]- Tarih-i Taberî, c.5, s.174.

[31]- Âl-i İmran Suresi, 23.

[32]- Peygamber eşleri hakkındaki ayete işarettir: "Evlerinizde oturun. İlk cahiliye yürüyüşü gibi kendinizi teşhir ederek yürümeyin." (Ahzab Suresi, 33.)

[33]- Tarih-i Taberî, c.3, s.482; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.213–214.

[34]- Nehc'ül-Belâğa, 8. hutbe.

[35]- age. 137. hutbe.

[36]- Tarih-i Taberî, c.3, s.486; el-Kâmil, c.3, s.216; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.9, s.319. (Anlaşmanın metnini nakletmiştir.)

[37]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.64.

[38]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.9, s.320–321.

[39]- Tarih-i Taberî, c.3, s.485; el-Kâmil, c.3, s.217; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.65.

[40]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.9, s.321.

[41]- Fetih Suresi, 20.

[42]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.9, s.322; Tarih-i Taberî, c.3; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3.

[43]- Tarih-i Taberî, c.3, s.393 ve 496.

[44]- age. c.3, s.497.

[45]- Nehc'ül-Belâğa, 1. mektup.

[46]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.14, s.11-14; Tarih-i Taberî, c.3, s.499-500.

[47]- age.

[48]- el-Cemel, s.157.

[49]- Tarih-i Taberî, c.3, s.498.

[50]- Tarih-i Taberî, c.3, s.501.

[51]- el-Cemel, s.167.

[52]- el-Cemel, s.167–170.

[53]- Nehc'ül-Belâğa, 31. hutbe.

[54]- Tarih-i kâmil, İbn-i Esir, c.3, s.229.

[55]- el-Cemel, s.178–179.

[56]- Tarih-i Taberî, c.3, s.520.

[57]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.243.

[58]- el-Cemel, s.172.

[59]- Şeyh Müfid'in el-Cemel Kitabı'nda Kays b. Ubade diye geçmiştir; fakat zahiren maksat Kays b. Sa'd b. Ubade'dir.

[60]- Nehc'ül-Belâğa 11. hutbe.

[61]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.1, s.244.

[62]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.1, s.265.

[63]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.1, s.257–267.

[64]- Enfal Suresi, 17.

[65]- "Uktulunî ve Maliken vektulu Maliken maî."

[66]- el-Cemel, s.166–198; Tarih-i Taberî, c.3, s.539.

[67]- el-Cemel, s.204; İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.243-244.

[68]- Tarih-i Taberî, c.3, s.540; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.1, s.235.

[69]- el-Cemel, s.209.

[70]- el-Cemel, s.223.

[71]- Tarih-i Taberî, c.3, s.543.

[72]- İbn-i Ebi'l-Hadid, savaşın iki gün sürdüğünü nakletmiştir. Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.1, s.262'ye bakınız.

[73]- Nehc'ül-Belâğa, 73. hutbe.

[74]- Ali (a.s), bu bölümde birkaç gaybî haber vermiştir.

[75]- Tarih-i Taberî, c.2, s.543.

[76]- Vesail'uş-Şia, c.11, Cihat baplarından 25. bap.

[77]- age. İbn-i Ebi'l-Hadid'e göre İmam savaş meydanındaki malları alarak ordusu arasında dağıtmıştır.

[78]- Sîre-i İbn-i Hişam, c.1, s.639

[79]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.1, s.348.

[80] - age.

[81]- age.

[82]- el-Cemel, s.211 ve 213.

[83]- Üsd'ül-Gabe, c.2, s.152.

[84]- Tarih-i Taberî, c.3, s.545.

[85]- Nehc'ül-Belâğa, 13. hutbe. Basra'yı bir kere Abbas oğulları'ndan el-Kadir-u Billah zamanında (991-1031), bir kere de el-Kaim bi-emrillah zamanında (1031-1074) su bastı; bütün şehir sulara gark oldu; ancak yüksek bir yerde bulunan mescit, suyun ortasında kaldı. Su baskını, Fars körfezinin kabarıp coşmasından ve dağlardan sel gelmesi yüzünden oldu. Şimdiki Basra bir başka yere kuruldu. Rivayet ederler ki bu sözlerden sonra, maksadım öğüt almanızdır buyurup gönüllerini almışlardır.

[86]- age. 14. hutbe.

[87]- el-Cemel, s.218.

[88]- Nehc'ül-Belâğa, 12. hutbe.

[89]- Muhammed Abduh, Nehc'ül-Belâğa, 196. hutbe

[90]- Tarih-i Taberî, c.3, s.547

[91]- el-Cemel, s.221.

[92]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.268.

[93]- age. c.3, s.546-560.

[94]- Tarih-i Cemel, s.324.

[95]- age.

[96]- Tarih-i Taberî, c.3, s.546.

[97]- el-İmame ve's-Siyase, s.85, Haleb baskısı.

[98]- Mes'udî, İmam'ın ordusuna katılan Kûfelilerin sayısının 7000 kişi, bir rivayete göre de 6560 kişi olduğunu yazmıştır. Müruc'uz-Zeheb, c.2, s.368. Yakubî ise 6000 kişi olduğunu nakletmiştir. Tarih-i Yakubî, c.2, s.182. İbn-i Abbas şöyle diyor: Zikar'a vardığımızda İmam'a, 'Kûfe'den yardımınıza gelenlerin sayısı çok az.' dedigimde, Hazret şöyle buyurdu: Tam 6560 kişi yardımıma gelecek. İbn-i Abbas daha sonra şöyle devam ediyor: Ben verilen tam sayıya şaşırdım ve kendi kendime mutlaka sayacağım dedim. 15 gün Zikar'da bekledik; sonunda at ve katırların sayha sesleri yükseldi ve Kûfe ordusu ulaştı. Gelenleri dikkatlice saydım ve gördüm ki İmam'ın söylediği rakam çıktı. Allahu Ekber, sadakallah ve Resuluh dedim. İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.2 s.187.

[99]- Nehc'ül-Belâğa, 70. hutbe.

[100]- Vak'a-i Sıffin, s.8

[101]- Vak'a-i Sıffin, s.3; Muhammed Abduh, Nehc'ül-Belâğa, 27 ve 41. hutbeler. Merhum Şeyh Müfid, el-İrşad'ında (s. 124) bu hutbenin birinci kısmını nakletmiştir.

[102]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.104; Vak'a-i Sıffin, s.4 ve 5.

[103]- Kûfe ve Bağdat arasında "Ayn'ut-Temr" yakınlarında Irak'ın geniş ve verimli bir şehri.

[104]- İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.104.

[105]- age. c.3, s.106; Merasıd'ul-Ittıla.

[106]- Müruc'uz-Zeheb, c.3, s.101-102.

[107]- Vak'a-i Sıffin, s.110; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.106 ve 107.

[108]- Vak'a-i Sıffin, s.14; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.108.

[109]- Vak'a-i Sıffin, s.14-15; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.108; Tarih-i Taberî, c.3, 5. cüz, s.233.

[110]- Vak'a-i Sıffin, s.12.

[111]- Vak'a-i Sıffin, s.14.

[112]- İbn-i Esir, el-Kâmil, c.3, s.141.

[113]- Vak'a-i Sıffin, s.19 ve 20; İbn-i Ebi'l-Hadid, Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.70 ve 71; el-İmame ve's-Siyase, s.82.

[114]- Vak'a-i Sıffin, s.16; Şerh-u Nehc'il-Belâğa, İbn-i Ebi'l-Hadid, c.3, s.71-72.

[115]- Vak'a-i Sıffin, s.17 ve 18; el-İmame ve's-Siyase, s.82 ve 83.

[116]- Hemdan kabilesi Yemen'in meşhur kabilelerindendir ve halkı Ali'ye (a.s) sadakat ve sevgide oldukça samimî ve sebatlı idiler.

[117]- el-İmame ve's-Siyase, s.83: Ziyad b. Kâ'b.

[118]- el-İmame ve's-Siyase, s.83; Vak'a-i Sıffin, s.20 ve 21.

[119]- age. Nasr İbn-i Mezahim'in Vak'a-i Sıffin'de yazdığı gibi, merhum Şerif Razî de mektubun başından bir bölümünü atmıştır. Nehc'ül-Belâğa, 5. mektup. İbn-i Abdu Rabbih, Ikd'ül-Ferid kitabında (c. 3, s.104) ve İbn-i Kuteybe el-İmame ve's-Siyase'de (c. 1, s.83) Nasr İbn-i Mezahim'in naklettiğinden kısa bir bölüme yer vermişlerdir. Ayrıca Mesadir-u Nehc'il-Belâğa, c.3, s.202 ve İbn-i Meysem'in Şerh-u Nehc'il-Belâğa, c.4, s.350'ye müracaat edilsin.

[120]- Vak'a-i Sıffin, s.21; el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.83.

[121]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.82.

[122]- el-İmame ve's-Siyase, c.1, s.83 ve 84; Vak'a-i Sıffin, s.21.

 



YORUM YAZ
  Yorum
  Güvenlik Kodu

  Menü Panelinden Üye Girişi Yaptıktan Sonra Yorum Ekleyebilirsiniz!!!